2 Mart 2015 Pazartesi

Sakura Zamanı

2007 senesinden beri neredeyse her sene gittiğim Japonya'nın en güzel zamanlarından biri kiraz çiçeklerinin açtığı mart sonu ve nisan başındaki 15-20 günlük dönemdir. Birincisi evlendiğim 2009 senesi ve diğeri geçen sene olmak üzere iki kez bu dönemde Japonya'da bulunma imkanı bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Uzun bir yazı olduğu için iki bölüme ayırmak gereği duydum. İlkini okumakta olduğunuz bu bölümde genel bilgilere ve 2009'daki ziyaretlere yer verdim. İkincisinde ise geçen seneki ziyaretlerimi ve zamanımın çoğunu geçirdiğim Tsu şehrini bulacaksınız. Çok istediğim halde bu sene gitme fırsatı bulamadığım için, kaleme aldığım bu iki bölümlük yazı, sadece bir gezi veya anı anlatımı değil, aynı zamanda bir özlemin ifadesidir.

Kirazın Japoncası sakuradır. Bu kelime sadece bir ağacı, bir çiçeği, bir meyveyi ifade etmenin ötesine geçmiş ve kavramlaşmıştır [1]. O kadar ki, Japon olmayanlar için bile sakura denince, kiraz ağaçlarının pespembe çiçekleriyle bezenmiş manzaralar göz önüne gelir. Japonlar için o kadar önemlidir ki, Japonya'da okulların tatili, mezuniyetler, yeni işe alımlar bu dönemde yapılır. Kahve kültürümüzden dolayı biz Türklerde nasıl kahverengi diye bir renk adı varsa, Japonca'da da pembeye sakura rengi denir (orj. :sakura iro). Tarihleri boyunca sakuralar, Japonların resimlerinde, desenlerinde, giysilerinde, işlemelerinde, logolarında, armalarında yer almıştır ve almaktadır.

Sakura döneminde pek çok Japon, ağaçların altına genellikle mavi renkli hasırlar sererek piknik yaparlar. Japonlar bunu hanami olarak adlandırırlar. Hana ve mi, yani çiçek ve görmek kelimelerinin birleşimidir bu. Yani bizim pikniğe gitmek dediğimiz şey Japonlar için çiçek görme'ye gitmektir. Bu dönem aynı zamanda fotoğraf avcıları için de bulunmaz bir fırsattır. Sakuraların en iyi resimlerini çekebilmek için bütün gün güneşin yön değiştirmesini, bulutların dağılmasını, rüzgarın çiçekleri savurduğu anı yakalamak için parmağı deklanşör üzerinde bekleyen insanları görünce şaşırmamalısınız. Ancak, genellikle orta yaş üzerinde olan bu "sıradan" insanların kullandıkları fotoğraf makinelerinin ve teçhizatların, futbol müsabakalarında kale arkasındaki profesyonel fotoğrafçıların kullandıklarıyla bile boy ölçüşebilir kalitede olduğunu görünce şaşırmanız doğal karşılanabilir. Bir çiçeğin resmini yakalamak Japonlar için işte bu kadar değerli. Beni en çok etkileyen film repliklerinden birinde bir samuray, kiraz ağacının yanında konuşmakta olduğu yabancıya şöyle demişti: "Çiçeklerin kusursuz açması çok nadir bir olaydır. Bunlardan birini yakalamak için bir ömür harcayabilirsin ve bu, boşa geçmiş bir ömür olmaz"[2]. Bu sözlerin bir film senaryosuna yansımasının ardında bir gerçek yattığını anlamak fazla zamanınızı almaz. 

19 Mart 2009'da Osaka'ya vardığım zaman, sakuralar henüz açmamıştı. Aynı şehirde kaldığımız üç gün boyunca ziyaret ettiğimiz Dotonbori, Universal Studios ve Osaka Kalesi çevresinde sakuralar açmayı bekliyordu. Eşimle birlikte çok eğlendiğimiz bu üç gün boyunca, açmış olduklarını hayal edip gözümüzün önünde canlandırmaktan başka bir şey gelmemişti elimizden.

