Bir kitap hakkında yazmayalı epey zaman oldu ama bu süre içinde kitap okumaktan vazgeçmiş olduğum anlamı çıkarılmasın. Bitirmiş olduğum kitapların ikisini ve hissettirdiklerini bu satırlara taşıyarak bu boşluğu doldurayım istedim.
Hakkında ilk yazacağım kitap Haruki Murakami'nin Türkçeye çevrilen son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım, benim için çok özel bir yere sahip oldu. Çünkü birçok yerinde kendimden bir şeyler buldum, daha doğrusu kendi hayatımda yapmak istediklerime, hayallerime yakın buldum. Yazar, koşmaya olan tutkusu etrafında yaşadıklarını bir günlük tutmuşçasına yazıya dökmüş. Gerçek yaşamından kesitler aktardığı için ve ben diğer kitaplarını okumuş olduğum için romanlarına ilham kaynağı olan bazı olayları ve kişileri sezinledim. Örneğin, 1Q84'teki Aomame karakterini yaratırken esinlendiği kişi, tahminimce, yazara esneme hareketlerinde yardımcı olan bayan antrenör idi. Fazla ayrıntıya girmeyeyim.
Kitabın orijinal adının tam tercümesi Koşmaktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz. Murakami, kitabın sonunda, bu adı koyarken Raymond Carver'ın Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz adlı eserinden esinlendiğini ve kullanmak için Carver'ın eşinden izin aldığını belirtmiş. Carver'ın kitabı Türkiye'de aynı adla yayınlanırken Murakami'nin kitabının neden Koşmasaydım Yazamazdım gibi bir adla yayınlandığına anlam veremiyorum. Orijinal Japoncasının toplam on bir kelimeden oluştuğu ve kitabın Japonya'da bu yüzden eleştiriler aldığını da not olarak düşelim.
Her ne kadar benim asıl ilgimi çeken kısım kendisinin yazar olmaya nasıl karar verdiğini ve sonrasındaki gelişmeleri anlattığı bölüm idiyse de, koşu tutkusunu hayatına ekleyerek kendisini disiplin altına alması ve yaşamını şekillendirmesi hayranlık vericiydi. Bu kitabın, benim adıma da bir motivasyon kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra yapmak istediklerim, daha doğrusu hayata geçirmenin hayalini kurduğum yaşam için beni cesaretlendiren bu kitabı birkaç kez daha okuyacağımı sanıyorum.
Burada yer vereceğim diğer kitap, Amin Maalouf'un Semerkant adlı kitabı olacak. Birçok kişi kitabın adını ve kapağındaki resmi görünce eserin bir şehrin hikayesi olduğu yanılgısına düşebilir. Tıpkı benim gibi. Kitabın yaklaşık yarısına kadar geldiğinde ise Ömer Hayyam'ın yaşamının anlatıldığını sanabilir. Ama o da değil. Evet, anlatılan hikaye Ömer Hayyam ile yakından ilgili ama onun yaşamının değil, Semerkant Yazması olarak isimlendirilen Rubaiyat'ının, yani rubailerini yazdığı kitabın hikayesi. Kitabın isminin neden Semerkant Yazması konmadığı benim için de bir soru işareti.
Ünlü sanatçımız Fazıl Say'ın başına dert açmak için de bahane edilen Ömer Hayyam rubailerinin hikayesi 1072'de, Hayyam 24 yaşındayken Semerkant'a gelişiyle başlar. Tarihsel olaylarla harmanlanarak anlatılan hikaye, Haşşaşinlerden Selçuklulara, Hasan Sabbah'tan Cemaleddin Afganî'ye, Tahran'dan Londra'ya hatta Titanik'e kadar uzanan büyük bir serüveni içine alarak romanlaştırılmış.
Benim gibi bir tarihsever için bu kitap isabetli bir seçimdi ve beni hayal kırıklığına uğratmadı. Aynı zamanda bir oyunsever olan bendeniz, Haşşaşinlerin anlatıldığı bölümü okurken, severek oynadığım Assassin's Creed adlı oyundaki Altair karakterinin yaratılmasında bu kitaptan esinlenilmiş olduğunu düşünmeden edemedim. Kitabın ilk basımının 1993 olduğu göz önüne alındığında bu durum daha da akla yatkın geliyor.
Her zaman yaptığım gibi, bu kitabı da okurken kenarlarına not düştüğüm ve altını çizdiğim yerler oldu. En çok etkilendiğim yerlerden birini aktararak yazıma son veriyorum:
Hayyam, Cihan isimli kadını görüp ona aşık olduğunda ağzından şu sözler dökülüyor:
"Zamanın iki yüzü, boyutu var; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular."
17 Temmuz 2014 Perşembe
27 Haziran 2014 Cuma
Doktor Var, Doktor Var
Rahmetli babamın bir gün başı döndü, yere yığıldı, hemen hastaneye kaldırdık. İlaçlar verildi, serumlar takıldı. Birkaç gün sonra düzeldi. Nedendir diye araştırma yapıldı. Doktorlar bir o test, bir bu test, birçok tetkik yaptılar. Her test aynı hastanede de yapılamıyor. Adamcağız annemin kolunda bir o hastane, bir bu laboratuvar koşturdu. Bir de şu testi yaptıralım, bir de şu değerleri görelim, şuna da ihtiyacımız var, diyen kalp ve damarcı, beyinci, nörolog, kim ne dediyse yaptırdık; kaç paraysa verdik.
