Dün itibarı ile oğlumun birinci yaş öncesi aşıları tamamlandı. Doğumu Japonya'da olmuştu ama biz aşılarına Türkiye'de başlamak istedik. İki aylıkken buraya geldikten sonra aşı programını yaptırdık.
Türkiye'de, doğar doğmaz yapılan hepatit aşısı anne ve babada taşıyıcılık olmadığı sürece Japonya'da uygulanmıyor. Dolayısıyla oğlumun hepatit aşısı programına gecikmeli olarak başlamıştık. Her ne kadar akıllara Japonya'da uygulananın doğru olma ihtimali yüksek gelse de buradaki hatırı sayılır doktorlar bunun tartışılabilir bir uygulama olduğunu söylediler. Öte yandan Japonya'da uygulanan 'nihon nouen' aşısı da Türkiye'de uygulanmıyor. Bunun sebebi, Japonya domuz eti tüketen bir ülke olduğu için ve bu aşının önlediği hastalığa domuz eti neden olduğu için programa alınmıyor. Dolayısıyla oğlumun da ihtiyacı olmayacak.
Eren'in yemek menüsü zaten hali hazırda epeyi "zengin". Eşimin özenle hazırladığı yemekler, annemin aldığı özel yemek tabaklarında dört farklı çeşit olarak "sofrasına" konuluyor. Bu yemekler beyefendiye ikram edilirken kaşığın uzatılmasında bir saniyelik bir gecikme bile olsa kıyameti koparıyor.
5 Şubat 2013 Salı
3 Şubat 2013 Pazar
Haşlanmış Harikalar Diyarı
Haruki Murakami'nin yeni bitirdiğim kitabının adıyıdı bu: Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu.
Murakami'nin bu kitabı Japonya'da 1985 yılında yayımlanmış, İngilizce çevirisi 1991'de, Türkçe çevirisi ise 2011'de yayımlanmış. Yani Christopher Nolan, Inception (Türkçe vizyon adıyla 'Başlangıç') filmini çevirdikten çok önce yazılmış, yayımlanmış bir roman. Bu ayrıntıyı ne diye verdiğimi soracak olursanız, kitabı okurken filmi çağrıştıran pek çok olguyla karşılaşmış olmamı söyleyebilirim. Öyle ki, filmi ve kitabı aynı arama alanına koyarak internete baktığımda başkalarının da dikkatini çekmiş olduğunu gördüm. Filmin gerçekten çok çok iyi bir film olduğunu, kesinlikle orjinal olduğunu, Avatar gibi araklama olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak yine de Nolan'ın bu kitaptan esinlenmiş olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Kitaba dönecek olursak; iki farklı dünyada eşzamanlı hayatlar sürmekte olan 35 yaşındaki bir adamın, her iki dünyada yaptığı hayat mücadelesinin anlatıldığı sürükleyici bir öykü. Aynı kişi olmalarına rağmen birbirlerinin varlığından habersiz olarak hayat mücadelesini sürdüren bu iki karakterin karşılaştığı insanların farklı kişilikleri de öyküye renk katıyor. Bu mücadeleler, hikayenin sonunda adamın hangi hayatı seçmek istediği noktasında birleşiyor. Her iki tarafta yaşananlar o kadar ilginç ve cezbedici ki, kendinizi o adamın yerine koyduğunuz zaman hangi dünyada yaşamayı tercih edebilirsiniz sorusuna cevap vermekte zorlanıyorsunuz.
"Herkesle aynı şeyleri okursanız herkesle aynı düşünürsünüz" diyen Murakami, bu öyküsünde de çok farklı bir resim çiziyor. Yaklaşık 600 sayfalık bu kitap da kütüphanemin "bir gün tekrar okunacaklar"ı arasında yerini aldı.
