15 Eylül 2016 Perşembe

Toba Gezileri

Önceki yazımda, araya sıkıştırdığımızı belirttiğim iki geziyi burada yazıyorum.
*

Günübirlik Toba'ya yaptığımız gezi ile, Tsu'ya yerleştikten sonra ilk kez şehir dışına çıkmış olduk. Bu kısa gezi için seçtiğimiz, daha doğrusu fırsat bulabildiğimiz gün Japonya'nın en sıcak günlerinden biriydi belki de. Yazıyı yazmakta olduğum bugünlerde sonbaharın etkilerini iyiden iyiye hissetmeye başladık. Hatta Japonya artık tayfunların etkisi altına girmiş bulunuyor. Yağmurlar iyice sıklaştı. Geziyi yaptığımız o günün sıcağını düşününce, bu serin günlere nasıl bu kadar çabuk geldiğimize hayret ediyorum.

Toba(鳥羽市) gezimiz, en kısa ifadeyle bir akvaryum gezisiydi. Önceki senelerde Japonya'nın farklı yerlerinde yapmış olduğum akvaryum gezilerinden [1] çok farklı olduğunu söyleyemem. Bu sebeple herhangi bir sıradışılık yoktu benim için. Ama artık dört yaşında olduğu için çevreye olan ilgisi, farkındalığı daha da artmış olan büyük oğlum Eren çok keyifli anlar yaşadı. Güne fokların gösterisiyle başladık. Bunu penguenlerin ve deniz aslanının gösterisi takip etti. Bu gösteriler arasında da çeşitli canlıların bulunduğu bölümleri gezdik.

Akvaryumun bulunduğu yerin hemen yanında, kıyıya bağlı bir köprü ile yürüyerek geçilebilen Mikimoto İnci Adası (ミキモト真珠島) bulunuyor. Burası Toba'da ziyaret etmek isteyebileceğim yerlerin başında geliyordu çünkü çok ilgi duyduğum bir müzeyi içinde barındırıyor ve daha önce de hakkında kısaca yazdığım deniz kızları diye bilinen Ama-dalgıçları [2] bir gösteri yapıyor. Ancak iki çocukla geziye çıkmanın getirdiği bağımlılık ile bu ziyareti daha sonra tek başıma yapmak üzere ertelemek zorunda kaldım.

İkinci gezimizi eşiyle birlikte kayınpederim organize etti. İki onlar, dört biz, üç de baldızım ve çocukları olmak üzere dokuz kişilik bir kadroyla seyahate çıktık. İki arabaya sığışıp, yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra soluğu yine Toba il sınırları içinde bulunan Osatsu kasabasının(相差町Çidorigahama plajında(千鳥ケ浜海水浴場aldık. Deniz ve kumsalın keyfini doyasıya çıkaran çocuklara göz kulak olma nöbetini devredince ben de Japonya'da ilk kez denize girme fırsatı buldum bu seyahat sayesinde.

Japonya'da insanların plajın tadını çıkarma anlayışı bizden daha farklı. Farklılıktaki sebebinin arkasında, Japonlar'ın, özellikle de bayanların beyaz tenli olma düşkünlüğü yatıyor. Bedenlerinin güneşle temasını önlemek için ne mümkünse yapıyorlar. Onlar için vücutlarının beyaz kalması, güzelliklerinin görülüp takdir edilmesinden daha önemli. Bu yüzden mayoların, bikinilerin üzerine UV korumalı uzun kollu özel yelekler giyiyorlar. Şapkalar, güneş gözlükleri kullanıyorlar. Altımda mayo ve gözümde numaralı gözlükle plajın en çıplaklarından biri bendim desem pek abartmış olmam. Şu haşema denen şeyi buraya ihraç etseler epey para kazanırlar sanırım.

Kaplıcalarda ve umumi banyolarda plajdaki durumun tam tersi söz konusu. Geceyi geçirdiğimiz Outaya Oteli'nde [3] de bu tür banyolar bulunuyor. Odalarda banyo veya duş yok. Müşteriler herkese açık banyolarda çırılçıplak yıkanmak zorundalar. Eğer yer varsa hemen, yoksa soyunuk halde sıra bekledikten sonra, tamamen açık, sıra sıra dizili duşlardan birinin karşısındaki kısa tabureye oturarak şampuanlanıp vücudunuzu sabunluyorsunuz, durulandıktan sonra hemen arkanızdaki sıcak su havuzunda bir boşluk bulursanız girip demleniyorsunuz. Öyle mayo giymek, havluyu peştamal gibi sarmak filan olmaz. Gören görecek, yapacak bir şey yok.

