Oturduğumuz apartmanın arka sokağının tek girişi var. Yani çıkmaz sokak. Kentsel dönüşüm ayağına Kadıköy'ün her yerinde eski binalar yıkılıp yeni apartmanlar yapılıyor. Bizim çıkmaz sokağın başındaki bina da bundan nasibini aldı. Şu an inşaat çalışması var. Ancak beton dökme gibi işler yapılırken sokağı tamamen kapatıyorlar. Arabalar ya içeride ya da dışarıda kalıyor. Önceden bildiriyorlar ama yine de sokak sakinleri tarafından büyük bir şikayet sebebi.
Cuma günü yine benzer bir duyuru asmışlar ve dün kapatılacağı yazıyordu. Çalışma günlerinde insanlar arabalarıyla sabah gidip akşam geldikleri için çok sorun olmuyor ama dün cumartesi olduğu için itiraz ettik. İnşaata gidip şikayette bulunduk. Bizi Zülfikar Boran adında bir kalfa karşıladı. Uzun boylu, sağlam yapılı, 43-45 yaşlarında bir adam. İtirazımızı dile getirdik ve kapatmanıza izin veremeyiz, dedik. Zülfikar kalfa, haklı olduğumuzu, sağ elini yumruk yapıp havaya kaldırarak "her türlü demokratik hak mücadelesine" destek vereceğini söyledi. Hemen telefon edip ilgili kişilere haber vermelerini söyledi, zira kendisinin yetkisi yoktu. Telefonu kapatıp haber gelmesini beklerken ayaküstü sohbete tutuştuk. Anlattı da anlattı. O üstü başı toz kir içinde olan, eli kolu bacakları yaralarla dolu olan adamın zeki biri olduğunu anlamamız çok sürmedi. İçimiz burkuldu. Rus klasiklerini okuduğundan tutun, memleketi olan Kars'taki okullardan, "cemaat dershaneleri"ndeki oyunlardan, gösterilere katıldığı için yargılanıp "demokrat" bir hakime denk gelip salıverilmesinden, Rusya'da çalışmasına, oradaki deneyimlerine kadar bize epey dil döktü. Zehir gibi bir adam. Düşündüm ki, Anadolu'nun her yerinde akıllı çocuklar var ve bunların beyinleri, perişan edilmiş eğitim sistemiyle törpülenip etkisizleştiriliyor. Sonra inşaat işçisi, maden işçisi yapılıp kaderine razı ediliyor. Tırnak içinde yazmalarımdan da anlaşılacağı gibi Zülfikar kalfa demokrat, demokrasi kelimelerini sıkça kullanıyordu.
Bu tanışmamız, bize bir şeyi tekrar hatırlattı: eğitim düzeyi ne olursa olsun, biraz bile kafası çalışan, hayat deneyimi olan herkes rte'den ve akepenin getirdiği düzenden şikayetçi. Rte demişken; Zülfikar kalfa, 2002 senesinde RT Erdoğan ile Rusya'da karşılaşmış ve sohbet etmiş. Bunu sohbetin sonlarına doğru söyledi. "O zaman böyle padişah gibi değildi. Yeni başbakan olmuştu. Konuştum biraz", dedi. Zülfikar kalfa Rus klasiklerinin hepsini gerçekten okudu mu bilmem ama karşımızda konuşan kişi boş laf eden, verilene razı olan, höt dendi mi boynunu büken bir adam değildi. Siyasetten, memleketten, neler döndüğünden haberdar, gayet gerçekçi konuşan biriydi.
Eve dönünce internette adını aradım ve rte ile konuştuğu haberini birkaç yerde buldum. İlginçtir, hebere göre Zülfikar kalfa Erdoğan'a "Kürt sorununu halletmeniz lazım", diyor. Erdoğan sonra ona Kürt sorunu diye bir şey olmadığını söylüyor. Sözleri aynen şöyle: "Sorun var diye inanmayacaksın, sorun yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan sorun olur. Sorun yok dersen sorun ortadan kalkar. Biz diyoruz ki, bizim için böyle bir sorun yok". Ne kadar dahiyane bir saptama!! Oysa kendisinin 2005'te "Kürt sorunu vardır" dediğini gayet iyi biliyoruz [1]. Bunu muhtelif yerlerde teyit etmiştir. Sonraları "artık yoktur" falan demiştir [2]. Yerine göre daha başka bir sürü şey demiştir. Zaten her gün her yerde bir sürü şey diyor.