Tsu'daki evimize dönüp, nikah töreni hazırlıklarına ayırdığımız üç günün sonunda, 26 Mart'ta Hiroşima'ya geçmiştik. 1945'te ABD terörüyle yerle bir edilmiş olmasına rağmen büyük bir irade ve kararlılıkla ülkelerini baştan inşa eden Japonlar, atom bombasıyla kül olan bu şehri, hayranlık verici bir şekilde yeşil bir şehir haline getirmeyi başarmışlar (ilgili yazı: Hiroşima). Bugünkü İstanbul resimleriyle, Hiroşima resimlerini yan yana koyup, bilmeyen birine, hangisi atom bombası yemiştir, diye sorsanız, hiç kimse Hiroşima resmini işaret etmeyecektir. Özellikle müze ziyaretiyle birlikte çok yoğun duygular hissettiğim bu şehirde sakuralar yeni yeni açmaya başlamıştı ve keyfini çıkartmak isteyenlere az da olsa olanak sağlıyordu.

27 martta gittiğimiz Miyajima'yı, hayatım boyunca gördüğüm en güzel yerler listesinin belki de ilk sırasına koyabilirim. Çok fazla olmasa da hatırı sayılır sayıda açmış olan sakuralar, bu ziyaretimize daha da renk katmıştı. Ancak tek başına bir pırlanta olan Miyajima, etrafındaki sakuralar açmış olmasa bile güzelliğinden bir şeyler yitirecek bir yer değil. O zamanlar blogum olmadığı için bu satırlara henüz taşımadığım Miyajima'yı bir gün tekrar ziyaret etmeye kesin niyetli olduğumdan, iki ziyareti birleştirerek ileride yazmak istiyorum.

Ertesi gün, güzel bir otobüs yolculuğunun ardından, nikah törenimiz için İstanbul'dan gelmiş olan arkadaşlarım Özgül ve Seda ile buluştuğumuz Kyoto'ya geçtik. Bugüne kadar ziyaret ettiğim şehirler arasında Kyoto hâlâ en gözdemdir. Sakuralar artık birçok yerde adamakıllı açmıştı. Kimi yerde henüz hiç açmayanlar da olmasına rağmen, tamamen açmış ve tamamen açmaya yakın olan ağaçların olduğu yerlerle artık daha sık karşılaşıyorduk. İlk ziyaret ettiğimiz Toji Tapınağı'nı (東寺) çevreleyen park, şehrin ziyaret edilebilecek neredeyse tüm parkları, tapınakları ve bahçeleri gibi, insanın içine huzur veren bir yerdi ve bahçesinde çok görkemli bir sakura barındırıyordu.

Tapınaklarla dolu Kyoto'da, Kodaiji Tapınağı (高台寺)1606 yılına kadar uzanan geçmişiyle, etrafındaki çeşitli ağaçlar, bambu korusu, zen bahçeleri ile yılın her mevsimi ziyaret edilmeye değer bir yer. Özellikle, sonbahar renklerini giymiş olduğu zamanda tekrar gitmek isteyeceğim yerlerden biri olacak. Bizim bulunduğumuz 30 martta ise, tapınağın taş bahçesinde tek başına güneşlenen kiraz ağacı, çiçeklerini tamamen açmış, açık havanın da etkisiyle, kendisini izleyenlere tüm güzelliğini sergileyerek göz kamaştırıyordu.

Heian Tapınağı (平安神宮) ve avlusu, Jidai Matsuri (時代祭) adı verilen önemli bir festivale ev sahipliği yapıyor. Zaten tapınak, Kyoto tarih ve kültürünü kutlamak için yapılmakta olan bu festival ile aynı tarihte, 1895'te inşa edilmiş. Zira bu tarihten kısa bir süre önce, 1868'de, bin yıldan daha uzun bir süre Japonya'ya başkentlik yapmış olan Kyoto, bu unvanını Tokyo'ya devretmişti. Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama, her yıl 22 ekimde yapılan bu festivali henüz izleme şansı bulamadım. Yine de bu açıklamaları bir ek bilgi olarak veriyorum, ki sakura zamanında fırsat bulamazsanız, Kyoto ziyaretinizi bu törene denk getirebilirsiniz.

