26 Eylül 2013 Perşembe

26.09.2013

Dün hayatımın dönüm noktası olan günlerden biriydi belki de. Belki de diyorum çünkü henüz gerçekleşmiş ya da üzerinde adım atılmış bir olay yok. Sadece uzun zamandır kafamda olan bazı düşüncelerin tohumlarını, bu düşünceleri hayata geçirdiğim takdirde etkilenecek olan herkesin zihnine ekmiş bulunuyorum. Kendi zihnim de buna dahil. Belirlemiş olduğum süre içinde ve sonunda meydana gelecek pek çok şey kendi kontrolüm altında olmayabilir. Ama neler olabileceğini kafamda şekillendirmiş ve hepsinin önlemini almış olarak yola devam edip sonuca ulaşacağım. Olumsuz sonuçların tamamının beni, hedeflediğim olumlu sonuçların ise sevdiklerimi etkilemesi için atıyor olacağım adımlarımı.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Selin İki Yaşında

Geçen pazar günü, 8 Eylül'de yakın arkadaşlarımızın güzel kızı Selin'in doğum günündeydik. İki yaşını dolduran Selin sayesinde güzel bir gün geçirdik; yeni arkadaşlar edindik, sohbetler ettik. Eşim, bu vesileyle İstanbul'un bir başka köşesi Arnavutköy'ü görme fırsatı buldu. Doğum gününün düzenlendiği Arnavutköy Çiftlik Restoran, büyük sayılmayacak bir alana oturtulmuş, ağaçların gölgesinde, bahçeli, şirin bir mekan.


Bahçe içinde küçük bir çocuk parkı ve onun hemen yanında kazların, ördeklerin, bıldırcınların, hindilerin, tavukların, horozların bulunduğu bir de kümes var. Haliyle kümes ve içindeki hayvanlar da çocuklar için bir eğlence halini alıyor. Henüz kelimelerin ayırdını yeni öğrenmeye başlayan oğluma tek tek tüm hayvanları göstererek isimlerini söyledim ve onların çıkardığı sesleri, oğlumun dikkatli ve şaşkın bakışları altında uzun süre dinlettim.

Kümesin yanındaki kulübede Rottweiler cinsi büyük bir köpek vardı. Kollarımda oğlumla yanına kadar sokulduk ve neredeyse yüz yüze geldik. Biz yanındayken köpek gayet uysaldı ve okşanmak ister gibi kafesin içinden kafasını uzatmaya çalıştı. Tabii ki, ona dokunmadık. Oğlum, bir eliyle tişörtümü çekiştirirken yumruk yaptığı diğer elini göğsüne çekmiş korku ve şaşkınlık dolu bakışlarla köpeğin hareketlerini izledi. Bir süre sonra geri dönerken köpek arkamızdan havlamaya başladı. Sanırım köpeğin havlamasında tehditten ziyade oyun oynamak için bir geri çağırma vardı. Ondan gözünü ayırmayan oğlum her hav sesinde kollarımın arasında kasıldı ama hiç sesli tepki vermedi. Belki de oğlum, onun bu oyuna geri dön çağrısını hissettiği için bir korku ağlamasına kapılmadı ama köpeğin bunu ifade etme şekline bir anlam veremediği için biraz şaşırıp titredi.



Günü geride bıraktığımızda hayatımızın güzel anılarına bir yenisini daha eklemiş olduk. Bizim için özel bir yeri olan arkadaşlarımızın ve Selin kızımızın ikinci yaş günü olan bu mutlu günlerinde birlikte olmaktan büyük bir keyif aldık.
Herkesin, çocuklarıyla nice güzel günlerinde birlikte olmaları, mutluluklarını paylaşmaları dileklerimle..

6 Eylül 2013 Cuma

Mişima, Mazzantini, Baldacci

Son dönemde biri İngilizce olmak üzere üç kitap bitirdim:
Denizi Yitiren Denizci, Yukio Mişima
Sakın Kımıldama, Margaret Mazzantini
Split Second, David Baldacci

Üç kez Nobel edebiyat ödülüne aday gösterilen ve Japonya'daki başarısız darbe girişiminden sonra harakiri* yaparak 1970'te intihar eden Yukio Mişima, ülkesinin en saygın edebiyatçılarından biri. Yazarlığın yanı sıra film yönetmenliği, aktörlük ve şairlik de yapmış.

