18 Şubat 2016 Perşembe

Korku

Memleketimin her yerinde ateş var. Ülkemi yaşanacak yer olmaktan çıkardılar. Bir sonraki bombanın nerede, ne zaman patlayacağı, kimlerin öleceği belli değil.

Ne güzel korkularımız varmış eskiden.

Bayram harçlığı az verilecek diye korkardık çocukken. Almak istediğimiz bir şey olurdu, hesaplardık, babamdan şu kadar, dedemden bu kadar gelirse alabiliriz diye. Şimdi...dinci teröristler bayramda tepemize bomba yağdırır diye korkuyoruz.

Sınavlardan korkardık. Ortaokulda, lisede, dört buçuktan beş alıp dersten geçmek çok önemliydi mesela. Kredili sistemle lise bitirenler bilmez; Eylüle kalmak diye bir terim vardı. Sene sonu karnesinde zayıfı olanlar Eylülde bütünleme sınavına girerdi. E yaz bütün çalışmak lazım gelir, tatil zehir olurdu. Hele bazı tipler vardı, sınavda bir iki puanla 10'u kaçırıp 9 aldıkları için hüngür hüngür ağlarlardı. Bunlardan biri akrabamdı mesela. Aile büyükleri filan üzülme, bir daha ki sefer 10 alırsın, aman da ne şirinmiş, abucuk gubucuk, diye teselli ederdi kızcağızı, yazık! Bunlar için daha büyük bir korku yoktu. Şimdi...kendi çocuklarımız var. Sınavdan filan vazgeçtik, hiçbir şey okuldan sağ salim dönmelerinden daha önemli değil.

Bir kızı severdik. Başkasını tercih ederse dünyanın sonu gelecek sanırdık. Hele tanıdığımız, hele hele gıcık aldığımız biri olsaydı mesela. Bundan daha büyük bir felaket akla gelmezdi. Halbuki ne büyük lüksmüş. Şimdi...evliyiz, eşimiz dışarı çıktığında bir terör saldırısına kurban gider mi diye korkuyoruz.

Ramazanda oruç tutardık. Eşimiz dostumuz iftara davet eder, yetişememekten korkardık. Öyle tam iftar vaktinde gitmek de olmazdı. Sadece yemek yemeye gitmişiz gibi zannedilmesinden korkardık. Tatlımızı alır önceden gider, hazırlığa yardım eder, yemek sonrasında da uzun uzun sohbet ederdik. Şimdi...hasta olsak, yobazın biri ramazanda ilaç içerken görse çeker vurur diye korkuyoruz.

On altı ay askerlik yaptım. Yedek subay olarak. İlk dört ayı acemi birliğinde geçti. İnanın, suyumuzu çıkardılar. Yanlış bir şey yapar da komutanlarımız kızar mı diye korkardık. Hele ters günlerine denk gelmişsek canımıza okurlardı. Şimdi...oturduğumuz yerden haberleri izlerken, biri daha şehit olur mu diye korkuyoruz. Kızan komutanlar da neymiş; tabutu al bayrağa sarılı şehidin cenazesinde gözyaşlarına boğulmuş bir komutan görmekten korkuyoruz.

Korkular bile özlenirmiş meğer. Ne güzellermiş eskiden.

13 Şubat 2016 Cumartesi

Kitap, Kahve, Kek ve Biraz da Şaklabanlık

Sekiz ayını dolduran küçük oğlum iyice dillendi artık. Daha önce anlamsız sesler çıkartıyordu ama artık belirgin bir şekilde harfleri telaffuz edip anlamsız kelimeler söyleyebiliyor. Dört yaşına yaklaşmakta olan abisinin okulda olduğu sabah saatlerinde, hava da yağışlı değilse, Bağdat Caddesi'nde eşim, ben ve Kayra biraz yürüyüş yapıp bir kafede vakit geçiriyoruz. Kahve içtiğimiz, bazen yanında bir de kek ya da pasta paylaştığımız bu saatler, kitap okumak için de bulunmaz bir fırsat yaratmış oluyor. Kayra genelde uyumuş olsa da, uyanık olduğunda haliyle ilgi bekliyor. Bu yüzden okumayı bırakıp onunla biraz şakalaşıyoruz. Bir kıskançlığı tetiklememek için abisinin yanında fazla sevgi gösterisi yapmamaya özen gösterdiğimizden, onunla doyasıya şakalaşabildiğimiz bir fırsat da böylece elimize geçmiş oluyor. Bu saatlerdeki halimiz, eşimin makinesinden fotoğraflara işte gördüğünüz gibi yansıyor.