31 martta gittiğimiz Nara'da, sakuraların belki de en ihtişamlılarını görme şansını yakaladık. Yukarıda bahsettiği Miyajima'yı, ziyaret ettiğim yerler listesinde ilk sıraya koymaktan bahsederken tereddütte kalmamın sebeplerinden biri işte Nara'dır. Çünkü ilk sıraya konmayı en az Miyajima kadar hak eder. Neredeyse şehir topluluğunun bir parçası haline gelmiş olan ve hemen hemen her yerde karşılaşabileceğiniz geyikler Nara'ya ne kadar ün katıyorsa, sakuralar da şehre o kadar ün katıyor. Çünkü Nara, Japonya'da sakuraların en güzel açtığı yerlerden biri olarak kabul görür ve bu kısa dönemde hem yurtiçinden hem de yurtdışından çok sayıda turist alır.

Nara'daki Todaiji Tapınağı'nın (東大寺) avlusunda bulunan sakura, tek başına, pespembe çiçekleriyle, 752 yılında inşa edilen bu görkemli Budist tapınağının pırlantası gibi parlıyordu. Dünyanın en büyük bronz Buda heykeline ev sahipliği yapması, dünyanın en büyük ahşap binası olması [3] gibi özellikleriyle, bu muhteşem tapınak, avlusundaki sakuranın varlığına ihtiyaç duymayacak bir ihtişama ve üne sahip.

Ancak Nara'da gittiğimiz küçük bir tapınak vardı ki, işte oradaki sakuralar açmamış olsaydı kendisinden belki de hiç bahsettiremezdi. Tapınağı sakuralar değil de, sakuraları tapınak süslüyor, desek, kimsenin bir itirazı olmayacaktır. Önceden uğramayı planlamadığımız, hatta adını bile duymadığımız Himuro Tapınağı (氷室神社), tam karşısındaki parkta geyikleri beslerken gözümüze çarpmış ve büyülemişcesine bizi kendine çekmişti. Küçük bir alan içinde yer alan tapınağın bahçesi, fotoğraf çekmek için adeta yarışan insanlarla dolup taşmıştı. Biz de bu insanların arasına karışmakta bir an bile tereddüt etmedik ve nasıl geçtiğini anlamadığımız dakikaları, gezimizin en güzel anıları arasına kaydettik.

Japon gelenekleri uyarınca yaptığımız, Tsu'daki evlilik törenimizden sonra, Türkiye'ye dönmeden önceki son durağımız olan Tokyo'ya geçtik. Bir anlamda, balayımızı Tokyo'da geçirdik. Şehir ve ülke genelinde artık son safhalarına girmiş olan sakuraların bir kısmı çiçeklerini tamamen döküp yapraklanmaya başlamıştı bile. Bu son safhalar ortaya farklı manzaralar çıkarıyordu. Örneğin, dökülen çiçek yaprakları, bir halı misali, kimi yerde toprağı, çimi ve yolları, kimi yerde gölleri ve nehirleri örtüyordu. Binden fazla kiraz ağacı barındıran ve ülkenin en güzel sakura mekanlarından biri olarak kabul gören Ueno Park (上野公園), gece gündüz hanami yapan insanlarla dolup taşıyordu. Yürüyüş yollarının iki yanına sıralanmış olan kiraz ağaçları, karşılıklı olarak dallarını yukarıda birleştiriyor ve tam anlamıyla sakura tünelleri içinde yürüyüş yapmamıza olanak sağlıyordu.

Rüzgarın etkisiyle savrulup dökülen çiçek yapraklarına rastlamak, yani Japonların tanımlamasıyla sakura yağmuruna yakalanmak paha biçilmez bir ayrıcalık. Ve biz bu ayrıcalığı, hem Ueno Park'ta hem de son günümüzü geçirdiğimiz Yoyogi Park'ta (代々木公園) yakaladık. Gezimiz ve balayımız ancak bu kadar güzel bir şekilde son bulmalıydı zaten.
_________________________________________________________________________________
* Fotoğrafların hepsi -blogumdaki tüm yazılarda olduğu gibi- kendi tarafımdan çekilmiştir. Sadece bu yazımdaki bir fotoğrafı Özgül'ün makinesinden aldım. 
[1] Bu kavramı ifade edebilmek adına ben de yazımda italik olarak sakura kelimesini kullanmayı tercih ettim.
[2] Son Samuray filminde, açan sakura çiçeklerini gösterirken Katsumoto'nun Algren'e söylediği sözler.
[3] Dünyanın en büyük ahşap binası olması unvanını 1998'de ve sonrasında inşa edilen modern yapılara kaybetmiştir. Ama tarihî özelliği ve modern yapıların arkasındaki teknolojik imkanları göz önüne getirince, bu nitelemeyi korumanın doğru olduğuna inanıyorum.