Kitap iki ana bölüme ayrılıyor. Noboru adlı bir çocuğun dul annesinin üç gün süren bir aşk birlikteliğinin yer verildiği ilk bölümden sonra dört aylık yolculuk sonrası tekrar kavuşmalarıyla başlayan beraberliklerinin yer aldığı ikinci bölüm geliyor. Anlatım çok sade ve akıcı. Bizim Nobel ödüllü yazarımız O.Pamuk kitapları gibi, edebî olsun diye sakız gibi uzatılan cümleler yok. Siyasî görüşü sebebiyle ödül alan O.Pamuk'un aksine, Mişima'nın da siyasî görüşü yüzünden bu ödülü alamadığını belirtelim. Her sabah bugün kimle savaşsam, kimleri katletsem, diye uyanan ABD başkanına Barış Nobel'i verilmesi, ödülün bugün bile ne durumda olduğunu zaten anlatıyor.


Şu ayrılık konusuna biraz değineyim:
Tanıştıktan üç gün sonra birbirlerinden uzak kalacaklarını bildikleri halde bir ilişkiye başlayıp, ayrı kalınan dört ay süresince kavuşmayı hasretle bekleyen iki kişinin aşkına yer veriyor kitap. Üç günlük bir aşkın dört aylık hasreti.. Yazarın sözleriyle soralım: "İlişkilerini bıraktıkları noktadan sürdürmek, dört ay giyilmeyen bir ceketi sırta geçirivermek kadar kolay olacak mıydı?"

Aşk hasreti çekmek kolay değildir. Bunun sebebi birlikteyken yapılan şeylere özlem duymak değil de, birlikte henüz yapılmayan ya da yapılamayanları yerine getirme arzusudur. İnsanın en büyük yanılgısı, o son noktaya bir ulaşılsa bütün bir kalan ömrün o şekilde geçebileceğini sanmasıdır. Oysa yenilik katılmayan her ilişki bitmeye mahkûmdur. Ya ilişkiye yeni şeyler katmak gerekir, ya da yeni ilişkiye geçmek gerekir.

Hasret, ilişkide henüz yaşanmamış bir şeyler kalmışsa çekilebilir. Ya da yapmaya doyulmamış şeyler varsa. Hayaller yoksa hasret olmaz. Hayaller bitince ya da doyuma ulaşma evresinden sonra sıkıntı evresi başlar. Bu evreden sonra bıkkınlık gelir ve yeni arayışlara geçilir. Kitabın iki âşık karakterinin henüz üç günlük birliktelikleri, elbette hiçe yakın bir doyum verir. Ama hayalleri vardır ve bunları birbirlerine yazdığı mektuplarla anlatırlar. Mektuplarda yazamadıklarını ise kavuşunca açıklarlar. Sahibini hatırlayamadığım şu sözler çok yerindedir:
"Ben sana, senin hasretini çekmeyecek kadar yakın olmak istemem."

*

Sakın Kımıldama adlı kitabı seçip almamın nedenlerinin başında almış olduğu belirtilen ödüller vardı. Aslında şişirme ödüllerine kanıp da kitap almak huyum değildir ama bu sefer kandım. Yazarın adını daha önce hiç duymamıştım ama kapak arkasındaki açıklamayı okuyunca ilgimi çekti. Ancak okuyunca biraz hayal kırıklığına uğradım. Bunun sebebi beklentimi biraz yüksek tutmuş olmamdan mı kaynaklanıyor bilemiyorum.

Kitapta bir kasvet vardı. Öyküyü saygın bir doktorun ağzından dinliyoruz. Kızı kaza geçirip ameliyat edilirkenki sürede, doktor kendi hayatına ilişkin itiraflarını zihninde karşısına koyduğu kızına anlatıyor. Belli bir saygınlığa ulaşmış olan bu doktorun, varoşlarda yaşayan fakir bir kadına tecavüz ettikten sonra ona âşık olup metres hayatına başlamasıyla gelişen olaylar, adamın duygularındaki gelgitler ve konu edilen diğer tüm bileşenlerde akıcılığı bir türlü yakalayamadım. Okunmasa da kayıp sayılmayacak bir kitap.

*

David Baldacci'nin Split Second kitabı, iki eski Gizli Servis ajanı King ve Maxwell serisinin ilk kitabı. Bu bilgiye sahip olmadan önce okumuş olduğum Hour Game isimli kitap ise serinin ikinci kitabı (ilgili yazı bu linkte). Yani ikincisini birincisinden önce okumuştum ama bağımsız konular işlendiği için bir kopukluk olmadı. Yine de baştan okuyayım diye bu kitabı da aldım ve okurken hiç hayal kırıklığına uğramadım.