12 Ocak 2016 Salı

Bugün Sultanhamet

Eskiden Facebook'a filan daha rahat girerdik, uzun süre görüşme imkanı bulamadığımız arkadaşlarımızla haberleşirdik. Hangimiz evlendi, kimin çocuğu oldu, ailece nereye gittiler öğrenirdik. Eşimizin çocuğumuzun resmini koyardık. Birbirimizin mutluluğuyla mutlu olurduk, üzüntülerimizi paylaşırdık.

Yine öyle yapalım istiyoruz, fırsat vermiyorlar.

Örneğin, çocuğunun güzel bir anını yakalayıp resmini çekiyorsun, arkadaşlarınla da paylaşmak istiyorsun. Onların da yüzü biraz gülsün diyorsun ya. Önce haberlere bir bakmak lazım. Şehit var mı, bir yerde canlı bomba filan patladı mı diye. Utanıyorsun çünkü. Memleketin bir yerinde bir çocuk şehit babasının tabutu başında ağlarken kendi çocuğunun gülerken resmini koymaya elin varmıyor.

Birkaç eski arkadaşınla seneler sonra buluşuyorsun. Birlikte bir restorana gidiyorsun. Diğer arkadaşlar da görsün diye hani şu check-in denen şeyi yapmak istiyorsun ya. Giriyorsun sosyal medyaya, önce bakıyorsun yeni tutuklanan bir gazeteci filan var mı diye. Onların aileleri, arkadaşları mahkeme kapılarında, ceza evleri önünde beklerken, 'biz de arkadaşlarla şu restoranda yemek yiyoruz' demeye takatin kalmıyor.

Yurtdışındaki eşine dostuna mesaj atayım diye alıyorsun telefonu eline, onlar senden önce yazıyor iyi misin diye. Çünkü senin memleketinde bomba patlamış, insanlar ölmüş, yaralanmış, onların yaşadığı ülkede birinci haberken senin ülkende yayın yasağı var. Onlardan öğreniyorsun neler olup bittiğini.

Yeni yılın ilk yazısı için elimde birçok taslak var. Tamamlayıp blogumda yayınlayayım istiyorum. Bir bomba patlıyor, güzel şeyleri anlattığım taslakları tamamlayasım gelmiyor. İstanbul'a yurtdışından ziyaretime gelen akrabalarımı, dostlarımı gezdirdiğim Sultanahmet'te bugün yine insanlar öldü. Facebook'ta, Twitter'da, şu bu sosyal medyada sırayla tepki göstereyim derken, blogumun ilk yazısı da işte böyle çıktı.

Şu güzel ülkemi, altına ateş tutulmuş mısır tenceresine döndürdüler.

20 Aralık 2015 Pazar

Yangının Kurtardığı 41 Yıl

Eğer o yangın çıkmamış olsaydı, belki bugün hayatta olamazdım. Hayatta olsam bile bugünkü ben olamazdım. Bugüne kadar benim içinde olduğum tüm olaylar, benimle tanışmış olan, karşılaşmış olan tüm kişilerin hayatlarının benimle ilgili her parçası farklı olurdu. Anılarının bir yerinde ben olduğum herkesin hatırası yok olurdu. Çiklet satın aldığım bakkaldan, kalem ödünç verdiğim sıra arkadaşıma, hastalandığımda çorba yapıp getiren komşumdan, borç verip geri istemediğim okul arkadaşıma, ben sevince talipleri artan kızdan, nikahında sağdıçlık yaptığım iş arkadaşıma, arabama aldığım otostopçudan, pazar torbalarını taşıdığım yaşlı kadına, eşimden çocuklarıma kadar.