Zülfikar kalfanın konuşmasına dair haberlerden birine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002/12/25/226054.asp İşte bu inşaat ustası, şimdi yanı başımızdaki inşaatta çalışıyor ve yaşadığı tartışma akepelilerce pek hatırlanmamış olacak ki, üç beş kuruş da olsa halen iş tutmasına izin veriliyor.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.milliyet.com.tr/kurt-sorunu-benim-sorunum-/siyaset/siyasetdetay/02.06.2011/1397439/default.htm
[2] http://www.haberturk.com/gundem/haber/626064-bu-ulkede-artik-kurt-sorunu-yoktur
3 Ağustos 2014 Pazar
24 Temmuz 2014 Perşembe
24.07.2014
Bir şeyler yazıyorum ya da söylüyorum ya.
İşte yazdıklarım veya söylediklerim bazen bazı taşları yerinden oynatıyor.
Bu da benim için söylediklerimin doğru olduğunu kanıtlıyor.
Ama sözlerimi muhatap alanlar diyorlar ki,
keşke böyle demeseydin, işin doğrusunu bilmiyorsun.
İyi de arkadaş,
ben bildiğim doğruları söylüyorum.
Doğru bildiklerimde bir yanlışlık varsa, hesabını, bana "doğru"sunu söylemeyenden soracaksın,
ki kim olduklarını sen zaten biliyorsun.
Zira onlarla birlik olmuşsun.
Benim anladığım,
sizler ya yalancısınız ya korkak.
Nereden bakarsan bak, ben doğru diyorum.
İşte yazdıklarım veya söylediklerim bazen bazı taşları yerinden oynatıyor.
Bu da benim için söylediklerimin doğru olduğunu kanıtlıyor.
Ama sözlerimi muhatap alanlar diyorlar ki,
keşke böyle demeseydin, işin doğrusunu bilmiyorsun.
İyi de arkadaş,
ben bildiğim doğruları söylüyorum.
Doğru bildiklerimde bir yanlışlık varsa, hesabını, bana "doğru"sunu söylemeyenden soracaksın,
ki kim olduklarını sen zaten biliyorsun.
Zira onlarla birlik olmuşsun.
Benim anladığım,
sizler ya yalancısınız ya korkak.
Nereden bakarsan bak, ben doğru diyorum.
17 Temmuz 2014 Perşembe
Koşmasaydım Yazamazdım ve Semerkant
Bir kitap hakkında yazmayalı epey zaman oldu ama bu süre içinde kitap okumaktan vazgeçmiş olduğum anlamı çıkarılmasın. Bitirmiş olduğum kitapların ikisini ve hissettirdiklerini bu satırlara taşıyarak bu boşluğu doldurayım istedim.
Hakkında ilk yazacağım kitap Haruki Murakami'nin Türkçeye çevrilen son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım, benim için çok özel bir yere sahip oldu. Çünkü birçok yerinde kendimden bir şeyler buldum, daha doğrusu kendi hayatımda yapmak istediklerime, hayallerime yakın buldum. Yazar, koşmaya olan tutkusu etrafında yaşadıklarını bir günlük tutmuşçasına yazıya dökmüş. Gerçek yaşamından kesitler aktardığı için ve ben diğer kitaplarını okumuş olduğum için romanlarına ilham kaynağı olan bazı olayları ve kişileri sezinledim. Örneğin, 1Q84'teki Aomame karakterini yaratırken esinlendiği kişi, tahminimce, yazara esneme hareketlerinde yardımcı olan bayan antrenör idi. Fazla ayrıntıya girmeyeyim.