10 Şubat 2015 Salı

2015'in İlk Haftaları

2015'in zor bir yıl olacağını tahmin ediyordum ama kişisel ve ailevi olarak da iyi bir başlangıç yaptığımızı söyleyemem. Tedavisi ve bakımı hâlâ devam eden yengemin hastalanması bizim için en sarsıcı olanıydı. Bunun ayrıntılarına değinmek ve diğer zorluklardan bahsetmek niyetinde değilim. Çünkü sene başından beri güzel şeyler de oldu ve olmaya devam ediyor. Daha da artmaları ümidiyle bunlardan bahsetmek üzere bu yazıya başlamış bulunuyorum.

İşten ayrıldıktan sonra hayata geçirmeyi planladığım şeyleri uygulamaya koymaya başladım. Birçok etken sebebiyle planladığım hızda gitmiyor ama henüz herhangi bir engelle de karşılamış değilim. Yavaş yavaş da olsa tek tek yerine getiriyorum. İlk etabı tamamlamak için sadece son bir iş kaldı.

Güzel şeylerin başında, hiç kuşkusuz, kuzenim Semih'in nişanı geliyor. 10 ocakta, sadece bir geceliğine gidebildiğim Adana'yı hiç bu kadar soğuk hissettiğimi hatırlamam. Şehrimin ünlü rutubeti sayesinde iliklerime kadar tüm bedenim dondu. Yeni gelinimizin evinde yapılan nişan töreninine gelen davetli sayısı o kadar çoktu ki, oturacak yer bile zor bulduğumuz evdeki kalabalık sayesinde epey ısındık. Uzun zamandır görmediğim yakınlarımla hasret giderip, bunun üzerine yeni tanıştığımız insanların sıcak muhabbetleri de eklenince bedenimizle beraber yüreğimiz de ısındı.

İstanbul'a tekrar döndükten birkaç gün sonra, havanın da açık olmasından yararlanarak, ailece günübirlik Şile'ye gittik. Saklı Göl'ün kenarına kurulmuş olan tesiste kahvaltı ettik. Saklı Göl değil de Çamurlu Göl denseydi sanırım daha anlamını bulmuş olurdu. Göle ulaşmak için geçtiğimiz yol ve yol üzerindeki köy, özellikle eşim için şaşırtıcıydı. Çobansız yürüyen ineklerin yoldan çıkmasını beklerken yüzünde bir gülümseme ile şaşkınlık dolu sözleri ağzından dökülüyordu.

Uzun tutarak öğle yemeğiyle birleştirdiğimiz kahvaltıdan sonra limana indik. Şile Kalesi'nin alt kısmından deniz fenerine uzanan dalgakıran üzerinde yürüyüş yaptık. Denizin, gökyüzünün, güneşin, bulutların, kuşların, teknelerin seyrine koyulup, bazen resim çekmek, bazen de gözlerimizi kapatarak rüzgarın getirdiği havayı içimize çekip dalgalar ile harmanlanan sesini dinlemek için bir saati aşkın bir zamana yaydığımız bu yürüyüş ile günü bitirdik.

Oğlum geçtiğimiz hafta oyun grubuna başladı. İki buçuk yaşında olan oğlum, böylece ilk okul deneyimine başlamış oldu. Bir akrabamızın tavsiyesiyle, evimize de yakın mesafede olan anaokuluna haftada üç gün ikişer saat gidecek şekilde kayıt yaptırdık. Bu iki saatlik süre, ben ve eşim için de bir dinlenme fırsatı yarattı. Okula yakın bir kafeye giderek bir şeyler içiyor, sohbet edip kitap okuyoruz. İleriki yaşlarında daha uzun süre okulda kalacağını ve arkadaşlarıyla okul dışında da vakit geçireceği zamanları düşünerek duyacağımız özlemi zihnimizde canlandırmak biraz yüreğimizi burkuyor ama şimdilik iki saat tahammül edilebilir bir ayrı kalma süresi.