Dedektiflik romanları yazan Baldacci için günümüzün Agatha Christie'si desek yerinde olur sanırım. Aslında Gizli Servis ajanları karakterleriyle ve olaylarıyla daha çok iç içe geçen konuları işlemesi, Baldacci için 'dedektiflik romanı yazarı' demek yerine daha farklı bir niteleme yapmayı gerektirir. Çok iyi bir kurgulamayla ve tahmini çok güç sonuçlarıyla yazdığı eserler çok sürükleyici ve türünü sevenler için kaçırılmamalı. Ancak çok Amerikanvari olduklarını da ekleyelim.

King ve Maxwell serisinin diğer kitaplarını da, okunmak üzere orjinal dildeki baskılarıyla kütüphaneme almış bulunuyorum. Ayrıca bu sene King ve Maxwell serisi televizyon dizisi olarak da gösterime girecek ki bunu da izlemek için sabırsızlanıyorum.
---
* Harakiri kelimesini daha bilinen bir kelime olduğu için kullandım. Harakiri'nin kelime anlamı karın deşmektir. Ancak bu intihar yöntemine esas olarak seppuku denir. Japon Kanji alfabesindeki yazım şekilleri aynıdır ama Japonlar en çok seppuku kelimesini kullanır.

25 Ağustos 2013 Pazar

Dan Brown'ın Dante Kitabı

İnsanlık bir yüzyıl daha hayatta kalamayacak.

Bu sözler Dan Brown'ın son kitabı Cehennem'in ana vurgusunu oluşturuyor. Ancak yeni bitirdiğim kitapta yer alan bu sözleri, bildiğim kadarıyla ilk dile getiren kişi Stephen Hawking olmuştu. Hawking, olayı farklı bir açıdan ele alarak, insanlığın kurtuluşunun dünyayı terk etmekte olduğunu açıklamıştı. Hawking şöyle diyor:
"İnsan ırkı uzaya taşınmadığı sürece gelecek yüzyılda soyu tükenecektir."
Hawking, şunu da ekliyor:
"Geleceğimiz uzaydadır."

İnsan ırkının kurtuluşunun başka gezene taşınmakta olduğunu söyleyen Hawking'in benzer ifadelerine Yaşar Nuri Öztürk de Küresel Afetler isimli kitabında yer vermişti. 2008 senesinde ilk basımı gerçekleşen kitapta, Öztürk, ilahiyatçı kimliği ile Kur'an'da kıyamet alametlerinden biri olarak yer alan Dabbetül Arz'ın Hawking'in ta kendisi olduğu yorumunu yapıyor.(s.131)

Kitaplarını hep aynı kurgu içinde yazan Dan Brown, yeni kitabında da bu uygulamasını değiştirmemiş: Erkek bir başkahraman, ona yardım eden bir kadın, kısa bir zaman dilimi içine sıkıştırılmış koşturmaca, kovalayanlardan kaçarken çözülmesi gereken bilmeceler, sırlar, vs. Kitabı elime aldığımda hem buna kendimi hazırlamış olduğum için hem de konu gerçekten sürükleyici olduğu için neredeyse yarısına kadar soluksuz okudum. Kitabın tanıtımı yapılırken, bazı olayların Türkiye'de geçtiği reklam edilmişti. Ama yarıya gelmeme rağmen Türkiye'den hiçbir bahis yoktu. Aynı kurguda yazılmış olmasının üzerine bu beklentim de yerine gelmeyince son yarısına geçerken okumaya biraz ara verdim. Ancak tekrar elime aldığımda, sürükleyiciliğine tekrar kapılıp kitabı severek tamamladım.


Romanın kahramanı Robert Langdon'ın bulması gereken her şey çözmesi gereken bir bilmece olarak veriliyor. Yazar, bilmece için sizi önce yönlendiriyor ama sonuçta farklı bir çözüme ulaştırıyor. Çoğu ilginç ve heyecan verici olmasına rağmen, bu pek olmamış, dedirten yerler de var. Örneğin, Langdon ve arkadaşı bir eserin üzerinde bir kelime keşfediyor, kelime bir anlam ifade etmiyor, sonra o kelimeyi oradan silmeleri gerektiğini anlayıp siliyorlar, kazı-kazan misali bu sefer anlamlı bir kelime ortaya çıkıyor, ama o da tek başına bir anlam ifade etmiyor, bir de bakıyorlar ki kelimenin sağında ve solunda başka kelimeler de var, biraz daha silince ortaya bir cümle çıkıyor, bakıyorlar ki olacak gibi değil bütün yüzeyi siliyorlar ve ortaya bir şiir çıkıyor, ve nihayet bu şiirle başka bir yere doğru yola çıkıyorlar. Ya da -kitabı henüz okumayanlara içerikten alıntı yapmadan mecazî örneklemeyle söyleyeyim-, romanın kahramanına bir tavuk veriliyor, adam hangi kümes olduğunu bulmaya çalışırken tavuk yumurtluyor, ipucunun aslında yumurta olduğu anlaşılınca kümeslerden vazgeçip restoranlara bakmaya başlıyor, en nihayet kendini pastanede bulup bilmeceyi çözüyor. Yazarın muhteşem eseri Da Vinçi Şifresi'nde benzer bir hisse kapılmamıştım. Belki de yazarın eserlerine ben çok fazla alıştım.