MRlar çekildi, baş dönmesi ve denge kaybı beyincikle ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, kulakla da ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, elektronik anjiyo yaptılar, tüm vücut damar haritası falan çıktı. Aradan iki ay falan geçti. Baktılar, bir şey bulamıyorlar (ya da yeterince söğüşlediklerini düşündüler) birkaç ilaç yazıp gönderdiler.
MRlar çekildi, baş dönmesi ve denge kaybı beyincikle ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, kulakla da ilgili olabilirmiş ona da bakıldı, elektronik anjiyo yaptılar, tüm vücut damar haritası falan çıktı. Aradan iki ay falan geçti. Baktılar, bir şey bulamıyorlar (ya da yeterince söğüşlediklerini düşündüler) birkaç ilaç yazıp gönderdiler.
Aradan 2 sene geçti babamın tekrar başı döndü. Tek başına yürüyüşe çıkmış, yanında biz de yokuz. Bu sefer resmen gidiyordu. Onun fenalaştığını görüp yanına gelen ve babamın telefonundan annemi arayan o adamın yerinde babamın telefonunu da alıp kaçacak olan başka birisi olsaydı kesin gitmişti. (Ne kendisini gördüğümüz, ne de bulup teşekkür etme fırsatı bulabildiğimiz o kişiyi, bu satırları yazarken bir kez daha minnetle anıyorum). Babam gene kefeni yırttı. Tekrar o test bu test, bu sefer durum daha ciddi olduğu için daha pahalı başka testler falan gene sonuç yok. Ama bu işte bir iş var. Çok iyi bir doktor olan Ayla yengem (maalesef kendi uzmanlık alanına rastlayan bir hastalık değildi) bir de şu doktora gösterelim deyince, o doktora gittik.
Doktora durumu anlattık.
Adam hmm dedi.
Adam hmm dedi.
Kulağına stetoskopu taktı.
Babamın boynunu dinledi.
Tamam buldum, dedi.
!!
!!
Beyni besleyen ana damarlardan birinde %90 oranında bir tıkanma varmış. Bu oran, doktorun yönlendirmesiyle tekrar yapılan anjiyoda çıktı. Daha önceki elektronik anjiyoda anlaşılamamış çünkü elektronik anjiyo normal anjiyo kadar detay göremiyormuş. (Bence bakmasını bilene o da gösterirdi). Elektronik anjiyonun parasını aldıktan sonra “daha çok detay lazım” diyerek yaptırdıkları normal anjiyoda da tıkalı olan damara değil başka yerlere bakmışlar. Bunlara doktor dersek dolandırıcılara ne diyeceğiz?
Yani iki sene boyunca onca paralar döküp bizi o hastane bu laboratuvar gezdiren doktorlar teşhisi koyamazken, bir doktor bir muayene ücreti karşılığı birkaç saniyede sadece stetoskopla dinleyip farklı bir ses duyarak teşhisi koydu.
Babam ameliyat oldu ve tıkalı damarı açtılar. Bir daha baş dönmesi gibi bir sorunla karşılaşmadı. Ameliyattan iki sene kadar sonra farklı bir hastalık sebebiyle aramızdan ayrıldı. Blogumun en çok okunan yazısı olan Kızımın Doğum Günü'nde ve Kulak Doktoru başlıklı diğer yazımda benzer iki doktor deneyimimi aktarmıştım. Şu an yine benzer bir durumla karşı karşıyayım ama onu anlatmak yerine babamın bu yaşadıklarını anlatayım dedim ki, sadece kötülerin olduğu bir sağlık sektörüne muhtaç olduğumuz karamsarlığına kapılınmasın.
16 Haziran 2014 Pazartesi
Başarının Cezası
(05.07.2014: Yazmış olduğum bu yazıyı, yaklaşık bir hafta yayında kaldıktan sonra, aşağıda bahsettiğim arkadaşımın(!) şahsi ricası üzerine buradan kaldırmıştım. Virgülüne kadar her kelimesinin arkasında olduğumu, yazdıklarımı her ortamda savunacağımı ve bu ricanın arkasında başka bir sebep olduğunu hissettiğim anda yazıyı tekrar yerine koyacağımı belirtmiştim. Arkasında başka bir sebep olduğu ortaya çıktığından dolayı, üstelik de kendisinin tetiklediği bilgi erişimleri sonrasında, yazıyı aynı şekilde tekrar yayına aldım. Sadece ve sadece bir değişiklik yaptım: "20 senelik arkadaşım" olarak bahsettiğim kişinin dürüst olduğunu söylediğim kısımları kaldırdım. Orijinal halini bozmamak adına o sözlerin üstü çizilidir ve eklediğim cümle mor renkle yazılmıştır. Anlaşılan o ki, bu konuda bana itiraflar gelmeye devam edecek ve ben de yeni şeyler öğrenmeye devam edeceğim. Bu işin aslını da yine blogumda bir gün yazacağım. Yazının tarihi 16.06.2014tür.)