Murakami'nin bu kitabı Japonya'da 1985 yılında yayımlanmış, İngilizce çevirisi 1991'de, Türkçe çevirisi ise 2011'de yayımlanmış. Yani Christopher Nolan, Inception (Türkçe vizyon adıyla 'Başlangıç') filmini çevirdikten çok önce yazılmış, yayımlanmış bir roman. Bu ayrıntıyı ne diye verdiğimi soracak olursanız, kitabı okurken filmi çağrıştıran pek çok olguyla karşılaşmış olmamı söyleyebilirim. Öyle ki, filmi ve kitabı aynı arama alanına koyarak internete baktığımda başkalarının da dikkatini çekmiş olduğunu gördüm. Filmin gerçekten çok çok iyi bir film olduğunu, kesinlikle orjinal olduğunu, Avatar gibi araklama olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak yine de Nolan'ın bu kitaptan esinlenmiş olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Kitaba dönecek olursak; iki farklı dünyada eşzamanlı hayatlar sürmekte olan 35 yaşındaki bir adamın, her iki dünyada yaptığı hayat mücadelesinin anlatıldığı sürükleyici bir öykü. Aynı kişi olmalarına rağmen birbirlerinin varlığından habersiz olarak hayat mücadelesini sürdüren bu iki karakterin karşılaştığı insanların farklı kişilikleri de öyküye renk katıyor. Bu mücadeleler, hikayenin sonunda adamın hangi hayatı seçmek istediği noktasında birleşiyor. Her iki tarafta yaşananlar o kadar ilginç ve cezbedici ki, kendinizi o adamın yerine koyduğunuz zaman hangi dünyada yaşamayı tercih edebilirsiniz sorusuna cevap vermekte zorlanıyorsunuz.
"Herkesle aynı şeyleri okursanız herkesle aynı düşünürsünüz" diyen Murakami, bu öyküsünde de çok farklı bir resim çiziyor. Yaklaşık 600 sayfalık bu kitap da kütüphanemin "bir gün tekrar okunacaklar"ı arasında yerini aldı.
26 Ocak 2013 Cumartesi
26.01.2013
Bir fabrikya gitmeyeli epeyi uzun bir zaman olmuştu. En son yirmi yaşımda üniversite öğrencisiyken Adana Bossa fabrikasında bir ay staj yapmıştım(1995). O zamandan sonra ilk kez, bu sefer İzmit'te, yine bir Sabancı fabrikasına gittim. Bu kez onların müşteri olduğu bir iş toplantısı içindi.
Sağolsunlar, misafirliklerinde, uzun zaman sonra fabrika yemekhanesinde öğle yemeği yedim. Bir taraftan staj günlerimi hatırlatan şeylerle karşılaşırken diğer taraftan aradan geçen zaman içinde değişen olguları da görme imkanım oldu. En basiti, artık giriş-çıkış kartları elektronik okuyucular tarafından okunuyor. Staj zamanımda bize karton bir kart verilmişti. Bu kartı giriş ve çıkışta bir makineye okutuyorduk, o makine kartın üzerine tarih-saat belirten bir damga vuruyordu. Yemekhaneden yemek almak için de ayrı bir kart vardı. Ama tüm fabrika çalışanlarının, mevki ayırımı olmaksızın aynı yemekhanede, hepbirlikte olduğumuzu hatırlıyorum. Tıpkı bu ay iki kez gittiğim fabrikada olduğu gibi.
Önümüzdeki hafta tekrar Ankara'da olacağım. Sonraki hafta da tekrar fabrikayı ziyaret edeceğiz. Daha önce de söylediğim gibi, bu ziyaretlerin zor olan yanı oğlumdan uzak olmak ve oğlumun bakımında eşime yardım edemiyor olmak. Neyse ki, annem İstanbul'da. Bu yüzden şu yoğun iş döneminde gözüm çok da arkada kalmıyor. Onun, torununa olan sevgi dolu bakışlarını yakalayarak fotoğraflamak çok eğlenceli oluyor.
