1 Haziran 2015 Pazartesi

Sarışın Merakı

Okula gitmeye başladığından beri, oğlum, daha önce biraz endişe duyduğumuz çekingenliğini epey attı üzerinden. Daha önce yaşıtlarının yanına yaklaşmaya çekinir, ne yaptıklarını uzaktan seyretmekle yetinirdi. Biri elinden bir şey almaya kalksa hemen bırakır, uzaklaşırdı. Okula gitmeye başladığı sene başından beri, yaşıtlarını artık beraber oyun oynayacağı arkadaşları olarak algılamaya başladı. Hatta üç yaşında olmasına rağmen çapkınlıklara bile başladı.

Anlaşılan o ki, oğlum da babası çocukken olduğu gibi sarışınlardan hoşlanıyor. Çocukluğumun geçtiği Adana, 'sarışın' kavramına en uzak şehirlerden biridir. Adana kızları deyince, "kara kuru" kızlar akla gelir. O kadar abartılı değildir gerçi, hatta annem esmer olmasına rağmen öz dayılarım bile sarışın yeşil gözlü adamlardı. Büyük dayımın kızı da sarışındır. Ama genele vurduğunuzda, Adana kızı saçıyla, teniyle esmerdir. Ben çocukken, genç kızlar arasında sahte sarışın olma merakı da bugünkü kadar fazla değildi. Sarı saçlı bir kız görme ihtimali çok çok düşüktü. En çok sarışın gördüğümüz yer televizyondaki yabancı filmler ya da müzik klipleri idi.

Sınıfta sarışın kız falan olmadığından, ortaokulda sarışına en yakın olan kıza aşık oldum. İki sene sonra okulumuza gerçekten sarışın, renkli gözlü, bembeyaz tenli bir kız geldi. Okul servisinde görür görmez ona da aşık oldum. 12-13 yaşındaydım ve o anı unutamam. Lisede de üniversitede de sarışınların etki alanına girdim. Yüksek lisans yaptığım İngiltere'de keyfime diyecek yoktu.

Sahte sarışındı, hatta renkli lens de kullanırdı ama kilolu olmasına rağmen ilk nişanlıma kendimi epey kaptırmıştım. İki gece kaldığım Finlandiya tam bir sarışın cennetiydi. Yirmili yaşlarımda bekar olarak gittiğimde Helsinki kızlarından o kadar etkilenmiştim ki, bir yüksek lisans da orada yapayım diye üniversite bile araştırmıştım.

Sonuçta İstanbul'da çalıştığım işe devam etmem gerektiğine karar vermiştim ve tekrar Türk kızlarına kalmıştım ama hiç hesapta yokken gidip Japon bir kızla evlendim. Ve muhtemelen hiçbir sarışınla bu kadar mutlu olamazdım. Yine de nerede sarışın görsem alıcı gözle bakıp süzmeden edemem.

Oğlum bu huyunu anlaşılan benden almış. Sınıfında Deniz isminde sarışın bir kız varmış. Her fırsatta onu sevdiğini söylüyor. Yeni gördüğü sarışın bir kızın ismini öğrenene kadar kıza da 'Deniz Gibi' diye hitap ediyor. Aşağıda paylaştığım videodaki kızın ismi İdil. Geçenlerde parkta karşılaştı ve peşinden hiç ayrılmadı. Sürekli onunla oynadı. Eve dönünce de onu sevdiğini söyledi. Böylece biz de anladık ki, Deniz'i değil, gördüğü her sarışını seviyor bizimki. Ancak görüntülere dikkatli bakınız. Oğlumun ne kadar nazik, centilmen bir çocuk olduğunu göreceksiniz. Sanırım bu huyunu da rahmetli babamdan almış. Birçok yönüyle bana babamı hatırlatıyor.


Sonraki gün tekrar parka gittiğimizde yine yaşıtı bir kıza takılıp bize, bak Deniz var orada, diye seslendi. Kızın annesine durumu açıklarken öğrendim ki, o kızın adı gerçekten Denizmiş. Biraz daha laflayınca kızın, sınıf arkadaşı Deniz olduğu da anlaşıldı. Böylece gerçek Deniz ile de müşerref olduk. Deniz Gibi, dememesi tesadüf değilmiş yani. Parkta geçirdiğimiz süre boyunca Deniz'in yanından ayrılmayan ve sürekli onunla oynayan oğlumun sarışın merakı bakalım ne zamana kadar devam edecek.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Veli Toplantısı

Bugün hayatımda ilk defa bir veli toplantısına veli olarak katıldım. Gayet eğlenceliymiş meğer. Oysa veli toplantıları öğrencilik hayatımın en kabuslu organizasyonları olmuştur. Üç yaşına henüz girmiş olan oğlumun anaokulundaki veli toplantısına geçmeden önce, yeri gelmişken biraz eskiye dönüp o kabuslu günlerimden bahsedeyim.