Kitabın orijinal adının tam tercümesi Koşmaktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz. Murakami, kitabın sonunda, bu adı koyarken Raymond Carver'ın Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz adlı eserinden esinlendiğini ve kullanmak için Carver'ın eşinden izin aldığını belirtmiş. Carver'ın kitabı Türkiye'de aynı adla yayınlanırken Murakami'nin kitabının neden Koşmasaydım Yazamazdım gibi bir adla yayınlandığına anlam veremiyorum. Orijinal Japoncasının toplam on bir kelimeden oluştuğu ve kitabın Japonya'da bu yüzden eleştiriler aldığını da not olarak düşelim.
Her ne kadar benim asıl ilgimi çeken kısım kendisinin yazar olmaya nasıl karar verdiğini ve sonrasındaki gelişmeleri anlattığı bölüm idiyse de, koşu tutkusunu hayatına ekleyerek kendisini disiplin altına alması ve yaşamını şekillendirmesi hayranlık vericiydi. Bu kitabın, benim adıma da bir motivasyon kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra yapmak istediklerim, daha doğrusu hayata geçirmenin hayalini kurduğum yaşam için beni cesaretlendiren bu kitabı birkaç kez daha okuyacağımı sanıyorum.
Burada yer vereceğim diğer kitap, Amin Maalouf'un Semerkant adlı kitabı olacak. Birçok kişi kitabın adını ve kapağındaki resmi görünce eserin bir şehrin hikayesi olduğu yanılgısına düşebilir. Tıpkı benim gibi. Kitabın yaklaşık yarısına kadar geldiğinde ise Ömer Hayyam'ın yaşamının anlatıldığını sanabilir. Ama o da değil. Evet, anlatılan hikaye Ömer Hayyam ile yakından ilgili ama onun yaşamının değil, Semerkant Yazması olarak isimlendirilen Rubaiyat'ının, yani rubailerini yazdığı kitabın hikayesi. Kitabın isminin neden Semerkant Yazması konmadığı benim için de bir soru işareti.
Ünlü sanatçımız Fazıl Say'ın başına dert açmak için de bahane edilen Ömer Hayyam rubailerinin hikayesi 1072'de, Hayyam 24 yaşındayken Semerkant'a gelişiyle başlar. Tarihsel olaylarla harmanlanarak anlatılan hikaye, Haşşaşinlerden Selçuklulara, Hasan Sabbah'tan Cemaleddin Afganî'ye, Tahran'dan Londra'ya hatta Titanik'e kadar uzanan büyük bir serüveni içine alarak romanlaştırılmış.
Benim gibi bir tarihsever için bu kitap isabetli bir seçimdi ve beni hayal kırıklığına uğratmadı. Aynı zamanda bir oyunsever olan bendeniz, Haşşaşinlerin anlatıldığı bölümü okurken, severek oynadığım Assassin's Creed adlı oyundaki Altair karakterinin yaratılmasında bu kitaptan esinlenilmiş olduğunu düşünmeden edemedim. Kitabın ilk basımının 1993 olduğu göz önüne alındığında bu durum daha da akla yatkın geliyor.
Her zaman yaptığım gibi, bu kitabı da okurken kenarlarına not düştüğüm ve altını çizdiğim yerler oldu. En çok etkilendiğim yerlerden birini aktararak yazıma son veriyorum:
Hayyam, Cihan isimli kadını görüp ona aşık olduğunda ağzından şu sözler dökülüyor:
"Zamanın iki yüzü, boyutu var; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular."
Hakkında ilk yazacağım kitap Haruki Murakami'nin Türkçeye çevrilen son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım, benim için çok özel bir yere sahip oldu. Çünkü birçok yerinde kendimden bir şeyler buldum, daha doğrusu kendi hayatımda yapmak istediklerime, hayallerime yakın buldum. Yazar, koşmaya olan tutkusu etrafında yaşadıklarını bir günlük tutmuşçasına yazıya dökmüş. Gerçek yaşamından kesitler aktardığı için ve ben diğer kitaplarını okumuş olduğum için romanlarına ilham kaynağı olan bazı olayları ve kişileri sezinledim. Örneğin, 1Q84'teki Aomame karakterini yaratırken esinlendiği kişi, tahminimce, yazara esneme hareketlerinde yardımcı olan bayan antrenör idi. Fazla ayrıntıya girmeyeyim.