O yangın her şeyi değiştirdi.

Benim hayatımın ilk dönüm noktası, belki de en önemli olayıdır o yangın. 41 yaşımı doldurduğum bugüne yön veren en değerli olaydır. Çünkü o yangın bir hayat kurtarmıştır.

1974 yılının Aralık ayında, doğumumu gerçekleştirmek üzere annemi hastaneye almışlar. Ayla yengem, daha sonra başhekim yardımcılığı da yaptığı hastanenin hatırı sayılır, sözü dinlenir doktorlarından biri olduğu için ayrıca bir ihtimam da gösteriliyormuş. Ancak, beklenen sancı bir türlü gelmemiş. Günler geçmiş, sancı yok. Dokuz ay on gün olan normal doğum süresi geçilmiş. Doktorlar annemin tıbbî test sonuçlarından çekinerek sezaryene sıcak bakmamışlar. Doğum sancısını başlatabilmek için ilaç da vermişler ama o bile etki etmemiş. Bulunduğum yerde gayet rahatmışım ki bir türlü çıkmak istemiyormuşum. Karın iyice şişince yapılacak bir şey kalmamış, hatta normal doğum artık daha riskli hale gelmiş ve bu sefer apar topar ameliyata almışlar. Dört kilo üç yüz gram doğmuşum. İçeride uzun süre kaldığım için derim buruşukluklar içindeymiş.

Sezaryen istemeyen doktorların korktuğu şey doğumdan sonra başa gelmiş. Aldığı anestezi sonrası annemin iç organları tamamen çalışmaz olmuş. Doktorların müdahaleleri sonuç vermiyormuş. Birkaç gün geçtikten sonra annem neden eve gitmediğini sorgular olmuş çünkü babama bu durumu iletmelerine rağmen anneme söyleyememişler. Durumu kötüleşmeye başlayınca bir bahaneyle beni de odadan çıkarıp bakım ünitesine götürmüşler.

Tüm çabalar sonunda yapılacak bir şey kalmayınca ümit kesilmiş ve babama haber vermişler. Bugün yarın eşinin ölümünü beklediklerini, hazırlıklı olmasını bildirmişler. Kendisi henüz 6 yaşındayken annesini kaybetmiş olan babam, oğlunun da benzer bir kaderi paylaşacağının burukluğunu ve eşini kaybedecek olmanın acısını yüreğinde hissederken, henüz hiçbir şeyden haberi olmayan, doğalı henüz birkaç gün olan beni tek başına nasıl büyütebileceğini düşünürken bulmuş kendini. İlk iki çocuklarını henüz çok küçük yaşlarda kaybeden anneannem ve dedem, onlarca yıl sonra tekrar bir evlat acısı yaşamanın eşiğinde kalmışlar.

O sırada, henüz hastanede kimsenin farkında olmadığı bir yerde bir şeyler alev almaya başlamış.

Her an annemin ölümünü bekleyen yengem annemin odasına girmiş. Onunla konuşmaya başlamış. Alevler fark edilip hastanede koşuşturma başladığı sırada annem, beni de alıp artık eve ne zaman gideceğimizi sormuş. Hemşirelerden biri başhekime de yardımcısına da ulaşmaya çalışmış ama nafile. Dr. Ayla hanımın annemin odasında olduğu söylenince koşmaya başlamış. Ayla yengem o sırada ümitsizce annemin sorularını geçiştiriyormuş. Annemin kulaklarına, gittikçe yakınlaşan itfaiye sirenlerinin sesi ulaşmış. Telaşla odaya dalan hemşire, yengeme şu soruyu sormuş: "Doktor hanım, filanca bölümde bir yangın çıktı. Tedbir amaçlı olarak oradaki hastaları yan bölüme almamızı ister misiniz?"

