10 Mayıs 2013 Cuma

Oğlum Bir Yaşında

Oğlum Eren bugün bir yaşını doldurdu. Annem henüz İstanbul'a gelmediği için kutlamayı onunla birlikte daha sonra da yapacağız ama biz anne ve babası olarak onun bu ilk yaş gününde küçük bir kutlama yaptık. Akraba kadar yakın olduğumuz komşularımızın da katılımıyla keyifli bir akşam geçirdik.

 
Bu vesileyle, tam bir sene önceki heyecanımla satırlara dökemediğim o günü şimdi birkaç satır yazayım istedim.

Doğumdan birkaç gün öncesine kadar annem sürekli kendisine 10 mayısta doğum olacak gibi geldiğini söylüyordu. Ben ihtimal vermiyordum çünkü 10 mayıs doğum için erken bir tarihti. Ancak eşim de bir süredir rahatsızlıklar yaşadığını söylüyordu.

Eşim doğum için Japonya'daydı, Annem Adana'daydı, ben de işim gereği İstanbul'daydım. Doğum olacağı hafta gidip babalık heyecanını orada yaşamak istiyordum ama doğum aniden olduğu için kısmet olmadı. 10 Mayıs 2012 günü içimi bir heyecan kapladı. Eşimi iki kez aradım, cevap gelmeyince heyecanımın yanında endişem de arttı.  Üçüncü kez tekrar aradığımda telefona kayınbabam cevap verdi. O zaman bir şeyler olduğunu anladım. Kırık dökük Japoncamla konuşarak neler olduğunu anlamaya çalıştım ama olmadı. Beklemekten başka çarem yoktu. Eşimle konuştuğum önceki günlerde, iki kez kanama geçirdiğini ve bir kez acil olarak hastaneye gittiğini öğrenmiştim. Daha önce yaşadığımız talihsiz deneyimi de düşününce endişem, hissettiğim heyecanın önüne geçmeye başladı. Sokağa çıkıp caddede hedefsizce yürümeye başladım. Bir süre sonra eşim aradı. Yorgun ve güçsüz gelen sesiyle ameliyattan çıktığını ve oğlumuzun doğduğunu söyledi. Ağzından zorla çıkarabildiği kelimelerle kendisinin ve bebeğimizin sağlıklı olduklarını da öğrenebilince rahatladım. Telefonu kapattıktan sonra bir düre daha kendime gelemedim. Artık hiç kimsenin elimden alamayacağı bir unvana ve o günden itibaren üzerimden atamayacağım bir sorumluluğa sahiptim. Baba olmuştum.


Heyecanımın üzerini örttüğü bilincim yerine geldiği zaman nerede olduğumu algılamam biraz zaman aldı. Doğru ya, caddeye çıkıp yürümeye başlamıştım. Etrafıma bakıp tam olarak nerede olduğumu tespit edince eve doğru dönüş yürüyüşüne başladım ve eve varana kadar önce annemi arayarak babaanne olduğunun müjdesini verdim, sonra çok yakın olduğum diğer kişileri de arayarak oğlumun dünyaya geldiğini bildirdim. Bildirdiğim bu kişiler üzerinden haber yayılınca gün boyu tebrik telefonları aldım. Oğlumu ilk kez görebilmek, kollarıma alabilmek içinse iki hafta sabretmem gerecekti. (ilgili yazılar: Baba Oldum, Oğlum ve Tekrar Japonya)

 
Bugün oğlum ilk yaşını doldurdu. İnşallah sonraki yaşlarını da sağlık ve mutlulukla, hep birlikte kutlayabiliriz.

7 Mayıs 2013 Salı

Bayram Yemeği

Daha önce yazmış olduğum Koinobori Çocuk Bayramı, 5 Mayıs günü itibarı ile sona erdi. Pazar gününe rastlayan ve Koinoborilerin Japonya'nın her yerini süsleyen görüntüsü de bu yıl için bitmiş oldu. Ben bu Koinoborileri sadece flamalar olarak biliyordum ama pazar günü eşimin oğlum için hazırladığı yiyecekleri görünce öyle olmadığını anladım. Eşimin tıpkı flamalardaki Japon balıkları gibi şekillendirdiği yemek, oğlumun 5 Mayıs bayramındaki yemeği oldu.



Bu vesileyle eşimin maharetiyle bir kez daha övünç duyduğumu belirtmek isterim. Eşimin kardeşi, yani baldızım da yemek hazırlama konusunda çok becerikli. Kendisi bu konuda eğitim bile almış. O da blogunda, özellikle kendi çocukları için hazırladığı yemeklerin resimlerini paylaşıyor. Ben de ondan izin alarak o güzel yemeklerinden bazılarının resimlerine bugünkü yazımda yer vermek istedim.