Epey haylaz bir çocuktum. Okulda, sokakta, sınıfta, evde rahat durmazdım. Şimdilerde bu tip çocuklara hiperaktif deyip davranışlarına yön vererek eğitmeye çalışıyorlar. Ama eskiden yaramaz deyip oturtmaya ve susturmaya çalışırlardı. Hayatında hocaları, ailesi, akrabaları, kısaca çevresindeki tüm büyükleri tarafından benim kadar suçlanan bir çocuk olmuş mudur bilmem. En azından ben görmedim. O kadar ki, evinde bir eşyasının kırık olduğunu fark eden komşumuz annemi arayıp, Mutlu bugün bizim eve hiç girmiş mi biliyor musun, diye sorduğu olmuştur (gerçek örnektir). Üzerimdeki suçlanma korkusu öyle bir duruma gelmişti ki, annem misafirleriyle konuşurken kötü bir olaydan bahsedilse benden bileceklerini zannederek odama kaçar, Beethoven dinlerdim.

Haylazlığımın, ya da bana ithaf edildiği sıfatla yaramazlığımın yanı sıra ders notları süper bir öğrenci de değildim. Bu da aile ve okul büyüklerim tarafından sevilmememin bir başka sebebiydi. Benden bir iki yaş küçük bir akrabam vardı, kız 10 alamayıp 9 aldığı için bühüüeeee diye göz yaşlarına boğulur, aman da ne şirinmiş, kıyamam da kıyamam falan diye herkesin sevgisini toplardı. Ben de özellikle on beşten önceki yaşlarımda sürekli olarak bunlarla kıyaslanmaya mahkum olurdum. Üniversiteye sınav kazanarak girip 3.67 not ile (4'lük sistemde) başarı bursu aldıktan sonra üstüne bir de yüksek lisansı tamamlayıp yüksek mühendis çıkınca, annem nihayet sorunun kendisi, hocalar ve başka çevresel etkenlerde olabileceğini kabullenir olmuştu.

Uzatmayayım, geleyim veli toplantılarına. Cem Yılmaz'ın filmlerinden birindeki espri ile ifade edecek olursam, öncesi ve sonrası itibarı ile veli toplantılarının benim için kurgusu şu şekildeydi:

Önce hocalar Mutlu'ya, sonra annesi Mutlu'ya, sonra herkes Mutlu'ya.

Annemin bir veli toplantısından dönüp de, filanca hoca senin hakkında şöyle güzel şeyler söyledi, dediğini hatırlamam. Hocalar sırayla benim için veryansın edermiş, annem de ağzını açıp, peki siz hocaları olarak bu durumu düzeltmek için ne yapıyorsunuz, diye sormazmış. Eve gelir hırsını benden çıkarırdı. Okulda da evde de beni savunan kimse olmayınca, dayanamayıp karşılık verme ihtiyacı duyar, hocalara bile diklendiğim olurdu. Bu sefer de, sen hocana karşı mı geliyorsun, niye söz dinlemiyorsun, seni disiplin kuruluna veririm, ceza yersen üniversitede yurtlara kabul edilmezsin, vb, tehditlerle susturulurdum. Tabi veli toplantıları sonrası bunlar da bana evde faiziyle geri dönerdi.

Sonraki senelerde memleket öyle bir hal aldı ki, veliler hocalara, o kadar para ödüyoruz siz ne işe yarıyorsunuz, diye hesap sorar oldular. Hocalar veliler karşısında ezilir oldu. Bu durumu savunacak değilim. İşin bu kadarı hayasızlık ve edepsizlikten başka bir şey değil ve geleceğin vasıfsız insanlarını yetiştiren sistemin altyapısını oluşturuyor. Bu tür insanlar, Hababam Sınıfı filminde Mahmut Hoca'nın "..benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk yoktur. Hatalı ve suçlu ana baba vardır.." tiradından anlayacak insanlar da değildir. Ancak ben diğer şekilden çok çektim ve şimdi burada yazmayacağım şeyler yaşadım. Şu kadarını söyleyeyim, çocukken evde benim yediğim lafları AKP İnönü'ye söylememiştir. Okuldakiler evi bilmez, evdekiler okulu anlamazdı. Buluştukları ortak nokta suçlunun ben olduğum idi. Sanki herkes işinin ehli uzman doktor, ben de tedaviye cevap vermeyen hastaydım.