Akşam banyomuzu yaptıktan sonra otel restoranında bizim için hazırlanan sofra, Türkiye'de 'bir kuşu sütü eksikti' denilen sofranın Japon versiyonuydu. Deniz kestaneli pilav, çeşitli yosun sosları, çorbası ve salatası, irili ufaklı karidesler, deniz kulağı ve diğer birkaç çeşit deniz yumuşakçası, biri yarı canlı, diğeri kızarmış ıstakoz, bazıları pişmiş, bazıları çiğ çeşitli balıklar, daha bilmem neler. Olabildiğince her birinden tatmaya çalıştım ama alışık olmadığım için o pahalı sofrada yenmemiş epey yemek kaldı. Dalgaların Sesi adlı yazımda biraz hikayesinden bahsettiğim deniz kulağının tadına bakma fırsatını yakaladığım sofradan hayal kırıklığı ile ayrıldığımı söyleyemem. Keşke önüme dizilen tüm yemeklerin listesi daha önceden elimde olsaydı da her birini biraz araştırıp haklarında bilgi edinmiş olsaydım. Eminim o zaman bu sofraya daha iştahlı otururdum. Çünkü bir yemeği güzel yapan sadece tadı, kokusu, görüntüsü değil, arkasında yatan hikayelerdir aynı zamanda.

Odamıza döndüğümüzde, Japonların futon dedikleri yer yataklarımız hazırlanmış bizi bekliyordu. Günün yorgunluğunu deliksiz bir uykuyla atmak üzere üzerime örtüyü çektikten birkaç saat sonra kafamın üzerine oturmuş, uyanmam için kendi dilinde kelimeler söyleyen küçük oğlum Kayra'nın yüzüme indirdiği tokatlarla uyandım. Neden annesini ya da abisini değil de beni tercih ettiği hakkında bir fikrim de şikayetim de yok ama yine de emzirmek üzere onu annesine teslim etmek zorunda kaldım. Ona bir de teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim çünkü bu sayede gecenin saat ikisinde odadan çıkıp umumi banyoya tekrar gittim, kimsecikler yokken sere serpile rahatça sıcak su havuzunun keyfini çıkardım.

Ertesi gün otelde yaptığımız yine deniz ürünleri ağırlıklı kahvaltıdan sonra bulunduğumuz kasabada yürüyüş yaptık. Ama-dalgıçları kültür mirasının önemli yerlerinden biri olan Şinmei Tapınağı'na (神明神社) uğradık. Buradaki üç sunaktan biri olan İşigami (石神-Taş Tanrısı) sadece Ama-dalgıçları tarafından kullanılırken, zamanla ün kazandığı için tüm kadınlara, ama hâlâ sadece kadınlara açık bir sunak. Son olarak küçük bir Ama-dalgıçları müzesini ziyaret edip yola koyulduk. Gelişimizden farklı bir güzergâh izleyerek yolumuzu Toba merkezinden geçirdik. Bu kez Toba'nın diğer akvaryumunu ziyaret ettik ama kalabalık yüzünden yemek yiyecek bir yer bile bulamayınca ziyaretimizi kısa tutup tekrar yola çıktık. Yol üzerindeki bir hamburgercide açlığımızı giderip, oğlum Eren'in birkaç gün sonrasında başlayacak okulu için kalan hazırlakları tamamlayacağımız şehrimize geri döndük.
_________________________________________________________________________________
[1] İlgili yazılar: Osaka KaiyukanAkvaryum Ziyaretleri
[2] Bkz. Dalgaların Sesi
[3] http://ryokan-ohtaya.com/

16 Ağustos 2016 Salı

Japonya'da İlk Ay

Çocuklarımıza daha iyi bir eğitim ve yaşam verebilmek için geldiğimiz Japonya'da ilk ayımızı tamamladık. Bazıları daha zor, bazıları daha kolay olmak üzere önceden hazırladığımız planın maddelerini bir bir gerçekleştiriyoruz. Örneğin, geldiğimizin ilk iki haftası eşimin anne-babasının evinde kalıp, eksiklerine rağmen planı aksatmadan ay başında kendi evimize yerleştik. Eksiklerini de yavaş yavaş tamamlıyoruz.