Üç gün önce cumartesi sabahı, eşim, bir günlüğüne öğretmen olarak bulunduğu Japon okuluna gitti. Okulun bulunduğu yere ailece gittik ve eşimin okulda olduğu yaklaşık dört saatlik süreyi oğlumla beraber ikimiz geçirdik. Okula yakın olan alışveriş merkezinde gezdik ve yemek yerken yirmi seneden daha uzun süredir görmediğim lise arkadaşım karşımda beliriverdi. Halen Adana'da yaşayan arkadaşımla iki saate yakın bir süre sohbet ettik. İki saat daha değil de yirmi saat daha zamanımız olsaydı bile konuşurduk ve yine de konuşulacak şeyler bitmezdi diye düşünüyorum. Her ikimiz de gitmek zorunda olduğumuz için ayrıldık.

İşte 2015'in geri kalanının böyle güzellikler ve hoş sürprizlerle dolu geçmesini, sadece kendim için değil, bu satırları okuma zahmetini gösteren sizler için de diliyorum.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Kepaze Cenaze

Bağdat Caddesi'nin araç trafiği, haftanın birkaç günü öğlen saatlerinde çok kalabalık olur. Bunun sebebi cadde üstündeki Erenköy Camii'nde yapılan cenaze törenleridir. Törene özel araçlarıyla gelenlerin sayısı ne kadar fazla olursa cadde trafiği de o kadar çileden çıkaran bir hal alır. Çünkü utanması olmayan ölü sevicileri ve mirasçıların yalakaları özel araçlarını caddenin ortasına park edip diğer insanların zamanlarını gasp etmekte bir sakınca görmezler. Onların ölüleri diğerlerinin dirilerinden daha önemlidir çünkü. Birinin hasta annesine ilaç götürüyor olmasına, diğerinin çocuğunu okuldan almaya gidiyor olmasına engel olmak, ölü sevicileri tarafından kendilerine tanınmış bir hak olarak görünür. İşte dün o günlerden biriydi ve yolun ortasına bırakılan araçların çoğu lüks sınıftaydı.

Caddenin ortası derken bir abartıda bulunmuyorum, tam anlamını ifade ediyorum. Zira trafik, üç şeritli yolun ortasına kadar sağlı sollu ikişer sıra park edilmiş olan araçların lütfedip bıraktıkları orta şeritteki bir aralıktan ancak ilerliyordu. Bölgedeki inşaat faaliyetleri de devam ettiği için o aralığa zar zor sığan hafriyat kamyonları "sağ yap sol yap" diyenlerin yardımıyla ağır ağır geçebiliyordu ve trafik böylece bir kat daha sıkışıyordu.

Vergilerimizden maaş alan imam, evlerine gitmesi, bir yerlere yetişmesi engellenen sinir krizi içindeki sürücülerin kornaları ve bağırtıları eşliğinde bu utanmaz arlanmaz güruha cenaze namazı kıldırırken, vergilerimizden maaş alan bir başka memur trafik polisleri de, herhangi bir umursama belirtisi göstermeden kendilerine bırakılmış olan aralıktan resmi araçlarıyla geçip gittiler.

"Allahım! Ümmetimin işlerini zora sokanların sen de işlerini zora sok."[1] , diyen Hz.Muhammed'in elçisi olduğu din mi yaşanıyor gerçekten!

Hiç boşuna söylenmeyin; yok cenazeye saygı, yok yakınını kaybetmişlere anlayış falan diye! O trafiğe takılan her insan nice sevdiklerini kaybetmiş, canlarından can gitmiştir. Bu satırları yazan ben, hâlâ hatırladıkça gözlerimin dolduğu babamı, amcamı, dayılarımı, ne yüreğimin parçalarını toprağa verdim [2]. Ama hiçbirinde bir başkasının işine engel olmadım. Başkalarından benim kaybıma saygı göstermelerini beklemek yerine ben diğerlerinin yaşayışına saygı göstermeye çalıştım. Beni yetiştiren ahlak sahibi o insanların hatıralarına saygı göstermenin gereği budur çünkü.
_________________________________________________________________________________
[1] Peygamberimizin bilinen sadece üç bedduasından biridir. Ayrıntı için bkz: Mâûn Surasi Böyle Buyurdu, Y.Nuri Öztürk, (s.109/6.bsk)
[2] Adana'nın güzel adetlerinden biridir bu: cenazeler mezarlığa getirilir, orada yıkanır, namazı kılınır ve toprağa verilir. Araçlar da insanlar da mezarlık alanının içinde bulunur, dışarıdaki hayat akmaya devam eder. Camiden cenaze kaldırmak, hiçbir dinî dayanağı olmayan saçma sapan bir adettir, hele hele hak gasp etmek düpedüz günahtır. 