Bu konuda yazabileceğim çok şey var ama yazmaya kalksam buraya sığdıramam. Eksik nokta kalmasın desem, bir kitapta ancak toplayabilirim. Ve emin olun abartmıyorum. Bu yüzden ben esas konuya tekrar döneyim.

Oğlumun okuluna eşimle beraber gittik. Veliler toplantısı için okul bahçesinde çocukların yaptığı resimler ve el işleri sergileniyordu. Böylece, öğretmenlerle konuşma sırası gelene kadar bahçede bu sergiyi gezip diğer veliler ile konuşabileceğimiz sosyal bir ortam yaratılmıştı. Sergiyi gezerken, farklı ülke kültürlerinin temalarının kullanıldığı çalışmalar da yapılmış olduğunu gördük. Eşimin Japon olması sebebiyle bizim için en ilginçleri Japonya temalı olanlardı. Benim daha önce bir yazımda kullandığım Koinobori (ilgili yazı: Koinobori) ve Noh Maskeleri çalışmalarını görmek eşimi ayrıca mutlu etti.

Her defasında bir öğrencinin veli ya da velileri ile baş başa olmak üzere öğretmenlerle odalarında onar dakikalık konuşmalar yapılıyordu. Bu şekilde oğlumun okuldaki durumu, davranışları, paylaşımı, katılımı gibi konularda bilgiler aldık. Olumsuz sayılabilecek konularda öğretmenlerin okul içinde neler yapıyor olduğunu öğrenmemizin yanı sıra bizim de ailesi olarak evde neler yapabileceğimizi sorguladık.

Sonuçta bu Veli Toplantısı denen şey o kadar korkulacak bir şey değilmiş. Adettendir deyip, veli toplantısı sonrası eve dönünce oğluma bağırıp çağırmak veya dövmek istemek gibi bir hissiyata da kapılmadım. Gerçi henüz ortaokul döneminde olmadığı için bunları iyi günlerimiz olarak niteleyip, o zaman gelince görürsünüz, diyen olur mu bilmem. Yine de, okuyarak edindiğimiz bilgileri, yaşayarak edindiğimiz deneyimlerle harmanlayıp, kendisi de öğretmen olan eşimle beraber çocuklarımızı iyi yetiştirebilmek için çaba harcayacağız. Tüm anne babaların bu çabalarının sonunda, evlatlarını güzel insanlar olarak yetiştirmiş oldukları günleri görmelerini dilerim.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Oğlumun Üçüncü Yaş Günü

Oğlumun üçüncü yaş günü, sadece en sevdiğim varlığın doğduğu günün yıldönümü değil, aynı zamanda çok sevdiğim eşimin anne oluşunun ve benim baba oluşumun da üçüncü yıldönümü. Saymaya kalksam, annemin babaanne oluşundan başlarım, hem benim hem eşimin ailesinden bir çok kişinin teyzeler, dedeler, vs oluşlarının da yıldönümleri olduğunu yazarım. Bir çocuğun doğum günü tüm aile fertleri için ne kadar da anlamlı ve özel bir gün aslında. Tesadüf bu ya, oğlumun yaş günü bu sene bir de sene anneler gününe denk geldi.

Arkadaşlarımızla beraber bir parti yapmaya heveslenmiştik ancak eşimin şu anki hamileliğindeki sıkıntılar ertelememizi gerektirdi. Üç senedir, şöyle özel bir yer tutup, dostlarımızı ve akrabalarımızı çağırıp parti havasında bir kutlama yapma isteğimizi bu sene de gerçekleştiremedik. Yine de oğlumun bu sefer daha şanslı olduğunu söyleyebilirim çünkü bu sene iki kez kutlama yapıldı. Birincisi 8 Mayıs'ta, birkaç aydır oğlumun gitmekte olduğu anaokulda yapıldı. Anne-baba olarak bizim katılmamıza izin yoktu. Ancak fotoğrafları görebiliyoruz ve gördüğümüz kadarıyla gayet güzel, şirin bir parti olmuş. Oğlumun yaşıtı sınıf arkadaşları ve sınıf öğretmeni, eşimin yapmış olduğu güzel pasta eşliğinde bir kutlama yapmışlar ve oğluma güzel hediyeler vermişler. Burada eşim için de birkaç kelime yazmazsam büyük haksızlık etmiş olurum. Eşim, iki gün öncesinde o pastayı evde ilk kez hazırlamıştı ve böylece öncelikle denemesini yapmıştı. Titizlikle hazırlayıp eksiğini, fazlasını ölçmüş ve doğum günü partisi için tekrar yapmıştı. İkinciden tek lokma bile yiyemedik ama beni çeşnicibaşı olarak kullandığı ilk pasta bile gayet güzeldi.