Hemşirenin telaşıyla birlikte yangın lafını duyan annem, bana bir şey olduğundan korkup panik içinde yatağından sıçramış. Kendini hastane koridoruna atmış. Annem koridorda bir sağa bir sola koşturup onu sakinleştirmeye çalışan yengeme ve hemşireye, "Oğluma bir şey mi oldu yoksa? Doğruyu söyleyin! Oğlum nerede? Onu da alalım eve gidelim artık Ayla. Oğlumu getirin bana!" diye seslenip durmuş. Annemin sesi, artık hastaneye ulaşan itfaiye sirenlerini bile bastırıyormuş. Etraftan katılan diğer hemşireler ve yengem annemi zar zor yatıştırıp tekrar yatağına yatırmışlar. Yangını haber veren hemşire ise o kargaşa içinde yengemden hastaların yerlerini değiştirme talimatını almış, çoktan uzaklaşmaya başlamış. Annem yastığa başını koyar koymaz tekrar kaldırmış ve hâlâ onu yatağına yerleştirmek için üzerine eğilmiş olan yengemin gözlerinin fal taşı gibi açılarak şaşkınlık içinde anneme bakakalmasına sebep olan bir şey istemiş: tuvalete gitmek.

Muhtemelen yengem, kendisine yangının kolayca kontrol altına alındığını bildirenin kim olduğunu hatırlamıyordur. Annem dönüp tekrar yatağına yatana kadar da gözlerini kırpmamıştır. Annem, bu kez uzun süre kaldırmamak üzere başını yastığa koyduğunda artık iç organlarının tekrar çalışıyor olduğu anlaşılmış. Çağrılan diğer doktorlar, neler olup bittiğini henüz anlamayan annemin bakışları arasında muayenelerini tamamlamışlar. Artık emin olan yengem nihayet sevinçle, "Kurtuldun" diyerek sonraki dakikalarda olanları anlatmış. Durum babama da bildirilmiş. Onun yaşadığı şaşkınlığın ve mutluluğun tarif edilebilecek bir karşılığı olduğunu hayal edemiyorum. Beni tekrar odaya getirmişler. Birkaç gün sonra, üniversiteye gidene kadar hayatımın ilk 18 yılını geçireceğim evimize gitmişiz. Sonraki günlerde olanlar daha ayrıntılı olarak anlatılınca annem tekrar bir hamilelik sürecine girmekten korkmuş. Böylece, bir kardeşim olmadan, ailenin tek çocuğu olarak kaldım.

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi diye bir film vardır hani. Seyredenler bilir, Daisy'nin bacağının kırılmasıyla dansçılık kariyerini sona erdiren yani tüm hayatını değiştiren araba kazası anlatılırken bir dizi olayların nasıl birbirini etkilediği sıralanır. Eğer ayakkabı bağı kopmamış olsaydı, o kadın sevgilisinden ayrılmamış olsaydı, adam saatini kurup beş dakika erken kalkmış olsaydı, taksi sürücüsü kahve içmek için durmamış olsaydı gibi bir dizi olay sıralanır ve sonunda, 'böylece taksi Daisy'nin yanından geçip gitmiş olurdu' diye sözler noktalanır. Ancak tüm o olaylar olmuş, birbirini etkilemiş ve taksi Daisy'ye çarparak bacağının kırılmasına ve kariyerinin sona ermesine sebep olmuştur.

Annemin hayatta kalması da işte buna benzer olaylar zinciri sonunda gerçekleşebildi.
Hemşire başhekime ya da yardımcısına ulaşmış olsaydı,
yengem hastanede sözü geçen bir doktor olmasaydı,
annemin odasına girmiş olmasaydı,
hemşireye yengemin annemin yanında olduğu söylenmeseydi,
ben annemin yanından alınıp bakım odasına götürülmüş olmasaydım,
ama her şeyi başlatan o yangın çıkmamış olsaydı bugün doldurduğum 41 yıllık yaşamımı öksüz biri olarak geçirmiş olacaktım.

Herkes için değildir belki, hatta hiç kimse için bile olmayabilir ama doğum günü pastası üzerinde yanan mumun ateşi bana her zaman çok şey ifade etmiştir.