Yeri gelmişken değinmek istediğim bir başka konu ise resmî tatil meselesi. Bilindiği gibi Türkiye'de millî bayramlar ve dinî bayramlar resmî tatil. Bunlar hafta sonu günlerine rastladığı zaman elbette hayal kırıklığı yaratıyor. Japonya'da ise hafta sonuna denk gelen resmî tatil günlerinin hakkı yenmiyor ve bir sonraki pazartesi günü resmî tatil oluyor. Eğer iki günlük bir tatil cumartesi ve pazar günlerine rastlarsa pazartesi ve salı günleri resmî tatil oluyor. Sözgelişi bu seneki 5 Mayıs Çocuklar Günü pazar gününe denk geldiği için dün Japonya'da tatildi.

Bizde artık 'millî' kelimesinin bile bademgillerde tahammülsüzlük yarattığı son günlere bakılırsa, millî bayramların tümden kaldırılıp kandillerin tatil ilan edilmesi kimseyi şaşırtmayacak olsa gerek. Muhtemelen önce bayramların başındaki millî'yi kaldırıp alıştırma yaparlar. Sonra millî bayramları toptan kaldırırlar. Bense her zamanki gibi önümüzdeki 19 Mayısı da kutlamak için sabırsızlıkla bekliyorum. Ne de olsa bayram kutlaması yapmamız ve minnet borçlu olduğumuz Atatürk'ü anmamız için resmiyet ilanına ihtiyacımız yok.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Laz Amca

Alışverişten eve dönüyorduk. Ben bebek arabasını itiyordum, eşim yanımda yürüyordu. Yan yana iki kişinin ancak sığabildiği kaldırımda, yaşlı bir çift ile karşı karşıya geldik. Adam elinde bastonuyla çok yavaş yürüyebiliyordu. Eşinden çok bakıcısı gibi görünen yanındaki kadından da destek alıyordu. Birbirimize yol vermek için tek sıra olduk. Adam kadına, arabasında etrafını seyreden oğluma bakabilmek için daha da yavaşlamasını söyledi. Oğluma sevecen birkaç söz söyledi. Sesindeki Laz aksanı kolaylıkla fark ediliyordu. Adam oğluma biraz daha ilgiyle eğilince, nihayet biz de onlar da karşılıklı durduk.

Adam bana dönüp dedesi nerede diye sordu. Sesindeki tınıdan kendisinin bir torun özlemi içinde olduğunu hissettim. Bu yüzden biraz tereddütle de olsa babamın vefat ettiğini söyledim. Adamın yüzünde gerçekten bir hayal kırıklığı belirdi ve babam için rahmet okudu. Sorması üzerine annemin hayatta olduğunu söyledim. Bu sefer nasihatler etmeye başladı. Öncelikle annemin duasını almamı, sanki hayatta daha önemli hiçbir şey olamazmış gibi vurgulayarak söyledi. Sonra da mutlaka ikinci bir çocuk yapmamızı söyledi. Adam bu konuya girince kadın artık gitmeleri gerektiğine hükmederek adamı yürümesi için telkin etmeye başladı. Ama adamcağızın söyleyecekleri bitmemişti. Oğlumu işaret ederek, "bunu yalnız bırakırsanız bu ileride sefil olur", diye devam etti. Adama benim de tek evlat olduğumu ama çok şükür pek de sefil olmadığımı söylemek geçti içimden ama sohbeti derinleştirmek istemediğim için "bakalım, kısmet" diyerek geçiştirdim. Sohbetten herhangi bir şikayetim yoktu gerçi. Yaşlı bir adam bize ilgi göstermiş, nasihatlerde bulunarak belki de 'giderayak' birilerinin hatırasında yer etmek istemişti. Biz de ona güler yüzle karşılık vererek gönlünü hoş etmeye çalıştık ve yaşının verdiği bilgi birikiminden bir şeyler yakalayabileceğimiz ihtimaliyle dinlemeye devam ettik ama yine de sohbeti uzatmanın da anlamı yoktu. Yanındaki kadın da acele ettiriyordu.

Adam son olarak ilginç bir şey söyledi. Eşimin yabancı mı olduğunu sorup olumlu cevap vermem üzerine iyi Türkçe bilmediğini düşünerek doğrudan bana hitap etmeye başladı. "Eğer eşin başka bir çocuk istemiyorsa bile sen yap, kaza oldu dersin" dedi. Bu sözleri espri yaparmış gibi gülerek söylerken havaya tokat atarmış gibi bir el hareketi yaptı ve sonra aynı elini "haydi bana eyvallah" der gibi başının hizasına götürerek hareketini tamamlayıp yoluna devam etti. Bir Laz fıkrasının canlandırması yapılıyor gibiydi.