28 Aralık 2014 Pazar

Dost Kazığı

Bu yazı, Başarının Cezası başlıklı yazımın tamamlayıcısı niteliğindedir. İlk olarak Başarının Cezası okununca bu yazı daha anlaşılır bir hal alır ve taşlar daha çok yerine oturur. Daha önceden okumuş olanların da, yazının en başına eklediğim açıklamayı göz önüne almalarını rica ederim. Çünkü o yazıyı yazmamın ardından, konuya dahil olan birçok kişiden gelen itiraflar ve açıklamalar bazı şeylerin aslını ve bazı kişilerin gerçek yüzlerini ortaya çıkardı. Zaman geçtikçe yeni itiraflar eklendi. Vicdanları rahatsız olanlar, perde arkasında neler yaşandığını ve söylendiğini anlatıverdiler. Anlatılanları farklı kaynaklardan doğrulatmak istedim çünkü inanasım gelmedi. Ama sonuç değişmedi. Hâlâ bile söylenmemiş şeyler var mı, ortaya çıkar mı, diye merak ediyorum.

Başarının Cezası'nı yazdıktan hemen sonra, hemen hemen tamamı olumlu olmak üzere eleştiriler aldım. Ancak olumsuz olarak eleştirilen iki şey dikkat çekiciydi. Biri, her şeyi bilmeden yazdığım eleştirisi; diğeri de, bir kişiye çok fazla yüklenip "arkadaşım" olarak bahsettiğim kişiye daha az yüklendiğim eleştirisi idi. Zaman gösterdi ki, her iki eleştiri de haklıymış. Hatta öğrendim ki, asıl baş rol oyuncularından biri, hatta birincisi "20 senelik arkadaşım" olarak bahsettiğim bu kişiymiş. Bu yazıma Dost Kazığı başlığı atmamın sebebi budur. Ayrıntılarını ise aşağıdaki satırlarda yazıyorum. Kendisini ismiyle anma gereği duymadığımdan 'Arkadaşım(!)' diye adlandırarak yazıyorum.

*

Arkadaşım(!) 2014 ocak ayında bana gelip şöyle demişti:
"Mutlu, yönetim kurulu seni işten çıkartmaya karar verdi. Benim maaşımı yarıya düşürdüler. Eğer bölümüm için ayda 10.000 liralık gelir bulamazsam filancayı da işten çıkartacaklar ve belki bölümü de kapatacaklar."
Ben de ona şu cevabı verdim:
"Arkadaşım(!), ben 12 sene çalıştığım sektörden, bir sene sonra bırakıp gideyim diye ayrılmadım. Sen bu işe inandın, bana da güvendin. Ben seni bu zor durumda yarı yolda bırakmak istemem. Madem senin maaşını yarıya indirdiler, söyle onlara, tazminat ödeyeceklerine benim maaşımı da yarıya indirsinler."

Şimdi burada bir virgül koyuyorum.

Bu konuşmadan beş ay sonra işten ayrılıp Başarının Cezası'nı yazdıktan sonra öğreniyorum ki işin bilmediğim kısmı aslında şöyleymiş:
Yönetim kurulundakiler Arkadaşım(!)'a demiş ki,
"Senin bölümden çok zarar ediyoruz ama sen 3-4 kişilik maaş alıyorsun. Sen bu maaşının üçte birinden vazgeç, yeni dönemde bu şekilde çalışalım."
Benim adım geçmemiş bile. Arkadaşım(!) da maaşının azalmasını kabul etmeyip, benim işten çıkarılmamı önermiş. Böylece bu karar onaylanmış.
Yani beni düşürdüğü duruma bakın: Onun maaşı yarıya indi diye, anca beraber kanca beraber, deyip ben de maaşım yarıya insin diyorum. O, yönetime gidip, Mutlu yarı maaşla çalışmaya bile razı, diye iletiyor!! 