Burada yazdığım yaşanmış gerçekler, tipik bir "Satışçı proje satamadı, projeciyi cezalandıralım" olayıdır. Aslında çok daha fazlasıdır ama giriş böyle olsun, devamını aşağıda ayrıntılayalım. Yazdıklarımı, bireysel bir takım deneyimlerin aktarılması, ve okuyanların bireysel çıkarımlar elde etmesi esasına dayanarak yazdım. Şirket içinde yaşanan bir takım değişimler bu yazının konusu dışında kaldığından içeriğe dahil edilmemiştir.
20 senelik arkadaşımın isteğiyle ve desteğiyle, onun yöneticiliğinde ve verdiği bir takım güvencelerle, daha az maaşa ve imkâna razı olarak çalışmaya başladığım şirkette, beraber çalıştığım proje ekibinin gayretli çalışmalarıyla birlikte, önemli bir projeyi başarıyla tamamladık. Üzerine, müşterimizle senelik bakım anlaşması yaptık. O da yetmezmiş gibi, bir de başarı hikayesi aldık, medyada yayınlandı ve şirket, yeni proje satışları için bunu referans olarak gösteriyor ve gösterecek. Yani, bir projeci bundan daha başarılı olmalıydı, derseniz bunların altına ekleyecek bir satır bulamazsınız.
Ancak tüm bunlara rağmen satış ekibinin yöneticisi yeni bir proje satma becerisini gösteremedi. Bunun üzerine, bizim bölümün maliyetini düşürmek için başarılı olanları hedef seçti. Maliyetimin yüksek olması bahane edilerek işten çıkarılmamı yönetim kurulunda oylamaya sunup çoğunlukla kabul ettirdi.
Yani şirketin verdiği mesaj şu idi:
Sen ne kadar başarılı olursan ol, biz seni işten çıkarmak için gereken çoğunluğu sağlarız...
Karşılıklı konuşmalarımızda bana söylenen ve son cümlesi dışında samimi olduklarından emin olduğum sözler şunlardı: "Biz senin çalışmalarından da, şirket içindeki ilişkilerinden ve arkadaşlığından da çok memnunuz. Yollarımızı ayırmak istemeyiz. Ama şartlar böyle yapmamızı gerektiriyor". Yani yukarıdaki mesaja şu ekleme yapıldı:
...çünkü bizim için para, başarıdan ve arkadaşlıktan daha önemli.
[1] Sonradan genel müdürlük görevi değiştirilmiş. Acaba neden? Yoksa birileri bir şeylerin farkına mı vardı?..
[2] 2000-2010 yıllarında o GSM şirketinde çalışıyordum ve bahsettiğim olayları iyi biliyorum.
Burada yazdığım yaşanmış gerçekler, tipik bir "Satışçı proje satamadı, projeciyi cezalandıralım" olayıdır. Aslında çok daha fazlasıdır ama giriş böyle olsun, devamını aşağıda ayrıntılayalım. Yazdıklarımı, bireysel bir takım deneyimlerin aktarılması, ve okuyanların bireysel çıkarımlar elde etmesi esasına dayanarak yazdım. Şirket içinde yaşanan bir takım değişimler bu yazının konusu dışında kaldığından içeriğe dahil edilmemiştir.
20 senelik arkadaşımın isteğiyle ve desteğiyle, onun yöneticiliğinde ve verdiği bir takım güvencelerle, daha az maaşa ve imkâna razı olarak çalışmaya başladığım şirkette, beraber çalıştığım proje ekibinin gayretli çalışmalarıyla birlikte, önemli bir projeyi başarıyla tamamladık. Üzerine, müşterimizle senelik bakım anlaşması yaptık. O da yetmezmiş gibi, bir de başarı hikayesi aldık, medyada yayınlandı ve şirket, yeni proje satışları için bunu referans olarak gösteriyor ve gösterecek. Yani, bir projeci bundan daha başarılı olmalıydı, derseniz bunların altına ekleyecek bir satır bulamazsınız.
Ancak tüm bunlara rağmen satış ekibinin yöneticisi yeni bir proje satma becerisini gösteremedi. Bunun üzerine, bizim bölümün maliyetini düşürmek için başarılı olanları hedef seçti. Maliyetimin yüksek olması bahane edilerek işten çıkarılmamı yönetim kurulunda oylamaya sunup çoğunlukla kabul ettirdi.
Yani şirketin verdiği mesaj şu idi:
Sen ne kadar başarılı olursan ol, biz seni işten çıkarmak için gereken çoğunluğu sağlarız...
Karşılıklı konuşmalarımızda bana söylenen ve son cümlesi dışında samimi olduklarından emin olduğum sözler şunlardı: "Biz senin çalışmalarından da, şirket içindeki ilişkilerinden ve arkadaşlığından da çok memnunuz. Yollarımızı ayırmak istemeyiz. Ama şartlar böyle yapmamızı gerektiriyor". Yani yukarıdaki mesaja şu ekleme yapıldı:
...çünkü bizim için para, başarıdan ve arkadaşlıktan daha önemli.
Başarıyı hazırlayan altyapı nedir, diye sormak gerekir.