Bu bir ay içinde, neredeyse tamamı ev ve diğer yerleşme işleri olmak üzere çok iş yaptık. Araya iki gezi bile sıkıştırdık. Yaptığımız işlerin ayrıntılarına insem bu yazı bitmez ama kayda geçirmek adına birkaç not düşeceğim.

Dördü kabin olmak üzere toplamları yüz kiloyu aşan yedi parça bagajla, 13 Temmuz akşamı Japonya'ya vardık. Kayınpederim ve kayınvalidem sürpriz yapıp bizi havalimanında karşıladılar. Japonya'daki birçok havalimanı gibi Osaka Havalimanı da yerleşim yerinden uzağa, denizin ortasına inşa edildiğinden merkez tren istasyonuna gitmek için yaklaşık bir saaatlik bir otobüs yolculuğu yapmak gerekiyor. Bizim son durağımız olan, yani evimizi kuracağımız Tsu şehrine gitmek için de bu merkez istasyondan (Namba'dan) trene binmemiz gerekiyor. Eşyamız çok olduğu için, hem valizleri hem çocukları taşıyarak, geldiğimiz günün akşamı bu tren yolculuğunu yapma riskine girmek istememiştik. Hem de geç saatlerde varacağımızı bildiğimizden Tsu'ya gitmek için son trene yetişemeyebileceğimizi de göz önünde bulundurup tüm eşyalarımızı taşıyıcı bir firmaya vermeyi, ilk geceyi Osaka'da geçirmeyi, ve ertesi gün sadece çocukları taşıyarak trenle Tsu'ya geçmeyi, maliyetine de katlanarak planlamıştık. İşte kayınpederim ve kayınvalidem, bu yükümüzü biraz olsun hafifletebilmek için üç buçuk saat araba kullanarak bizi karşılamaya gelmişlerdi.

Eşyalarımızı taşıyıcı firmaya verip hep beraber arabayla Tsu'ya dönebilirdik ama otel rezervasyonunu iptal etme süresi dolmuştu. Kalmasak bile ödeme yapmamız gerekiyordu. Ayrıca biz de tekrar saatler sürecek bir yolculuk yapamayacak kadar bitkindik. Bu yüzden eşimin anne ve babasına arabada eşlik etme görevi valizlerimize kaldı. İlk gecemizi Namba tren istasyonunun tam üzerindeki otelde geçirip ertesi gün Tsu'ya geçtik ve geçer geçmez yapmamız gereken işlere giriştik. Şöyle bir sıralayayım:

Resmî işlemler:
- Eşimin ve çocukların ikamet kayıtlarını yaptırdık.
- Eşimin emeklilik kaydını değiştirdik.
- Çocukların aşı kayıtlarını yaptırdık. Türkiye'de yapılan aşılarla karşılaştırıp eksik olanlar için takvim belirlendi. Türkiye'de olmayan bir aşıyı ben bile yaptırmak durumunda kaldım.
- Sağlık sigortalarını yaptırdık.
- Eve elektrik ve su bağlattık. İnternet, telefon ve televizyon yayını kurdurduk.
- Nagoya'daki göçmenlik bürosuna gidip benim için oturma iznine başvurduk. Bunun için gerekli evrakları hazırlamaya eşim Türkiye'de başlamıştı. Aradan birkaç hafta geçmesine rağmen hâlâ elimize bir cevap ulaşmadı. Yaşamımızı burada sürdürebilmek ve bir işe girmek için en önemli meselemiz şu anda bu.

Ev alışverişi:
- Sadece klima, buzdolabı ve çamaşır makinesine 15 bin liradan fazla para ödeyince buradaki yaşamımızın ekonomik açıdan çok kolay olmayacağı gerçeğini tokat gibi yedik. Gerçi bu kadar pahalı olmalarının sebeplerinden biri olağanüstü siyasetimizin Türk Lirası üzerindeki etkisi. Örneğin, aldığımız aletlerin fiyatları Japon Yeni olarak on yıl öncekiyle hemen hemen aynı. Ama Japon Yeni on yıl önceki Türk Lirasının yaklaşık üç katı. Siyasî istikrarımız aynı şekilde devam ederse bir on yıl sonra paramız bugünkünün de üçte biri değerine düşecek demektir. İstikrar çok mühim!
- Aldığımız diğer elektrikli eşyalar: ütü, su ısıtıcısı, saç kurutma makinesi, elektrikli süpürge, fırın, tost makinesi, pilav makinesi (Japonya'da her mutfakta bulunur, ekmek niyetine pilav yenir), dizüstü bilgisayar.
- Bu kadar elektrikli eşya almışken keyfime de biraz harcayayım deyip 4K televizyon ve Playstation 4 aldım.