İkinci kutlamayı, Adana'dan gelen annemin ve çok sevdiğimiz iki komşumuzun katılımıyla evde yaptık. Bu sefer pastayı dışarıdan almaya karar vermiştik ama anneler gününe denk gelen pazar günü pastanelerde pastalar kapışılmıştı. Bunun üzerine, katılımla aynı sayıda tek porsiyonluk farklı farklı pastalar aldık. Mum üflendikten sonra hepimiz istediğimiz pastayı seçip afiyetle yedik. Oğlumun yaşamının ilk üç senesini böylece geride bıraktık ve sonraki yaşlarını güzellikler içinde geçirmesi dileklerimizle yaşamımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.


20 Nisan 2015 Pazartesi

Patron Şirketleri Kurumsal Kimlik Kazanabilir Mi?

Patron şirketlerinin, kurumsal olduklarını iddia etmek gibi bir özellikleri vardır. Elbette benim gibi 15 yıllık iş hayatı deneyimine sahip kişiler için bu konuda anlatılabilecek çok şey vardır ama ben, bu yazıyı yazmak istememi sağlayan son olay çerçevesinde konuyu ele almak istiyorum. Böylece hem yazıyı bir makale kalıbından kısmen uzak tutmayı hem de okuyuculara bu deneyimden kendileri için bir fikir çıkarabilmelerini amaçlıyorum.

Sene başında işten ayrılınca, daha önce planladığım şeyleri geçekleştirmek için bir fırsat yakaladığımı düşünerek bunları gerçekleştirmeye ağırlık verdim. Yine de tatmin edici bir teklif gelirse değerlendirebileceğimi göz ardı etmeden açık bir kapı bıraktım. Bu bağlamda müracaatlarım ve görüşmelerim oldu. Nasıl sonuçlanacakları şu anki hayat düzenimi ve planlarımı fazla etkilemeyeceği için görüşmelerimde çok rahatım ve karşımdaki insanları ve şirketleri daha kolay değerlendirebilme şansına sahip oluyorum.

En son görüşme yaptığım şirket 25 kişilik bir patron şirketiydi. Toplam üç kez çağırdılar, altı kişiyle dört ayrı iş görüşmesi yaptım. Bu altı kişinin en çok vurguladıkları konu şirketin "küçük olmasına rağmen son derece kurumsal" olduğu idi. Bunu değişik örnekler vererek desteklemek istediler. Örneğin, her şeyin yazılı olduğunu belirttiler. 

Şimdi sürecin kısa bir özetini vereyim ve şirketin ne kadar kurumsal olduğu değerlendirmesini size bırakayım.

Sırasıyla, yaptığım dört görüşme ve görüştüğüm altı kişinin unvanları şöyle: 
1- İK ve Finans Müdürü + Satış ve Pazarlama Grup Müdürü 
2- Genel Müdür + Genel Müdür Vekili
3- CEO
4- CFO. 
Unvanlara göre bir hiyerarşi kurmayı deneyin. Şirketin 25 kişi olduğunu unutmayın. 6 kişi ile yani şirketin %24'ü ile iş görüşmesi yapmış olduğumu da göz ardı etmeyin.

İlk görüşme çok olumlu geçti. Aracı olan İK şirketi de bana bu yönde geribildirim verdi ve ikinci görüşme ayarlandı. Bu görüşme de çok olumlu geçti. Hatta son aşamada, istemiş olduğum ücretin pazarlığını bile yaptık. Ertesi gün aracı İK şirketi durumun çok olumlu olduğunu, CEO ve CFO ile de tanıştırılmak istendiğimi iletti. Onu da kabul ettim. Bu arada, olumlu olarak nitelendirirken bunun tek taraflı değil karşılıklı olduğunun altını çizmek isterim. Görüştüğüm kişilerin yaklaşımları, tavırları ve samimiyetlerinden hoşlanmıştım ve onlarla çalışabileceğime kanaat getirmiştim. 