Kendisi şirket ortaklarından olduğu için ve aynı zamanda genel müdürlük görevini de yürüttüğü için [1] konumu sağlamdı. Başarısızlığı ne kadar aşikar olursa olsun itiraf edecek kimsenin çıkmayacağına güveniyordu. Oylama yapması ise başlı başına bir dalavere idi. Yeterli çoğunluğu başta sağlamamış olsa ya da sağlamayacağını bilse oylama yaptıramazdı. Oylama!! Benim değil, kurulun kararı, demeye getirip kendisinin hedef olmaktan kurtulacağını ve diğer çalışanların gözünde itibarını koruyacağını düşündü. Yani kendisi kurnaz, çalışanlar aptal(!). Anlaşılan o ki, seçim hileleri yapmak ve başkalarını aptal sanmak tüm dincilerin ortak özelliği. Bir diğer ortak özellikleri olan iftirayı arkamdan ne şekilde yapacaklar merak ediyorum. Aksi yönde oy kullanmış olanlar, haysiyetli kişiler olduklarını göstermişlerdir. Onlar, bu yazının birçok yerinde bahsedilenlerin kendileri olmadığını bilirler.
Ben iki noktada yanılgı yaşadım. İşe girmeme sebep olan ve uzun süre birlikte çalışacağımız üzere konuşma yaptığım arkadaşım bu şahıslar hakkında iyi şeyler söylemişti ve ben de onun sözlerine güvenip onları adam zannetmiştim. Birinci yanılgım bu idi. Başlarındaki kişi, bizim bölüm üzerinde baskı kurmaya başlayınca arkadaşımın yani yöneticimin tavırları da değişti. Son haftalara doğru dahil olmam gereken işleri vermeyip yapmakla yükümlü olmamam gereken işler verdi ve bunların hesabını sorar oldu. Teşbih yaparak anlatayım; yolcu uçağının kaptan pilotu yardımcı pilota şöyle der: "Bugün yolculara çayları, kahveleri sen dağıt. Uçak personelinin her işi yapabiliyor olması lazım. Yoksa kimse bizim uçağa binmez." Hostes işe alırsın, maaşını ona göre verirsin, ya da her işe koşturacak altyapıyı ve motivasyonu sağlarsın.
Ancak işin başında, altı ay sonra maaşımı artıracağını söyleyip, on üç ay sonra maaşsız bıraktı. Üstüne de, sana zaten filancadan falancadan daha fazla para veriyorum, diye laflar etmeye başladı. Bunları, beni şimdiye kadar aldıklarımdan daha az maaşa ve imkana razı olmam sırasında söyleseydi, ben de diğer teklifi değerlendirirdim. Uzun süre birlikte çalışacağımıza o kadar ikna edilmiştim ki, çalıştığım süre içinde gelen iki iş görüşmesi teklifini bile geri çevirmiştim. İkinci yanılgım, güvenmek idi. Yani suç bendedir!
Ben iki noktada yanılgı yaşadım. İşe girmeme sebep olan ve uzun süre birlikte çalışacağımız üzere konuşma yaptığım arkadaşım bu şahıslar hakkında iyi şeyler söylemişti ve ben de onun sözlerine güvenip onları adam zannetmiştim. Birinci yanılgım bu idi. Başlarındaki kişi, bizim bölüm üzerinde baskı kurmaya başlayınca arkadaşımın yani yöneticimin tavırları da değişti. Son haftalara doğru dahil olmam gereken işleri vermeyip yapmakla yükümlü olmamam gereken işler verdi ve bunların hesabını sorar oldu. Teşbih yaparak anlatayım; yolcu uçağının kaptan pilotu yardımcı pilota şöyle der: "Bugün yolculara çayları, kahveleri sen dağıt. Uçak personelinin her işi yapabiliyor olması lazım. Yoksa kimse bizim uçağa binmez." Hostes işe alırsın, maaşını ona göre verirsin, ya da her işe koşturacak altyapıyı ve motivasyonu sağlarsın.
![]() |
| Geri çevirdiğim görüşme teklifleri. Birinin tarihinin 5 Kasım, yani işten çıkarılmam oylanmadan birkaç hafta önce olduğuna dikkat çekerim. |
Sonuçta bir şirket, kârlılığını korumak zorundadır ve bunun için gereken önlemleri almalıdır. Maliyet düşürmek de şirketin olağan tavırlarındandır. Gelinen noktada bizim bölümün elinde yeni bir proje geliri olmadığı için şirketin bölüme harcadığı para bölümün gelirinden daha fazla durumdaydı. Şirketin bir önlem alması gerekiyordu. Ancak, şirkete başarı kazandırıp bu başarının sektör medyasında yayınlanmasını sağlayan kişileri devre dışı bırakıp, görevi satış yapmak olan ve bunu beceremeyen kişiyi korumanın sonuçları gerçekten şirketin yararına mı olur? Sonuçta başarılı olan kişi değer katacağı farklı bir pozisyonda da değerlendirilebilir ki bana da bu teklif zaten yapılmıştı ve kabul etmiştim. Ancak birkaç gün içinde birilerinin oyunuyla bu da bozuldu.