Hazırda evde olan ocak, aspiratör, bulaşık makinesi ve su ısıtma sistemi, aşmış olduğumuz bütçemizi biraz dengeledi. Evin tuvaletinde elektrikli klozet bile var. Hatta duvara monte edilmiş uzaktan kumandası var. Bu tür şeyler Japonya'da standart gibi bir şey. Oturağın ısıtması, farklı su püskürtme seçenekleri filan var. Neyse.. Tencere, tava gibi bir kısım mutfak eşyası kayınvalideden geldi. Çocukları büyümüş olan baldızların eski bebek yatağı ile mama sandalyesini aldık. Büyük baldız artık kullanmadığı küçük mutfak masasını, iki sandalyesi ve bir taburesiyle bize bıraktı. Hem yemek, hem oyun, hem ders, hem yazdığım şu satırlar, hemen hemen her şeyi bu masa ve sandalyelerde yapıyoruz. Tabak, kâse, çatal, bıçak, perde, lamba, bardak, ampul, askı, yastık, örtü vs gibi ufak tefek şeyler epey para tuttu ve sürekli yeni bir şeyler çıkıyor.

Televizyon sehpası dışında mobilya adına henüz hiçbir şey almadık. Daha doğrusu almaya başlamadık. Evin dört odalı bir üst katı var ama henüz kullanmıyoruz. Kanepe, koltuk, hatta yatağımız yok. Japonların futon dedikleri birkaç santim yüksekliğindeki yer yatağında yatıyoruz.

Yani bizim şu anki durumumuz şöyle: 4K televizyonumuz var ama karşısında oturacak koltuğumuz yok; uzaktan kumandalı, alttan ısıtmalı tuvaletimiz var ama yatacak yatağımız yok. Artık bizi hangi kategoriye koyarsınız düşünün bulun.

Esas önemli noktayı sona bırakayım. İstanbul'daki arabamı satarak burada araba almak için bütçe hazırlamıştım. Eşimin ailesi ısrarla kendileri almak istedi. Epey direttim ama oralı bile olmadan arabayı alıp bize teslim ettiler. Yükümüzü hafifletecek maddi manevi diğer birçok konuda da bize yardımcı oldular ve olmaya devam ediyorlar. Eşimin ülkesi olmasaydı ya da eşimin ailesi bu kadar destekçi olmasaydı işimiz çok daha zor olurdu. Ben hepsine hazırlıklıydım ve planlarımı bu doğrultuda yapmıştım ama yurtdışına taşınmayı düşünenler bu satırları okuyorsa nelerle karşılaşacaklarının hesabını yaparken tüm bunları göz önünde bulundursunlar.

not: Araya sıkıştırdığımı söylediğim iki geziyi daha sonra kısaca yazacağım.

24 Haziran 2016 Cuma

Yaşar Nuri Öztürk

Ölüm haberini aldığım iki gün öncesinden beri büyük bir üzüntü içindeyim. Öğretmenimi kaybettim. Beni hiç görmeyen, varlığımdan haberi bile olmayan ama bana çok şey öğreten, yol göstericimi kaybettim. Kitapçıya her girdiğimde yeni çıkanlar arasında onun kitaplarını aradım. Onun kitaplarıyla aydınlandım, bilmediğim gerçekleri, yanlış bildiklerimin doğrularını ondan öğrendim. İşyerinde insanlar çalışırken kulaklıklarını takıp müzik dinler ya, ben çoğu zaman onun konuk olduğu programları bulur dinlerdim. Konuşması, sözcükleri, üslubu, vurguları, her şeyiyle dinlemekten büyük zevk aldığım bir insandı. Yazılarındaki üslup, edebiyat ve kullandığı şahane Türkçesi ile bana ayrıca yol gösterici olmuş, karınca kararınca kendi yazdıklarımda örnek aldığım kişilerin başında gelmiştir.