Şimdi virgül koyduğum yerden itibaren devam ediyorum.

Yönetimle konuştuktan sonra Arkadaşım(!) bana gelip maaşımı yarıya indirmeyi kabul etmediklerini söyledi. Bana dedi ki,
"Ama sen merak etme, ben elimdeki yetkiyi olabildiğince zorlayarak sana iyi bir tazminat verilmesini sağlayacağım. Elimizde de sıcak projeler var. Bir ay iki ay sonra projeler gelince tekrar birlikte çalışırız."
Bendeki arkadaş güveni devam ediyor. Ne de olsa, öyle böyle değil 20 sene öncesinden tanışıyoruz, hâlâ görüştüğümüz, haberleştiğimiz ortak arkadaşlarımız var, eşi dahil. Dedim ki,
"Yahu siz şimdi bana belki üç-üç buçuk maaş tazminat ödeyeceksiniz. Olur da bir ay sonra proje gelirse tekrar işe alacaksınız. Yani işten çıkarmayıp maaş verseniz daha az ödemiş olacaksınız. Yazık değil mi şirketin parasına? Sen git onlarla konuş. Ben paralarını istemiyorum. Tazminat da maaş da vermesinler. Ücretsiz izin versinler. Proje gelince tekrar maaşımı alır çalışmaya devam ederim. Ayrıca, istifamı yazacağım, tarihi boş bırakıp imzalayacağım ve sana vereceğim. Ne zaman yönetim sana laf ederse tarihi koyup ver, 'Mutlu istifa etti, beş kuruşunuzu da istemiyor', de. Yok, illa Mutlu'yu çıkartalım derlerse, söyle onlara, beni çıkartamazlar. Çünkü ben işimi yaptım. Bitirdiğim projenin primini versinler, ben de ayrılayım."

Nihayetinde, ücretsiz izin talebi kabul edildi. Öğrendiklerim sonrasında, tazminat ödemekten de kurtuldukları için sevinerek bunu kabul ettiklerini düşünüyorum. Söz verdiğim gibi, istifamı imzalayıp istediği zaman versin diye Arkadaşım(!)'a iletmiştim. Başarının Cezası'nda da yazdığım gibi bunların proje satışı yapmalarını bekledim. Ama satış'ın s'sinin çeyreğini bile beceremeyen bu şahıslar, "3-4 kişilik maaşları" bir kuruş bile eksilmeden günlerini geçirirken, kendi beceriksizlerinin olumlu sonuç vermesini bekleyen ben, yaklaşık beş ayımı iş arayışına bile girmeden geçirmek zorunda kaldım. Arkadaşa vefa göstermek işte böyle bir şey.

Yani işin aslı, işin özü ve özeti şöyle:
Ben,
arkadaşıma ve bölüm arkadaşlarıma zarar gelmesin diye kendi maaşımın tamamını feda etmişken,
meğerse Arkadaşım(!),
kendi maaşı biraz bile eksilmesin diye beni satmış.

Acaba bunların hiç birinin asla ortaya çıkmayacağına gerçekten inanarak mı bunları yaptı? Bakın, bir yıl geride kaldı ve esas mağdurun kendisi olduğunu düşünmem için söylediği şeylerin hiçbiri başına gelmedi. Daha doğrusu tamamı yalan çıktı. Hatta duyduğuma göre, zarar etmeye devam ettiği halde maaşını bile artırmışlar, unvanını falan da yükseltmişler. Ben son dört senelik kariyerimin büyük kısmında satış ve ön satış ağırlıklı çalışmalar yaptım. Görüyorum ki, ürün veya hizmet satmaya çalışmak yerine insanları, hatta arkadaşlarımı satsaymışım çok daha kârlı çıkarmışım.

Altı aydır farklı bir şirkette çalışıyorum ve burada yazdıklarımın bir kısmını aylardır taslak halinde bekletiyordum. 2015 ve sonrası için hayata geçirmek istediğim farklı planlarım var ve ay sonu itibarı ile işimden ayrılacağım. Arkadaşlarıma bile güvenemeyeceğimi tecrübe ettiğim maaşlı eleman hayatına biraz ara veriyorum.