İşin başında şirket deseydi ki, proje seneye biteceği için bir sene kontratlı olarak işe alacağız, o zaman ya ben kabul ederdim ya da kabul eden başkası alınırdı, proje bitiminde de yollar ayrılırdı. Ama şöyle yaptılar: biz bir aileyiz, başarımızı buna borçluyuz, birlikte uzun süre çalışmak istiyoruz, diyerek işe aldılar, başarı geldiği anda oylama yapıp işten çıkarmak istediler. Aynı kandırmacayla işe aldıkları birini de, başladıktan altı ay sonra işten çıkarmaya kalkmışlar, ki bu arkadaşın da iş hayatında başarılı olacağından kuşkum yok. Kendisinden önce satış müdürü olan ve bezdirilerek ayrılmasına sebep olunan diğer satışçı arkadaş ise şu an başka bir şirkette çalışıyor, çok başarılı, yüksek hacimli ve kıskandıracak ölçüde satışlar yapıyor. Böylesine başarı gösteren bir kişi, benzer işleri bu şirkette yapamadıysa bunun sebebi gerçekten kendisi olabilir mi!.. Ne demişler, at sahibine göre kişner.
Sonuçtabenimle çalışmaya devam etmek isteyen arkadaşımın aracılığı ile, bana ödenmesi gereken tazminatı istemediğimi söyledim ve yeni proje alınana kadar ücretsiz izin talep ettim. Kabul edildi. Bu kadar uzun süreceğini tahmin etmeyerek ücretsiz izinli olduğum dönem içinde iki önemli proje satışının kaybedildiğini gördüm. Bunlardan birinde teklif verdiğimiz GSM şirketi, bizim yerimize, kendilerini 2005'te 50 milyon dolar zarara uğrattığı için o seneden beri kapıdan içeri sokmadığı rakibimizi tercih etti! [2]. Kime kaybedildiğini düşünebiliyor musunuz?! Diğeri daha da vahim: siyasî fikir yakınlığı sebebiyle uzun senelerden beri farklı projelerde iş yaptığı şirket bile başkasını tercih etti. Yani iş yaparken bizden mi koşulu arayan şirket, onlardan olmayanı olana tercih etti. Arkadaşım bu durumu savunurken, projenin, danışmanlık farkı yüzünden değil, üretici firmanın lisans fiyatı farkı yüzünden kaybedildiğini söyledi. İyi de, bir satışçının zaten orada devreye girmesi ve kendini göstermesi lazım değil mi? İki yönlü ilişkilerini kullanıp ikna kabiliyetini ve iş bitiriciliğini bu aşamada göstermesi lazım değil mi?
Bu iki büyük başarısızlıktan sonra, daha fazla beklemenin bir anlamı olmadığını, yeni proje alınsa bile şu ya da bu nedenle oylama ayağıyla iş sürekliliği sağlanmayacağını ve bu şirket çatısı altında bir gelecek görünmediğini düşünerek derhal yeni iş arayışına geçtim. Derhal, diyorum ama aslında geç kalınmış bir karardı; geç anladım. Şanslıydım; beni tanıyan, bana inanan bir arkadaşımın aracılığıyla kısa bir süre önce yeni bir işi kabul ettim.
Şunları da mutlaka söylemem gerekir:Yöneticim olan arkadaşım, yaklaşık 15 senedir içinde olduğum iş hayatımdaki, teknik bilgisi en iyi olan yöneticiydi. Elemanlarının yaptığı işi, teknik açıdan bile onlardan daha iyi bilen, yardım eden, yönlendiren bir başka yöneticim olmadı. Kendisi de dahil, birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarım dürüst, özverili ve sorumluluk sahibilerdi. Onların başarıdaki payı benden çok daha yüksektir, ve hatta ben, kendi başarımdaki payımı bile onlara borçluyum. Birlikte çok iyi bir uyum yakalamıştık ve güzel işler çıkardık. Umarım ben ayrıldıktan sonra onlara hak ettikleri değer verilir. Ahlâk sahibi insanların başında olduğu bir şirkette bir araya gelip tekrar birlikte çalışabilmeyi çok isterdim.
Sonuçta bu anlatılanlardan çıkartılacak dersler var. Özellikle, bu şirkette kalan genç çalışma arkadaşlarımın ve bu satırlara bir şekilde ulaşan çalışanların bu tecrübeleri dikkate almalarını isterim. Bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
1- 20 senelik arkadaşın da olsa lafına güvenme.Zira o, sözlerinde samimi bile olsa dizginler onun elinde olmayabilir. Para için herkes her şeyi yapabilir.
2- Seçeneğin varsa daha az maaşa ve/veya daha düşük mevkiye razı olma. Daha iyiyi hedefle ve arayışını sürdür.
3- Şirketin başarısı için sevdiklerine ayırdığın vakitten çalma. Gayretin ve başarın karşılıksız kalırsa en çok o vakte üzülürsün.
4- Hiçbir iş görüşmesi teklifini geri çevirme. Şirketine bağlı olman, şirketin de sana bağlı olduğu anlamına gelmez.
5- Biz bir aileyiz, diyenlerin patron olduğu şirketten kaçın. Biz, dediği seni kapsamaz.
6- Namazlı niyazlı olduklarını görüp hakkını gasp etmeyeceklerini sanma. Namazına değil parayla ilişkisine bak, diyen hadisi hatırla. Zaten namazın değerlendirmesini yapmak senin değil Allah'ın işi. Sen kendi işine bak!
7- Kendinden verme. Örneğin, şehir dışı iş seyahatlerini kendi arabanla yapma. (Ben benzin paramı bile zor aldım). Sen önemsemesen de, şirket bir kuruşun bile hesabını yapar.