Ta ki CEO ve CFO resme dahil olana kadar.

Karı-koca kurdukları şirkette yönetim kurulu üyesi/CFO ve yönetim kurulu başkanı/CEO sıfatlarıyla her ikisiyle de aynı gün ayrı ayrı görüştüm. (Bu bağlamda aile şirketi nitelemesini yapmak da yanlış olmayacaktır). İki görüşmenin toplamı diğerlerinin her birinden daha kısa sürdü. Önce CEO olan bey geldi ve CV'mi görünce beni niye seçmeyebileceğini izah etti. Patron olarak kendisinin kağıtta bizzat gördükleri, maaş ödediği müdürlerin edindiği fikirlerden daha önemli. O çıktıktan sonra CFO olan hanım geldi ve kimseden bilgi almamış gibi sil baştan iş görüşmesine başladı, özgeçmişim üzerinden geçip 'niye öyle', 'niye böyle' soruları sordu. Kendisi biraz daha insaflı davranıp müdürlerinin benim hakkımda "çok güzel" şeyler ilettiğini söyledi. "Ama" diye başlayan ikinci bir cümle ekleyecek gibiydi, sustu. 

Detayları anlatmayayım ama özet olarak demeye çalıştıkları şey şu idi: Biz patronlar olarak aslında başkasında karar kıldık ama seninle görüşenler seni çok beğenmişler. Onlara seni istemediğimizi söylemenin meşru zeminini oluşturmak için de mecburen seni tekrar çağırmamız lazımdı.

Son görüşmeden iki gün sonra aracı İK firması fikrimi destekleyen şu bilgiyi gönderdi: "CEO ile tanışan bir diğer aday" tercih edilmiş. Patronların her dediği olan "son derece kurumsal" şirketle yaptığım süreç böylece son buldu. Fırsatım olsaydı işe alım sürecinin bu şekilde olduğu da yazılı mı diye sormak isterdim. 

Şimdi bir empati yapın: Genel müdürsünüz. Açık bir pozisyon var. Pozisyonun yöneticisi kendi ekibi için birini seçiyor, İK bu kişiye onay veriyor. Bir görüşme de siz yapıyorsunuz ve siz de onay veriyorsunuz. Teklif aşamasına geçilmesi gerekirken patronlar gelip hayır o olmasın şu olsun diyor. Ve siz de hâlâ kendinizi o şirketin Genel Müdürü sanıyorsunuz! Ekibinizden birinden memnun olmayıp işten çıkarmak isteseniz ve patron kalsın dese mecburen onunla çalışacaksınız. Peki bu halde onu yönetebilecek misiniz veya kendi motivasyonunuzu koruyabilecek misiniz? Unvanınız var yetkiniz yok.

Güven sorunu, patron şirketlerinin bir başka tipik özelliği. Bir genel müdürün iki veya daha alt mevkideki bir işe alıma onay verirken, bir de patronlar baksın demesinde bir güvensizlik vardır. Veya genel müdürün onayladığı işe alım için patronların bir de biz bakalım demesinde bir güvensizlik vardır. Yani ya müdürlerin özgüven eksikliği, ya da patronların karşı güven eksikliği vardır.

Bu kadar yazının sonunda sizlerde "kedi ulaşamadığı ciğere mundar der" izlenimi yaratmış olmak istemem. Hatta bunu algıyı yıkmak için sürecin olumsuz sona ermesinin bende hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. Çünkü CEO ve CFO dışında konuştuğum dört kişi için de dürüst, işlerinin ehli, samimi ve birlikte çalışmaktan zevk alacağım insanlar olduğuna kanaat getirmiştim. Demek ki, ben de boş bulunup kurumsal olduklarına kendileri kadar inanmışım.

Madalyonun bir de öteki yüzü var. Birçok arkadaşımdan duyduğum kadarıyla, küçük şirketlerin gitgide kurumsal kimliğe bürünmesi süreci de çalışan memnuniyetinde olumsuz etkiler yaratıyormuş. Ancak biz bunun değerlendirmesini yapmayı kendilerine bırakalım ya da tecrübe etmeyi bekleyelim.