Bu karşılaşmanın kısa bir yorumlamasını, eşimle birlikte eve dönerken yaptık. İlginçtir, eşim adamı babamın bir arkadaşı zannetmiş. Böyle zannetmesinde, babamın vefatını öğrenince adamın yüzüne yansıyan hayal kırıklığı ve tanımamış olsaydı durup da bizimle konuşmazdı düşüncesi etkili olmuştur. Üstelik bu konuşma, bir hal hatır sorma ya da çocuk sevme seviyesinde kalmayıp tekrar çocuk yapma nasihatine kadar ilerlemişti.

Sonuçta çocuk sahibi olmakla ilgili bir değerlendirme sadece eşimle benim bileceğim bir konu olduğundan bu satırlara taşımanın bir anlamı yok. Ancak bu karşılaşma, özellikle eşim için kafasında oturmaya devam eden Türk insanı kavramında farklı bir etki yaratmıştır. Olur olmaz yerlere, hatta kaldırımlara bile arabalarını park eden insanlar yüzünden pusetle slalom yaparak yürünebilen bir ülkede, üzerine vazife olmayan bir işe burnunu sokma niyetinin zerresi olmaksızın, ilk kez gördüğümüz yaşlı bir adamın tamamen iyi niyetle verdiği nasihatler eşimde değişik çelişki uyandırmıştır herhalde. Bu yaşlı amcaya bu satırlardan selamlar gönderiyor, sağlıklar diliyorum.

21 Nisan 2013 Pazar

Altın Tapınak-Kinkakuji

Geçen sene oğlumun doğumu için Japonya'ya gittiğimde, sık sık uğradığım Eiden alışveriş mağazasında gördüğüm bir yapboz çok ilgimi çekmişti. Üzerinde 'dünyanın en küçük 1000 parçalı yapbozları'(24x37cm) yazan ürünler raflara diziliydi. Benim ilgimi en çok, Kyoto'daki Altın Tapınak resimli olan yapboz çekti. Ürünü satın aldım. Türkiye'ye döndükten sonra yavaş yavaş yaparak bitirdim ve çerçevesine yerleştirdim.


2007 senesinin Temmuz ayında Kyoto'ya gittiğim zaman, Adana'da bile karşılaşmadığım kadar nemli ve sıcak bir hava vardı. Nefes almak bile zordu. Klimalı bir ortamdan çıkıp dışarıya adım attığım anda saunaya girmiş oluyordum. Hatta bazen gözlük camlarımın buğulandığı da oluyordu. Kyoto'yu gezmek için seçilebilecek en zor mevsimde gitmiş olmama rağmen, bugüne kadar gördüğüm en güzel şehirlerin başına Kyoto'yu koyarım. Altın Tapınak, yani Japonca adıyla Kinkakuji de ziyaret ettiğim en özel yerlerden biri olmuştur.

Kinkakuji'ye gittiğiniz zaman tüm duyularınızla doğayı hissedersiniz. Etrafı alabildiğine yeşillikler içinde küçük bir göl, bu gölün tam ortasındaki küçücük adacıkta birbirine sarılmış sevgililer gibi duran iki ağaç, ve onca ağırlığına rağmen suyun üzerinde durabiliyor olmanın vermesi gerektirdiği kibir yerine mütevazi bir gururla parlayan altın bir tapınak. Etrafını saran tabiat ona "ben sensiz olamam", derken o "ben sadece burada olmam gerektiği için buradayım", diye karşılık veriyor sanki. Güzelliğiyle göz kamaştıran zarif bir kadının saçları arasına saklanmış altın küpesi hafif bir esintiyle nasıl parıltısını gösterirse, Kinkakuji de saklanmaya çalıştığı ağaçların arasından öyle ışıldıyor.

Ziyaret alanı içinde bulunduğunuz süre boyunca içinize sadece huzur dolar ve zihninize hiçbir kötü anı gelmez. Aradan geçen yıllara rağmen bu hislerin içimde yer etmiş olmasıyla kendimi, tesadüfen rastladığım bu ilginç yapbozu alırken buldum. İstanbul'a döndüğümde tamamlamayı geciktirmek için çaba harcayarak, aynı hisleri hatırlayarak yapbozu tamamladım. Huyum olmadığı üzere duvara asmaya niyetli değilim ama çalışma odamın görülebilecek bir yerine yerleştirdim. Kinkakuji'yi tekrar ziyaret edeceğim zaman oğlum da yanımda olacak ama şimdilik sadece bunun hayalini kafamda canlandırabiliyorum.