8- Dürüst ve ahlâklı bir çalışma ortamı istiyorsan dinci patronların şirketlerinden uzak dur. Zaten teknik olarak şirket kelimesi, Türkçe'de de kullanılan Arapça şirk kelimesinden gelir ve ortaklık demektir. Bazen duyduğunuz ortaklık kurmak tabiri şirket kurmak ile eş anlamlıdır. Dinî anlamda ise Allah'a ortak koşmak demektir. Kur'an'da defalarca geçer ve "çok büyük bir zulüm" olarak nitelenir (bkz. Lukman, 13). Şirke bulaşmış kişiye müşrik denir. Yani müşrik, dinî anlamda Allah'a ortak koşan, teknik anlamda da şirket ortağı demektir. Dinî anlamda müşriklerin temel özellikleri namaz, oruç, hac gibi dinin fotografik olan ibadetlerini yerine getirirken, ahlâkî ve kul hakkı ile ilişkili olanları ezip geçmektir. Bu maddeyi niye bu kadar uzun tutup konuyu farklı bir yere çektin, diye sorarsanız; bahsettiğim kişileri düşündüğümde, yazmasaydım eksik olurdu, diye cevaplarım.
9- Kayıplardan bile edinilecek kazanımlar vardır. Yukarıda yazdıklarımın tamamı, okuyanların kişiliklerine, bulundukları yere, bakış açılarına ve daha bir çok etkene göre; kimine isabetli kimine sapkın, kimine yerinde kimine abartılı, kimine müthiş kimine rezil gelebilir. Ancak belki de hiç birinin itiraz etmeyeceği tek madde budur. En kötü ortamda bile, en çok haksızlığa uğradığın ortamda bile çok iyi dostluklar edinebilir ve bu dostluklar sonraki hayatının kalıcı bir parçası olabilir. Ben, birkaçı yönetim kurulunda bile olmak üzere, güzel dostluklar elde ettim, erdemli insanlar tanıdım. Hatta bunlardan biriyle yeni işimde birlikte olacağım, ve diğerleriyle, aynı işte çalışma imkanı bulamasam bile hayat boyu irtibatımı koruyacağım.
Peki benim hiç mi hatam yoktu, ben daha fazla ne yapabilirdim, yazdıklarımın şurasında burasında yanılmıyor muyum? Bunlara da onlar cevap versin, belki inananlar olur. Hatta belki beni bile ikna edebilirler.
_________________________________________________________________________________İşin başında şirket deseydi ki, proje seneye biteceği için bir sene kontratlı olarak işe alacağız, o zaman ya ben kabul ederdim ya da kabul eden başkası alınırdı, proje bitiminde de yollar ayrılırdı. Ama şöyle yaptılar: biz bir aileyiz, başarımızı buna borçluyuz, birlikte uzun süre çalışmak istiyoruz, diyerek işe aldılar, başarı geldiği anda oylama yapıp işten çıkarmak istediler. Aynı kandırmacayla işe aldıkları birini de, başladıktan altı ay sonra işten çıkarmaya kalkmışlar, ki bu arkadaşın da iş hayatında başarılı olacağından kuşkum yok. Kendisinden önce satış müdürü olan ve bezdirilerek ayrılmasına sebep olunan diğer satışçı arkadaş ise şu an başka bir şirkette çalışıyor, çok başarılı, yüksek hacimli ve kıskandıracak ölçüde satışlar yapıyor. Böylesine başarı gösteren bir kişi, benzer işleri bu şirkette yapamadıysa bunun sebebi gerçekten kendisi olabilir mi!.. Ne demişler, at sahibine göre kişner.
Sonuçta
Bu iki büyük başarısızlıktan sonra, daha fazla beklemenin bir anlamı olmadığını, yeni proje alınsa bile şu ya da bu nedenle oylama ayağıyla iş sürekliliği sağlanmayacağını ve bu şirket çatısı altında bir gelecek görünmediğini düşünerek derhal yeni iş arayışına geçtim. Derhal, diyorum ama aslında geç kalınmış bir karardı; geç anladım. Şanslıydım; beni tanıyan, bana inanan bir arkadaşımın aracılığıyla kısa bir süre önce yeni bir işi kabul ettim.
Şunları da mutlaka söylemem gerekir:
Sonuçta bu anlatılanlardan çıkartılacak dersler var. Özellikle, bu şirkette kalan genç çalışma arkadaşlarımın ve bu satırlara bir şekilde ulaşan çalışanların bu tecrübeleri dikkate almalarını isterim. Bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
1- 20 senelik arkadaşın da olsa lafına güvenme.
2- Seçeneğin varsa daha az maaşa ve/veya daha düşük mevkiye razı olma. Daha iyiyi hedefle ve arayışını sürdür.
3- Şirketin başarısı için sevdiklerine ayırdığın vakitten çalma. Gayretin ve başarın karşılıksız kalırsa en çok o vakte üzülürsün.
4- Hiçbir iş görüşmesi teklifini geri çevirme. Şirketine bağlı olman, şirketin de sana bağlı olduğu anlamına gelmez.
5- Biz bir aileyiz, diyenlerin patron olduğu şirketten kaçın. Biz, dediği seni kapsamaz.
