12 Ekim 2012 Cuma

Kimi-chan ve Gül Kitapları

Eşimin İstanbul'daki arkadaşlarından Yumi'nin üçüncü çocuğu Kimi-chan iki hafta önce dünyaya geldi. Biz de dün ziyaretine gittik. Yabancı bir ülkede üç küçük çocuğa bakmak çok zor olsa gerek ama tanıdığım kadarıyla Yumi güçlü bir kadın. Kimi-chan'ın minik ellerine dokunmak tarif edilmesi çok zor bir haz. İki haftalık bir bebeğin ne kadar tatlı olabileceğini böylece yeniden hatırlamış oldum.


***
Son bitirdiğim iki kitapta da, birbirinden çok farklı anlamlar çerçevesinde, 'gül' temaları işlenmişti. Foucault Sarkacı, okuduğum en zor ama en güzel kitaplardan biriydi. Söz konusu Umberto Eco olunca, eserin zor (hele hele 1000 sayfalık bir kitapsa) olmamasına da, güzel olmamasına da, ama hepsinden de öte öğretici yüzlerce unsurla dolu olmamasına da imkan yoktur. Bir elimde kitap, bir yanımda 'google' açık bilgisayarım, saatlerce okuyup tanımlanan yerleri, simgeleri, kişileri, kurumları, tarihsel ögeleri inceleyerek bir çok yeni bilgi edinmiş oldum.


Foucault Sarkacı; Tapınakçıları, Gül-Haçları konu alan ve onlarla ilgili hemen hemen her şeye dokunan bir kitap. Öyle ki, Eco, yine aynı konuyu ele alan -benim de çok beğenerek okuduğum- Da Vinci Şifresi ve onun yazarı Dan Brown için şöyle söylüyor: "Kitabı okumak zorunda bırakıldım çünkü herkes bana onun hakkında soruyordu. Bence Dan Brown benim Foucault Sarkacı kitabımdaki karakterlerden biri." Eco'nun bilgeliğine dayandırdığı egosu bir kenara, kitabı okurken ben de haklı olduğu sanısına kapılmadım desem yalan olur.

Kayıp Gül, okuduğum ilk Serdar Özkan kitabıydı. Onlarca dile çevirisi yapılmış ve bir çok ülkede yayınlanmış bir kitap olması benim ilgimi artırmıştı ve okumaya böylece karar verdim. Bir nefeste okunacak kadar kısa, güzel bir öyküydü. Ama bu kadar ilgi uyandıracak, bir çok ülkede yayınlanacak nesi vardı diye düşünmeden edemedim. Bugünlerde, kitapçılarda, bu kitabın devamı niteliğinde yeni bir kitap daha çıkmış. Bende, hemen alayım, diye bir heyecan uyandırdığını pek söyleyemeyeceğim.

2 Ekim 2012 Salı

Annem ve Oğlum

Annemi bugün Adana'ya yolcu ettik. İlginçtir, bu kez, torunundan ayrılmak benden ayrılmaktan daha zor geldi. Şimdiye kadar her sene Ekim ayından çok daha önce Adana'ya dönerdi ama bu sefer torunundan ayrılmaya gönlü bir türlü razı olmadı.

Halen salonumuzda duran çok güzel, eski bir resmimiz var. Resimde ben 4 aylık bir bebekken annemin kollarındayım. Aradan 37 sene geçti ve bu sefer annem ve oğlumu benzer bir resimde biraraya getirmek istedim. İşte bu iki resmi yanyana koyarak bu sayfada paylaşıyorum. Ben ve oğlum ne kadar benzeşiyoruz yorumunu size bırakıyorum. Ama arada 37 sene fark olmasına rağmen annemin gözleri aynı ifadeyi yansıtıyor.