Kitabın adı olan Cehennem, Dante'nin ünlü eseri İlahi Komedya'dan alınmış. Dante ve eseri ve bu eserden ilham alınarak yaratılmış birçok eser, kitabın bilmecelerinin dayanak noktalarını oluşturuyor. Yazar, kendisine de ilham kaynağı olan bu esere olan saygısını kitabın önsözünde belirterek diğer örneklere de değiniyor. Türkiye'de eserin varlığının farkedilmesi ve ona gösterilen ilginin artmasının nedenlerinin başında ise 1995 yapımı Yedi (orj. 'Seven') filmi geliyor. Ancak Dante ve eseri hakkında birçok kişinin bilmediği bazı şeyler var. Şimdi bir alt başlıkla bunlara değineyim:

İlahi Komedya Hakkında

İlahi Komedya'da, Hz.Muhammed'in ve Hz.Ali'nin cehennemin en aşağı seviyelerinde yer aldığını kaçınız biliyordur?

Dante, eserinde peygamberimiz Hz.Muhammed'i cehennemin en alt kademelerinde gösterir. 'Sakatlanma' cezalarının verildiği Anlaşmazlık Ekenler (İng: 'Sowers of Discrod') bölümüne ulaşan Dante'ye ve rehberi Virgil'e, Hz.Muhammed'in yarılmış karnından kalbi görünmekte, bağırsakları bacaklarına kadar sarkmaktadır! Ayrıca 'oğlu' olarak bahsedilen Hz.Ali'nin yüzü, perçeminden çenesine kadar yarılmıştır (Cehennem, kanto 28). Cehaletini sanatına yansıtan Dante, peygamberimizi ve gerçekten de oğul gibi gördüğü Hz.Ali'yi bu cezalara layık görürken, büyük komutan Selahaddin Eyyubi de Dante'nin kininden payını alır.

Bilindiği gibi Katolik Kilisesi, Kudüs'ü fetheden Selahaddin'e karşı bir haçlı ordusu düzenlemiş, ordunun başına da 'Aslan Yürekli' diye lakap takılan İngiliz kralı Richard'ı getirmişti. Selahaddin, aslancığın ordusunu bozguna uğratmakla kalmamış, Richard dahil yaralı Hristiyan askerleri tedavi ettirip öyle ülkelerine göndermişti. Hatta bir rivayete göre Richard'ı bizzat kendisi tedavi etmiştir ve Richard döndüğünde Müslümanlardan insanlık öğrendim, demiştir. Bu durum elbette bozguna uğramış Hristiyanları daha da öfkelendirmiş, Dante de bu kinini eserine yansıtmıştır.


Eserde, Selahaddin'le aynı kaderi paylaşanlar arasında İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd de bulunmaktadır. Ancak bu bölümde Dante, bu kişilerin yeteneklerine bir saygı belirtisi göstermekle birlikte Hristiyan olmamalarını ön plana çıkarmakta ve cehennemin aynı bölümüne vaftiz olmadan ölen bebekleri de koymaktadır (Cehennem, kanto 4). Bilindiği gibi, Hristiyanlara göre her insan üzerine yapışmış bir günahla doğar. Hristiyanlar, Adem ve Havva'nın yasak meyveden yiyip dünyaya gönderilerek cezalandırılmalarına sebebiyet veren günahı tüm yeni doğanların taşıyor olduklarına inanırlar. Bundan kurtulmanın yolu da vaftiz edilmektir. Dante'ye göre, vaftiz edilme fırsatı bulamadan ölmüş bir bebek bile cehennemi boylamayı hak etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki vaftiz, Hristiyanlığa sonradan sokulmuştur. Kelimenin kendisi de uygulaması gibi Yunan kökenlidir. Vaftiz olanların en ünlüsü Aşil'dir. Ölümsüz olması için Styx nehrinde 'vaftiz' edilen Aşil'in sadece bir topuğu suyla temas etmemiş ve bu yüzden oradan aldığı yarayla ölmüştür.