6- Namazlı niyazlı olduklarını görüp hakkını gasp etmeyeceklerini sanma. Namazına değil parayla ilişkisine bak, diyen hadisi hatırla. Zaten namazın değerlendirmesini yapmak senin değil Allah'ın işi. Sen kendi işine bak!
7- Kendinden verme. Örneğin, şehir dışı iş seyahatlerini kendi arabanla yapma. (Ben benzin paramı bile zor aldım). Sen önemsemesen de, şirket bir kuruşun bile hesabını yapar.
8- Dürüst ve ahlâklı bir çalışma ortamı istiyorsan dinci patronların şirketlerinden uzak dur. Zaten teknik olarak şirket kelimesi, Türkçe'de de kullanılan Arapça şirk kelimesinden gelir ve ortaklık demektir. Bazen duyduğunuz ortaklık kurmak tabiri şirket kurmak ile eş anlamlıdır. Dinî anlamda ise Allah'a ortak koşmak demektir. Kur'an'da defalarca geçer ve "çok büyük bir zulüm" olarak nitelenir (bkz. Lukman, 13). Şirke bulaşmış kişiye müşrik denir. Yani müşrik, dinî anlamda Allah'a ortak koşan, teknik anlamda da şirket ortağı demektir. Dinî anlamda müşriklerin temel özellikleri namaz, oruç, hac gibi dinin fotografik olan ibadetlerini yerine getirirken, ahlâkî ve kul hakkı ile ilişkili olanları ezip geçmektir. Bu maddeyi niye bu kadar uzun tutup konuyu farklı bir yere çektin, diye sorarsanız; bahsettiğim kişileri düşündüğümde, yazmasaydım eksik olurdu, diye cevaplarım.
9- Kayıplardan bile edinilecek kazanımlar vardır. Yukarıda yazdıklarımın tamamı, okuyanların kişiliklerine, bulundukları yere, bakış açılarına ve daha bir çok etkene göre; kimine isabetli kimine sapkın, kimine yerinde kimine abartılı, kimine müthiş kimine rezil gelebilir. Ancak belki de hiç birinin itiraz etmeyeceği tek madde budur. En kötü ortamda bile, en çok haksızlığa uğradığın ortamda bile çok iyi dostluklar edinebilir ve bu dostluklar sonraki hayatının kalıcı bir parçası olabilir. Ben, birkaçı yönetim kurulunda bile olmak üzere, güzel dostluklar elde ettim, erdemli insanlar tanıdım. Hatta bunlardan biriyle yeni işimde birlikte olacağım, ve diğerleriyle, aynı işte çalışma imkanı bulamasam bile hayat boyu irtibatımı koruyacağım.
Peki benim hiç mi hatam yoktu, ben daha fazla ne yapabilirdim, yazdıklarımın şurasında burasında yanılmıyor muyum? Bunlara da onlar cevap versin, belki inananlar olur. Hatta belki beni bile ikna edebilirler.
[1] Sonradan genel müdürlük görevi değiştirilmiş. Acaba neden? Yoksa birileri bir şeylerin farkına mı vardı?..
[2] 2000-2010 yıllarında o GSM şirketinde çalışıyordum ve bahsettiğim olayları iyi biliyorum.
21 Mayıs 2014 Çarşamba
Ödeme Emri
Geçen hafta evime postacı geldi ve Adana Vergi Dairesi tarafından gönderilen bir ödeme emri getirdi. İmza karşılığı alıp okudum. Özetle; dört ayrı kalemde toplam 2.300 liraya yakın bir vergi borcum olduğunu, bu borcun 2008'e ait olduğunu, vadesinin 2013'te dolduğunu ve bir hafta içinde faiziyle ödemediğim takdirde haciz işlemi yapılacağı bildiriliyordu.
Biraz araştırdım. Olay şöyle: İsmi lazım değil, topraklarımızın bulunduğu Adana'daki köyde, çiftçilere ait bazı topraklar devlet tarafından 2008'de istimlak edilip alttan boru hatları geçirilmişti, sonra üstü kapatılmıştı. (Benzer ödeme belgeleri bölgedeki birçok çiftçiye gelmiş). Yani çiftçilerin babadan dededen kalan topraklarına devlet el koymuş, kendi malı ilan etmiş ve boru hattı geçirmişti. Ancak çifçiler tarlalarının ortasından, kenarından, her neresindense borular geçirilen bu topraklara ekim yapmaya devam etmişler. Aradan beş sene geçince, milletin parasını zarrab'a, bilal'e, ayakkabı kutularına dağıtan devlet paraya sıkışmış olacak ki, sen bize ait toprakları beş senedir kullanıyorsun, parasını öde bakalım, diye ortaya düşmüş. Teşbih yapacak olursak, oturduğunuz evin bahçesinin altından boru hattı geçiriliyor, beş sene sonra, devletin bahçesinde oturuyorsun, diye ödeme yapmanız isteniyor.