Gitgide karanlığa gömülmekte olan Türkiye, en parlak ışığını kaybetti. Türkiye, en zor dönemine, son yarım yüzyılda yetiştirdiği en önemli ilim adamlarından birinden mahrum bir şekilde girmek zorunda. Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği en büyük İslam aydınlatıcısı hayata veda etti. Türk insanını, saplanmış olduğu hurafe batağından çekip çıkarmak için var gücüyle çalıştı. Tanımını kendisinin koyduğu Dincilik belasından Türk insanını kurtarmak için didindi durdu.

Çıkacağını söylediği, benim dört gözle beklediğim üç ciltlik Kurtuluş Savaşının Kur'anî Boyutları ve Atatürk İle Aldatmak kitapları raflarda yerini alamadan hayata gözlerini yumdu. Kitaplığım öksüz kaldı. O kadar üzgünüm ki anlatamam.

"Yobazın olmadığı her yer cennettir" derdin. İşte eminim ki sen artık yobazın olmadığı yerdesin. Işığınla bize de oranın yolunu açtın; ne kadar vaktimiz kaldıysa, inşallah bizler de orayı hak edenlerden oluruz.

21 Haziran 2016 Salı

Oğlumun ilk Yaş Günü

Koca bir yıl geçmiş bile. Abisinin dördüncü yaş gününün üç hafta sonrasında oğlum Kayra da ilk yaşını doldurdu. Annesinin karnından çıkıp da kucağımıza alacağımız günü iple çekerken, şimdi kucakta durmaz oldu. Anlamsız da olsa ağzından çıkacak ilk heceleri beklerken, şimdi susmaz oldu. Emeklemeye başladı, barikat fayda etmez oldu. Yemek seçer oldu, hoşlanmadığı şeylere kızar oldu, oldu da oldu.

Doğum günü iki hafta önceydi ama yazıyı yeni yazıyorum diye ihmal ettim sanılmasın. Araya bir de tatil gezisi sığdırdık. Bir bakıma, oğullarımın dördüncü ve birinci yaşlarını Bodrum'da şereflendirdik. Doğum günü kutlamasını ise yine olabildiğince sade tuttuk. Kendisi, annesi, babası, abisi ve babaannesi olmak üzere sadece beş kişiydik. Önümüzdeki ay Japonya'ya taşınacağımız için bu beş kişi bir daha ne zaman biraraya gelir de kutlama yapar bilmem. Kayra'nın ilk yaş günü bu nedenle ayrıca özeldi.

Bodrum'a yaptığımız seyahat yorucuydu ama kaldığımız otel[1] çok güzeldi ve konforluydu. Hem ramazan ayında olmamız hem de eşi benzeri görülmemiş siyasî icraatlarımızın turizmdeki etkileri sayesinde otel epey boştu. Ancak bu durum, İstanbul kalabalığından bunalmış olan bizler için bir şikayet sebebi oluşturmuyordu. Tersine, epey rahat etmemize vesile oldu.

Kayra ilk havuz ve deniz deneyimini bu tatil ile ilk yaşında elde etti. Abisi de ilk kez havuza girdiğinde 1 yaşındaydı (ilgili yazı: Bayramda Sapanca). O, suya girmeyi daha tepkisiz karşılamıştı ama bu sefer epey temkinli ve tepkili karşıladı. Suya girmesi için zor ikna edebildik. Girdiğindeyse olabildiğince eğlenmeye çalıştı. Kayra'nın ilk deneyimi ise abisine kıyasla daha eğlenceliydi. Hiç rahat durmadı, tersine epey hareketli ve neşeliydi. Bu sayede biz de çok eğlendik. Kumlarda oynamalarını izlemek ayrıca keyifliydi. Bir ara dikkatimizden kaçırdığımız Kayra kumların tadına bile baktı.

Çocuklarımın 2 ve 5 yaşlarını dolduracakları önümüzdeki dönem bizim için çok zorlu olacak. Taşınma ve yerleşme süreci çetin geçecek. Birkaç ay önce yaptığımız gibi bir kattan diğerine taşınmaya benzer bir değişiklik değil bu yapacağımız. Bu sefer doğrudan ülke değiştiriyoruz. Asya'nın bir ucundan diğerine gideceğiz. Oğullarımın sonraki yaş günlerini daha güzel kutlayabilmek için var gücümüzle çalışacağız.
_________________________________________________________________________________
[1] http://premiumbodrum-tr.rixos.com/