Kitabın orijinal adının tam tercümesi Koşmaktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz. Murakami, kitabın sonunda, bu adı koyarken Raymond Carver'ın Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz adlı eserinden esinlendiğini ve kullanmak için Carver'ın eşinden izin aldığını belirtmiş. Carver'ın kitabı Türkiye'de aynı adla yayınlanırken Murakami'nin kitabının neden Koşmasaydım Yazamazdım gibi bir adla yayınlandığına anlam veremiyorum. Orijinal Japoncasının toplam on bir kelimeden oluştuğu ve kitabın Japonya'da bu yüzden eleştiriler aldığını da not olarak düşelim.
Her ne kadar benim asıl ilgimi çeken kısım kendisinin yazar olmaya nasıl karar verdiğini ve sonrasındaki gelişmeleri anlattığı bölüm idiyse de, koşu tutkusunu hayatına ekleyerek kendisini disiplin altına alması ve yaşamını şekillendirmesi hayranlık vericiydi. Bu kitabın, benim adıma da bir motivasyon kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra yapmak istediklerim, daha doğrusu hayata geçirmenin hayalini kurduğum yaşam için beni cesaretlendiren bu kitabı birkaç kez daha okuyacağımı sanıyorum.
Burada yer vereceğim diğer kitap, Amin Maalouf'un Semerkant adlı kitabı olacak. Birçok kişi kitabın adını ve kapağındaki resmi görünce eserin bir şehrin hikayesi olduğu yanılgısına düşebilir. Tıpkı benim gibi. Kitabın yaklaşık yarısına kadar geldiğinde ise Ömer Hayyam'ın yaşamının anlatıldığını sanabilir. Ama o da değil. Evet, anlatılan hikaye Ömer Hayyam ile yakından ilgili ama onun yaşamının değil, Semerkant Yazması olarak isimlendirilen Rubaiyat'ının, yani rubailerini yazdığı kitabın hikayesi. Kitabın isminin neden Semerkant Yazması konmadığı benim için de bir soru işareti.
Ünlü sanatçımız Fazıl Say'ın başına dert açmak için de bahane edilen Ömer Hayyam rubailerinin hikayesi 1072'de, Hayyam 24 yaşındayken Semerkant'a gelişiyle başlar. Tarihsel olaylarla harmanlanarak anlatılan hikaye, Haşşaşinlerden Selçuklulara, Hasan Sabbah'tan Cemaleddin Afganî'ye, Tahran'dan Londra'ya hatta Titanik'e kadar uzanan büyük bir serüveni içine alarak romanlaştırılmış.
Benim gibi bir tarihsever için bu kitap isabetli bir seçimdi ve beni hayal kırıklığına uğratmadı. Aynı zamanda bir oyunsever olan bendeniz, Haşşaşinlerin anlatıldığı bölümü okurken, severek oynadığım Assassin's Creed adlı oyundaki Altair karakterinin yaratılmasında bu kitaptan esinlenilmiş olduğunu düşünmeden edemedim. Kitabın ilk basımının 1993 olduğu göz önüne alındığında bu durum daha da akla yatkın geliyor.
Her zaman yaptığım gibi, bu kitabı da okurken kenarlarına not düştüğüm ve altını çizdiğim yerler oldu. En çok etkilendiğim yerlerden birini aktararak yazıma son veriyorum:
Hayyam, Cihan isimli kadını görüp ona aşık olduğunda ağzından şu sözler dökülüyor:
"Zamanın iki yüzü, boyutu var; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular."