Ek bilgiler vermeyi bir yana bırakıp Dante'ye ve eserine dönelim.
Yukarıdaki cahillikleri sergileyen Dante'nin hakkını da teslim etmemiz gerekir. İçinde bulunduğu ortam, edindiği yanlış bilgiler, eserinde yedi ölümsüz günahtan biri olarak gösterdiği Gurur'una yenik düşmesi ve diğer pek çok etken sebebiyle başta peygamberimiz olmak üzere pek çok önemli şahsiyeti cehennemi hak etmişler olarak gösteren Dante, çok sevdiği Floransa'dan sürgün edilmek pahasına doğruluğuna inanmadığı yönetimin karşısında yer almıştır. Üstelik bu yönetim, dönemin papası tarafından destek alıyor olması sebebiyle Dante'nin bir anlamda papaya da karşı çıktığını gösterir. Karşı çıktığı yönetim onu sahtekarlık, gayrı resmî kazanç gibi suçlardan sürgün eder. Suçlarını kabul edip, kongre önünde sadece çuval giymiş olarak toplum tarafından aşağılanma cezasına razı geldiği takdirde Floransa'ya geri dönebileceği izni verilmesine rağmen buna riayet etmez. Sadece bunlarla bile saygı gösterilmeyi hak eder Dante. Ayrıca onun şu sözlerini hiç kimse tamamen gerçek dışı olarak niteleyemez: "Cehennemin en karanlık bölümleri, ahlâkî kriz dönemlerinde tarafsız kalmayı tercih edenler için ayrılmıştır." İlahi Komedya, içeriğindeki gerçek dışılıklar bir tarafa konduğunda, modern İtalyancanın temelini oluşturduğu tarih ve bilim önünde kabul edilmiştir.
---

Dan Brown'ın kitabına tekrar dönecek olursak..
Türkiye hakkında ilk bahis, Venedik'teki birçok hazinenin Haçlı seferleri sırasında İstanbul'dan yağmalanmış olduğu gerçeğini belirtilerek geçiyor. Ancak beni en çok memnun eden ise şu sözlerdi: "Eski ABD başkanı JF Kennedy, yıkılmış imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyetini kuran Kemal Atatürk'ün büyük bir hayranıydı." İstanbul'un farklı insanlarını tasvir ederken onların ve şehrin çağdaş yüzlerini ön plana çıkarması da takdire değerdi. İlginç bilgilerden biri de, Sultanahmet Camii minarelerinin, Walt Disney'in ünlü masalı Külkedisi'ndeki şatonun çizimine ilham kaynağı olmasıydı. Dünyadaki tüm Disneylandlara inşa edilmiş olan bu şato, Disney Şatosu adıyla Disneylandların sembolü haline gelmiş durumdadır.
 

Yazarın ülkemiz ve kültürümüz hakkında olumlu yorumlarla verdiği bilgilerin gurur verici olmasının yanı sıra, bu gibi ilişkilendirmelerle yaptığı anlatımlar da, -kitaplarının dünyanın en çok okunanları olduğu göz önüne alındığında- ülkemize olan ilginin artmasına ve önyargıların olumlu yöne çevrilmesine yardımcı olacaktır. Ancak -umarız kasıtlı değildir- yanıldığı yerler de var. Bu sebeple yazara bir uyarıda bulunalım: Türkler Arap fistanı giymezler. Giyenler de burkalı kadınlarla birlikte klasik müzik konserlerine gitmezler. Kitabın bir bölümünde yer alan bu saçmalığı, yazarın sonraki olaya zemin hazırlamak için yazdığını belirtelim. Ama Arap turistlere atıf yapsaydı daha doğru olacaktı. Bu durumu bir hayal kırıklığı olarak not ediyoruz.

Genel olarak değerlendirdiğimizde, kitabın çok iyi bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Yazarın önceki kitabı Kayıp Sembol'den çok daha iyi kurgulanmış, daha ilgi çekici ve sürükleyici. Da Vinçi Şifresi ayarında olmasa da Melekler Ve Şeytanlar ile boy ölçüşebilir. Okunmasını tavsiye ediyorum ve bu uzun yazımı sonuna kadar okuyabilmiş olanlara teşekkür ediyorum.

***
kaynaklar:
*http://www.telegraph.co.uk/science/space/7935505/Stephen-Hawking-mankind-must-move-to-outer-space-within-a-century.html
*İlahi Komedya, Dante
*Cehennem, Dan Brown
*Küresel Afetler, Y.N.Öztürk
*Vikipedi, Wikipedia
*http://www.terminartors.com/artworkprofile/Domenico_di_Michelino-Dante_and_the_Three_Kingdoms