27 Eylül 2012 Perşembe

27.09.2012

İyi bir yolculuk değildi benim için. Ama neyse ki yanıma kitap almıştım bu sefer. Üç araç değiştirdikten sonra 20 dakika yürüyerek vardım çağırıldığım yere. Şehri şehir yapan her şeyden uzak bir yerde, içerisinde, tost ve çaydan daha iyi bir şey alamayacağım, dondurma şirketinin reklam olsun diye kendilerine verdiği plaj tipi şemsiyeleri gölgelik yapmış büfesinden başka bir gıda satış yeri barındırmayan, tam bir mahrumiyet alanına konuşlandırılmış, camekanlı bir binaydı. 500 kişilik bir alanda 20 kişi ya vardı ya yoktu.

Bir odaya girdim ve odada bir kuş vardı. İçeriye nasıl girmişse girmiş, açılmayan cam pencereden dışarıya çıkmak için çırpınıyordu. Odadan dışarıya kaçmasın diye kapıyı kapattık ve bayanlardan birinin hırkasının yardımıyla yakalayarak dışarıya bıraktık. Benim ziyaretim de, bir bakıma, o kuşunkinden daha farklı değildi.

Konuşacağım kişiyle konuştum. Binada eski bir tanıdığımla ratlaştım, ayaküstü lafladık. Çıktım, 20 dakika yürüdüm, 3 araç değiştirdim ve döndüm.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Hallâc, Koyun, Şarkı ve Oyun

Son okuduğum dört kitabın adlarından alıntıdır bu yazının başlığı.

Daha önce de yazdığım gibi Murakami'yi geç de olsa keşfetmem, kitap okuma sevgimde geniş bir pencere açtı. Türkçe'de yayınlanmış olan tüm kitaplarını aldım ve son okuduğum dört kitabın ikisi de onun kitapları oldu. Elimde henüz okumadığım 3 kitabı daha var.


Yazarın, orjinal Japonca yayınlanan adı, İngilizcesinde de olduğu gibi Norwegian Wood olan kitap, Türkçe'de İmkansızın Şarkısı olarak yayınlanmış. Kitap, adını Beatles'ın ünlü şarkısından alıyor ve o dönemlerin Japonya'sında geçiyor. Kitabın, Türkiye'de bu isimle yayınlanmasına, açıkçası, pek anlam veremedim. Ancak çevirinin genel olarak çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Kitap, içinizde, sanki elinizi uzatıp dokunabileceğiniz kadar gerçek bir his bırakıyor ki bu his, zihninize, kitaptaki karakterlerle gerçekten birlikte yaşamış olduğunuzu, uzun zaman önce onlarla yollarınız ayrılmış olup, artık hatıralarınızda kalan o kişilere duyduğunuz özlemin çağrışımlarını getiriyor. Özellikle, eğer bir erkek gözüyle okursanız, Midori'ye aşık olmamanız çok zor. Midori, şimdiye kadar okuduklarım arasında en sevecen, en dobra, en başınabuyruk ama kurallarına bağlı, en sıradışı karakterlerden biri oldu.

Bu kitap, Japonya'da filme de uyarlanmış. Okumayı bitirdikten bir süre sonra bu filmi de seyretme imkanı bulabildim. Film, görsel açıdan çok güzeldi ama kitapla aynı hisleri vermeyi başaramamıştı. Özellikle Midori tiplemesi, aktris (Kiko Mizuhara) gerçekten çok etkileyici olmasına rağmen, yerine oturmamıştı. Ancak Naoko'yu oynayan aktris için aynı şeyler geçerli değil; Rinko Kikuchi gerçekten çok başarılı bir oyun çıkarmış ve onun oyunu, bu filmi seyredilmeye değer kılan birinci etkendi.