Sonuçta bu çiftçilerin de o toprakları kullanmaması lazımdı, diye düşünsek ve devlete haklılık payı versek, beş senedir neyi bekledin diye sormak lazım. Dolayısıyla insanın aklına türlü art niyetler olduğu geliyor. Art niyetli olduğunu asıl destekleyen durum ise olayın benimle hiç ilgisi olmaması. Zira istimlak edilen topraklar arasında bana ait bir toprak parçası yoktu. Bana ait olsa bile tarlalarım kirada olduğu için, eğer birileri gerçekten kullanmış olsa bile ödeme emrinin kiracıya gitmesi gerekirdi. Kaldı ki ben zaten 2000 senesinden beri İstanbul'da yaşıyorum ve çalışıyorum. Kendi tarlamı bile kullanmıyorum ki devletinkini kullanayım. Zaten ödeme emri de İstanbul'daki evime geldi. Yani onlar da biliyor ki, ben Adana'da herhangi bir yeri kullanmıyorum, istimlak ettikleri tarlaya ne bir eşyamı koydum ne de bir tohum ektim. Kendi topraklarımın ise tek sahibi ben değilim, bazıları annemle ortak bazıları da kuzenlerimle. Ama onlara gelen bir ödeme emri de yok. Yine teşbih yapacak olursak, iki blok ötedeki size ait olmayan bir evin bahçesinin altından boru hattı geçiriliyor, nerede olduğunu kime ait olduğunu bile bilmiyorsunuz, beş sene sonra, devletin bahçesinde oturuyorsun, diye ödeme yapmanız isteniyor.
Sonuçta itiraz dilekçesi verdik. Ben gidemediğim için yetmişini geçmiş olan annemin Adana'daki tüm günü bu işle uğraşmakla geçmiş. APS ile gönderdiğim imzalı dilekçem bile beş günde anneme ulaşmadığı için kendisi gidip merkezden almış. Telefonda bana bilgi verirkenki sesi yorgunluktan titriyordu. 301 kişinin kanı henüz ellerinde kurumamış olanların 12 senedir kurmuş oldukları düzende hayatta olduğumuza bile şükretmek gerekir sanırım! Ne diyelim, yine de adalete olan inancımızı kaybetmeyelim ve bu yanlışın düzeltilmesini ümit edelim.
Biraz araştırdım. Olay şöyle: İsmi lazım değil, topraklarımızın bulunduğu Adana'daki köyde, çiftçilere ait bazı topraklar devlet tarafından 2008'de istimlak edilip alttan boru hatları geçirilmişti, sonra üstü kapatılmıştı. (Benzer ödeme belgeleri bölgedeki birçok çiftçiye gelmiş). Yani çiftçilerin babadan dededen kalan topraklarına devlet el koymuş, kendi malı ilan etmiş ve boru hattı geçirmişti. Ancak çifçiler tarlalarının ortasından, kenarından, her neresindense borular geçirilen bu topraklara ekim yapmaya devam etmişler. Aradan beş sene geçince, milletin parasını zarrab'a, bilal'e, ayakkabı kutularına dağıtan devlet paraya sıkışmış olacak ki, sen bize ait toprakları beş senedir kullanıyorsun, parasını öde bakalım, diye ortaya düşmüş. Teşbih yapacak olursak, oturduğunuz evin bahçesinin altından boru hattı geçiriliyor, beş sene sonra, devletin bahçesinde oturuyorsun, diye ödeme yapmanız isteniyor.
Sonuçta bu çiftçilerin de o toprakları kullanmaması lazımdı, diye düşünsek ve devlete haklılık payı versek, beş senedir neyi bekledin diye sormak lazım. Dolayısıyla insanın aklına türlü art niyetler olduğu geliyor. Art niyetli olduğunu asıl destekleyen durum ise olayın benimle hiç ilgisi olmaması. Zira istimlak edilen topraklar arasında bana ait bir toprak parçası yoktu. Bana ait olsa bile tarlalarım kirada olduğu için, eğer birileri gerçekten kullanmış olsa bile ödeme emrinin kiracıya gitmesi gerekirdi. Kaldı ki ben zaten 2000 senesinden beri İstanbul'da yaşıyorum ve çalışıyorum. Kendi tarlamı bile kullanmıyorum ki devletinkini kullanayım. Zaten ödeme emri de İstanbul'daki evime geldi. Yani onlar da biliyor ki, ben Adana'da herhangi bir yeri kullanmıyorum, istimlak ettikleri tarlaya ne bir eşyamı koydum ne de bir tohum ektim. Kendi topraklarımın ise tek sahibi ben değilim, bazıları annemle ortak bazıları da kuzenlerimle. Ama onlara gelen bir ödeme emri de yok. Yine teşbih yapacak olursak, iki blok ötedeki size ait olmayan bir evin bahçesinin altından boru hattı geçiriliyor, nerede olduğunu kime ait olduğunu bile bilmiyorsunuz, beş sene sonra, devletin bahçesinde oturuyorsun, diye ödeme yapmanız isteniyor.
Sonuçta itiraz dilekçesi verdik. Ben gidemediğim için yetmişini geçmiş olan annemin Adana'daki tüm günü bu işle uğraşmakla geçmiş. APS ile gönderdiğim imzalı dilekçem bile beş günde anneme ulaşmadığı için kendisi gidip merkezden almış. Telefonda bana bilgi verirkenki sesi yorgunluktan titriyordu. 301 kişinin kanı henüz ellerinde kurumamış olanların 12 senedir kurmuş oldukları düzende hayatta olduğumuza bile şükretmek gerekir sanırım! Ne diyelim, yine de adalete olan inancımızı kaybetmeyelim ve bu yanlışın düzeltilmesini ümit edelim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