Sağolsunlar, misafirliklerinde, uzun zaman sonra fabrika yemekhanesinde öğle yemeği yedim. Bir taraftan staj günlerimi hatırlatan şeylerle karşılaşırken diğer taraftan aradan geçen zaman içinde değişen olguları da görme imkanım oldu. En basiti, artık giriş-çıkış kartları elektronik okuyucular tarafından okunuyor. Staj zamanımda bize karton bir kart verilmişti. Bu kartı giriş ve çıkışta bir makineye okutuyorduk, o makine kartın üzerine tarih-saat belirten bir damga vuruyordu. Yemekhaneden yemek almak için de ayrı bir kart vardı. Ama tüm fabrika çalışanlarının, mevki ayırımı olmaksızın aynı yemekhanede, hepbirlikte olduğumuzu hatırlıyorum. Tıpkı bu ay iki kez gittiğim fabrikada olduğu gibi.
Önümüzdeki hafta tekrar Ankara'da olacağım. Sonraki hafta da tekrar fabrikayı ziyaret edeceğiz. Daha önce de söylediğim gibi, bu ziyaretlerin zor olan yanı oğlumdan uzak olmak ve oğlumun bakımında eşime yardım edemiyor olmak. Neyse ki, annem İstanbul'da. Bu yüzden şu yoğun iş döneminde gözüm çok da arkada kalmıyor. Onun, torununa olan sevgi dolu bakışlarını yakalayarak fotoğraflamak çok eğlenceli oluyor.
18 Ocak 2013 Cuma
Ankara Yeniden
Seneler sonra, iş seyahati için tekrar Ankara'daydım.
1999'da Polatlı Topçu ve Füze Okulu'nda geçirdiğim dört aylık yedek subay eğitim döneminde hafta sonları Ankara'da gezme iznimiz vardı. Cumartesi geceleri akrabalarımda kalır, 2 gün şehirde gezerdim. Ancak bu dört aylık dönemin ortalarında, bizim birlikten birileri arabayla kaza yapınca "ikinci bir emre kadar" tüm izinler iptal edildi. Böylece birlikteki herkes gibi eğitim döneminin son hafta sonlarını kışlada geçirdim. Daha sonra yedek subaylık görevimi yapmak üzere KKTC Gemikonağı'na gittim.
2000'de İstanbul'da işe başladım ve iş gereği en çok Ankara'ya gittiğim dönem de bu ilk işim sebebiyle oldu. En son 2006 senesinde, halen görüşmekte olduğum arkadaşımla gitmiştim. Şehir merkezinde bir otelde ilk ve tek kez o zaman kaldım.
Şirkete yakın olduğu için genelde Bilkent'te kalırdık. Yeni işyerimin Ankara ofisi de Bilkent'te olduğu için bu haftaki ziyaretimde de Bilkent'te kaldım. Bu kadar zaman geçmesine rağmen farkettiğim bir değişiklik neredeyse yoktu. Hele Ankuva denilen yer 1999'da gördüğümden bile daha kötü gibiydi; hiçbir yenilik yapılmamıştı. Ama, ancak göz atabilecek kadar gördüğüm kadarıyla Ankara silüetini kule vinçler oluşturuyordu.
Şehir içine gitmedim zira şu ilk dönemlerde sıkı çalışmamız lazım. İşin başında ne kadar sıkıntı çekersek sonunda o kadar rahat ederiz. Bu ilk aylarda birkaç kez daha Ankara'ya gideceğim gibi görünüyor.
İş gezisi olmasına rağmen seyahatin en güzel yanı çok eski arkadaşlarımı görme imkanı bulmuş olmamdı. 20 sene önce üniversitede birlikte olduğumuz bu arkadaşlarımdan biri ile zaten şu anda birlikte çalışıyoruz ama yine üniversiteden arkadaşımız olan eşini uzun zaman sonra ilk kez gördüm. Konuştuğumuz konular artık filancanın sevgilisi değil çocukların bakıcısı, ders geçme değil çocuklarımızın eğitimiydi.