Murakami'nin Yaban Koyununun İzinde kitabını, modern bir öykü kitabı olarak değerlendirebiliriz. Zaten Murakami, pek çok eleştirmen tarafından, günümüzün en iyi öykü yazarı olarak da nitelendiriliyor. Roman kalıbının içine soktuğu ve okuyucuya bazen "gerçekten olabilir mi" düşüncesini veren doğaüstü olayları bu kitabında da ustalıkla kullanmış. Murakami, bizler için sıradan olan ama Japonlar açısından düşünüldüğünde nadir bulunan bir canlıyı, koyunu ele almış öyküsünde. Japonya'da bir koyun görebilmeniz neredeyse imkansızdır. Hatta geçtiğimiz senelerde gazetede okuduğum bir haberde, dolandırıcıların, koyunları kaniş köpeği gibi tıraş edip, az bulunan türde bir köpek diye, çok pahalı fiyatlarla, zengin Japonlara sattıklarını okumuştum. Alıcılar, hayvanların havlamadıklarını ve köpek maması yemediklerini görünce veterinere gitmiş ve skandal böylece ortaya çıkmıştı. Neyse, biz kitaba dönelim. Kitapta da koyunların Japonya'daki varlıkları ve tarihçeleri kısa bir çerçevede belirtilmiş. Bu koyunlardan özel bir tanesinin bazı insanların içine girmesiyle o kişilerin hayatlarındaki değişimler ve daha sonra içlerinden çıkınca yaşadıkları çöküş, ilginç ve okudukça merak uyandıran bir üslupla öykülendirilmiş.

Son okuduklarım arasındaki tek İngilizce kitap David Baldacci'nin Hour Game isimli kitabı oldu. Kitap pek çok ödül almış ve hatırladığım kadarıyla NY Times tarafından, yayınlandığı yılın en iyi kitapları listesine girmişti. Zaten benim alma sebebim de buydu ama uzun süredir rafta okumamı bekliyordu. Okuyunca, çok iyi kurgulanmış, sürükleyici, sürprizlerle dolu, heyecan yüklü bir dedektiflik romanı olduğunu bana da ispatlamış oldu. Yazarın King&Maxwell Serisi olarak geçen romanlar dizisinin ikincisi olan bu kitap, bende, serinin diğer romanlarını da okuma arzusunu artırdı. Baldacci'nin pek çok romanı filmlere uyarlandığı halde, gel beni film yap, diyen bu kitabın henüz uyarlanmaması ise bence ilginç bir ayrıntı. Bunun sebebi, zihinde şöyle bir tartınca, yüksek bir maliyet gerektirebileceği olabilir diye düşünüyorum. Ama bence, kesinlikle, iyi bir yönetmenin elinde filme uyarlanmalı.

Son olarak, alışageldiğim gibi, tarih/araştıma/inceleme kitabı olan, Yaşar Nuri Öztürk'ün, iki ciltlik Hallâc-ı Mansûr'unun ilk cildini okudum. Yazar, her zamanki ciddiyetini, bilgisini, ilmini kullanarak, tıpkı kitabında ele aldığı Hallâc'ın kendisi gibi, büyük bir imanla, yüreklilikle, açık sözlülükle, bu büyük insanı, her yönüyle, dokunulmadık bir husus bırakmamacasına anlatmış ve insanlığa çok önemli bir eser kazandırmış. Tanrı'ya "Herkesi affet ama sadece beni affetme, bana dilediğin gibi davran" diye dua ederek, O'ndan af dilemenin bile bir bencillik göstergesi olduğu düşüncesiyle af dilemekten kaçınan bu büyük şehit-sûfîye, biz Türklerin de borçlu olduğunun altı çizilen şu satırları aktarmadan edemeyeceğim: "Hallâc, Türk ırkının İslam'a girmesini hazırlayan bir numaralı misyon sahibi olmanın yanında, bu ırkın, Müslümanlığı tasavvuf meşrebi üzere algılamasında da tartışmasız liderdir"(c.1/s.175). Bu konuda değinebileceğim çok şey var ancak ikinci cildi de bitirip kafamda şekillendirince ve kendimde yetkinliği bulunca, ileride bu satırlara aktarabilirim.

Ancak şimdi Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı'na başladım. Tercümesi 1000 sayfaya yakın olan bu kitap, kısa sürede bitecek gibi görünmüyor. Ama kesinlikle çok sayıda yeni bigliye ulaşacağımdan adım gibi eminim.