27 Haziran 2014 Cuma
Doktor Var, Doktor Var
Rahmetli babamın bir gün başı döndü, yere yığıldı, hemen hastaneye kaldırdık. İlaçlar verildi, serumlar takıldı. Birkaç gün sonra düzeldi. Nedendir diye araştırma yapıldı. Doktorlar bir o test, bir bu test, birçok tetkik yaptılar. Her test aynı hastanede de yapılamıyor. Adamcağız annemin kolunda bir o hastane, bir bu laboratuvar koşturdu. Bir de şu testi yaptıralım, bir de şu değerleri görelim, şuna da ihtiyacımız var, diyen kalp ve damarcı, beyinci, nörolog, kim ne dediyse yaptırdık; kaç paraysa verdik.
MRlar çekildi, baş dönmesi ve denge kaybı beyincikle ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, kulakla da ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, elektronik anjiyo yaptılar, tüm vücut damar haritası falan çıktı. Aradan iki ay falan geçti. Baktılar, bir şey bulamıyorlar (ya da yeterince söğüşlediklerini düşündüler) birkaç ilaç yazıp gönderdiler.
MRlar çekildi, baş dönmesi ve denge kaybı beyincikle ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, kulakla da ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, elektronik anjiyo yaptılar, tüm vücut damar haritası falan çıktı. Aradan iki ay falan geçti. Baktılar, bir şey bulamıyorlar (ya da yeterince söğüşlediklerini düşündüler) birkaç ilaç yazıp gönderdiler.
Aradan 2 sene geçti babamın tekrar başı döndü. Tek başına yürüyüşe çıkmış, yanında biz de yokuz. Bu sefer resmen gidiyordu. Onun fenalaştığını görüp yanına gelen ve babamın telefonundan annemi arayan o adamın yerinde babamın telefonunu da alıp kaçacak olan başka birisi olsaydı kesin gitmişti. (Ne kendisini gördüğümüz, ne de bulup teşekkür etme fırsatı bulabildiğimiz o kişiyi, bu satırları yazarken bir kez daha minnetle anıyorum). Babam gene kefeni yırttı. Tekrar o test bu test, bu sefer durum daha ciddi olduğu için daha pahalı başka testler falan gene sonuç yok. Ama bu işte bir iş var. Çok iyi bir doktor olan Ayla yengem (maalesef kendi uzmanlık alanına rastlayan bir hastalık değildi) bir de şu doktora gösterelim deyince, o doktora gittik.
Doktora durumu anlattık.
Adam hmm dedi.
Adam hmm dedi.
Kulağına stetoskopu taktı.
Babamın boynunu dinledi.
Tamam buldum, dedi.
!!
!!
Beyni besleyen ana damarlardan birinde %90 oranında bir tıkanma varmış. Bu oran, doktorun yönlendirmesiyle tekrar yapılan anjiyoda çıktı. Daha önceki elektronik anjiyoda anlaşılamamış çünkü elektronik anjiyo normal anjiyo kadar detay göremiyormuş. (Bence bakmasını bilene o da gösterirdi). Elektronik anjiyonun parasını aldıktan sonra “daha çok detay lazım” diyerek yaptırdıkları normal anjiyoda da tıkalı olan damara değil başka yerlere bakmışlar. Bunlara doktor dersek dolandırıcılara ne diyeceğiz?
Yani iki sene boyunca onca paralar döküp bizi o hastane bu laboratuvar gezdiren doktorlar teşhisi koyamazken, bir doktor bir muayene ücreti karşılığı birkaç saniyede sadece stetoskopla dinleyip farklı bir ses duyarak teşhisi koydu.
Babam ameliyat oldu ve tıkalı damarı açtılar. Bir daha baş dönmesi gibi bir sorunla karşılaşmadı. Ameliyattan iki sene kadar sonra farklı bir hastalık sebebiyle aramızdan ayrıldı. Blogumun en çok okunan yazısı olan Kızımın Doğum Günü'nde ve Kulak Doktoru başlıklı diğer yazımda benzer iki doktor deneyimimi aktarmıştım. Şu an yine benzer bir durumla karşı karşıyayım ama onu anlatmak yerine babamın bu yaşadıklarını anlatayım dedim ki, sadece kötülerin olduğu bir sağlık sektörüne muhtaç olduğumuz karamsarlığına kapılınmasın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