Sayahatin diğer iyi tarafı yeni insanlarla da tanışmış olmanın yanı sıra beş saatlik otobüs yolculuğu süresinin eşsiz bir kitap okuma fırsatı olmasıydı. Eh, bir de zor tarafı var, o da ailemden uzak olmaktı. İki gün sonra tekrar gördüğümde oğlum biraz daha büyümüş gibi göründü gözüme. Meselâ, iki gün öncesine göre anlaşılmaz kelimeleriyle daha uzun cümleler kurmaya başlamış. Haftasonu da çalışmam gerek ama hiç olmazsa sesini duyabileceğim kadar yakın olacağız.
1999'da Polatlı Topçu ve Füze Okulu'nda geçirdiğim dört aylık yedek subay eğitim döneminde hafta sonları Ankara'da gezme iznimiz vardı. Cumartesi geceleri akrabalarımda kalır, 2 gün şehirde gezerdim. Ancak bu dört aylık dönemin ortalarında, bizim birlikten birileri arabayla kaza yapınca "ikinci bir emre kadar" tüm izinler iptal edildi. Böylece birlikteki herkes gibi eğitim döneminin son hafta sonlarını kışlada geçirdim. Daha sonra yedek subaylık görevimi yapmak üzere KKTC Gemikonağı'na gittim.
2000'de İstanbul'da işe başladım ve iş gereği en çok Ankara'ya gittiğim dönem de bu ilk işim sebebiyle oldu. En son 2006 senesinde, halen görüşmekte olduğum arkadaşımla gitmiştim. Şehir merkezinde bir otelde ilk ve tek kez o zaman kaldım.
Şirkete yakın olduğu için genelde Bilkent'te kalırdık. Yeni işyerimin Ankara ofisi de Bilkent'te olduğu için bu haftaki ziyaretimde de Bilkent'te kaldım. Bu kadar zaman geçmesine rağmen farkettiğim bir değişiklik neredeyse yoktu. Hele Ankuva denilen yer 1999'da gördüğümden bile daha kötü gibiydi; hiçbir yenilik yapılmamıştı. Ama, ancak göz atabilecek kadar gördüğüm kadarıyla Ankara silüetini kule vinçler oluşturuyordu.
Şehir içine gitmedim zira şu ilk dönemlerde sıkı çalışmamız lazım. İşin başında ne kadar sıkıntı çekersek sonunda o kadar rahat ederiz. Bu ilk aylarda birkaç kez daha Ankara'ya gideceğim gibi görünüyor.
İş gezisi olmasına rağmen seyahatin en güzel yanı çok eski arkadaşlarımı görme imkanı bulmuş olmamdı. 20 sene önce üniversitede birlikte olduğumuz bu arkadaşlarımdan biri ile zaten şu anda birlikte çalışıyoruz ama yine üniversiteden arkadaşımız olan eşini uzun zaman sonra ilk kez gördüm. Konuştuğumuz konular artık filancanın sevgilisi değil çocukların bakıcısı, ders geçme değil çocuklarımızın eğitimiydi.
Sayahatin diğer iyi tarafı yeni insanlarla da tanışmış olmanın yanı sıra beş saatlik otobüs yolculuğu süresinin eşsiz bir kitap okuma fırsatı olmasıydı. Eh, bir de zor tarafı var, o da ailemden uzak olmaktı. İki gün sonra tekrar gördüğümde oğlum biraz daha büyümüş gibi göründü gözüme. Meselâ, iki gün öncesine göre anlaşılmaz kelimeleriyle daha uzun cümleler kurmaya başlamış. Haftasonu da çalışmam gerek ama hiç olmazsa sesini duyabileceğim kadar yakın olacağız.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




