12 Temmuz 2012 Perşembe

Çin Şirketinde İki Sene


2 yıl önce..
Yeni işe girdim, her şey güzel başladı.
Herkesten övgüler geliyor, örnek gösteriliyorum, Mutlu gibi yapın deniyor.
Derken..
Yöneticimle arama Çinli bir yönetici daha atadılar. Head yaptılar.
Ben böyle anlaşmamıştım dememe kalmadan dışarıdan bir de Türk alıp onu da araya koydular. Direktör yaptılar.
*
Sonra direktör benim işlerimle ilgili olan kendi yetkilerini gayr-ı resmi AM'a* devretti, kendisi kendi çıkarına olacak başka işleri kovalar oldu.
Bir baktım ilk 4 ay içinde 4 kişiye raporlar olmuşum.
*
Derken bir gün müşteriye sunuma gittim. Toplantı toplam 1 saat.
Toplantıya bu direktör, head ve AM 45 dakika geç geldi.
Kol kola, şakalaşa şakalaşa, güle oynaya!! 
Müşteri haliyle bu ne ciddiyetsizliktir der, şikayet eder.
Bir de baktım asıl suçlanan direktör, Head ve AM beni suçluyor. 
Sebep: müşteri sunumu beğenmemiş!
Tam g.tümle gülecektim HR geldi. Head, direktör ve AM sunumu beğenmemiş dedi.
Al imzala diye itiraf dilekçesi gibi bir şey verdi. 
Her kuşun eti yenmez.
İmzalamadım.
Üstüne üstlük head’in, direktörün ve AM’ın yaptıklarını bir bir anlattım.
HR vay be dedi, imzalamadığım kağıdı head’in önünde yırtıp attı.
Head, direktör ve AM muzları ellerinden alınmış maymunlara döndüler.
*
Ama yetki onlarda, işten atalım dediler.
Tam gidiyorum derken AM gitti.
Bu sefer de AM’ın bölümünden bana teklif geldi. Bu adamı biz istiyoruz dediler.
O bölüme geçtim.
Yeni AM ben oldum!
Head ve direktör de mor oldu.
*
Eski AM'ı gittiği yerden kovmuşlar. Sonra çaresizlikten bizim kapıya gelince -önceki marifetleri ortaya çıktığı için- bizim kapıdan da içeri almadılar. Nişanlısı da ayrılmış.
Kimsenin ahını almayacaksın kardeş!
Ben senin için de hakkında hayırlısını diliyorum.
*
Sonra direktör de gitti ama Çinli head'in içinde beni yollayamamak ukte kaldı.
Yeni bölümdeki bir başka Çinli, AM olmamı hazmedemedi.
Bir AM olacaksa ben olmalıyım dedi. Onu AM yaptılar. Üstüne bir AM da dışarıdan aldılar.
Bana da eski görevimi verdiler.
Benim eski işimi yaptığımı gören eski bölüm bu bizim işimiz biz karar veririz dedi.
Eski bölümün yeni Çinli direktörü kendini benim yöneticim ilan etti. Olmaz dedim.
Olur dedi. Olmaz dedim. Olacak dedi. Olmaz dedim.
O zaman ben de seni tepelerim dedi.
*
Adamın arkası sağlam olduğu için kimse takışmak istemeyince bölüm arayışına girdim. 
Üç bölümden ayrı ayrı teklif aldım ama bu Çinli engel oldu.
HR da bölüm buldu, el sıkıştık, bu sefer de eski head işi bozdu.
Böylece içinde kalan ukteyi atmış oldu.
Ben de nihayetinde ayrılmak durumunda bırakıldım.
Zaman bakalım kime ne getirecek..

*AM: Account Manager.)

29 Haziran 2012 Cuma

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında


Yazı başlığı Haruki Murakami’nin yeni bitirdiğim kitabının adı.

Kendimi tarih, inceleme, araştırma kitaplarına vermiş olduğum son zamanlarda bana roman okumanın hazını tekrar hatırlatan bu kitabı bir günde bitirdim. Konu, 37 yaşında olan bir adam tarafından anlatılıyor ve tam da 37 yaşında olan kendimi özdeşleştirdiğim böylesi bir karaktere kitaplarda pek az rastlamışımdır. Hikayenin Japonya'da geçtiğine, adamın Japon olduğuna ve doğum tarihinin benden 25 sene önce olduğuna bakmayın; yaşananlar, hissedilenler, duygular, özlemler, hayal kırıklıkları kendimden fazlasıyla parçalar bulmama yetti. 



Özellikle Hacime'nin (karakterin adı) şu söylemi tam da benim şu an içinde bulunduğum durumu anlatır nitelikte:
Bir şey kötü gider ve bütün taşlar devrilir. Kendinizi kurtarmanın hiçbir yolu yoktur. Ta ki biri sizi çekip çıkarana kadar.
Son cümle olayların gelişimini açıklayan bir cümle. Yoksa Hacime'nin de -olması gerektiği gibi- birinin onu çıkarması beklentisi yoktu. Birinin sizin için bir şey yapmasını bekliyorsanız kişiliğinizi kaybetmişsinizdir. Ancak Hacime, kendisini birisi çekip çıkarana kadar olayları akışına bırakmıştı ve değiştirmek için bir çaba içinde değildi. Ama durumun benden farklı olan tarafı şu ki benim yaşadığım dünyada olayların hiçbiri akışına bırakınca akmıyor. Değiştirme çabaları ise çoğu zaman sonuçsuz kalıyor. Bu fark da esas olarak iki ülke arasındaki sistem  farkından kaynaklanıyor. 25 sene öncesi anlatılıyor olsa da..

Murakami, benim için önemli bir keşif oldu. Yıllar önce Dan Brown'ın Da Vinçi Kodu'nun anımsattığı ve sonrasında okuduğum başarısız bir kaç roman ile tekrar uzaklaştığım roman okuma hazını tekrar aldım. Diğer kitaplarını olumak için sabırsızlanıyorum.

22 Haziran 2012 Cuma

Zehirleyenlerin Saltanatı

Dünyanın en saçma sigara içilmesinin kısıtlanması uygulaması Türkiye'dedir. Bunun sebebi de "açık alan sınırlaması" denen ucu açık bir yasa çıkarılmasıdır.

Mesela bir pastaneden pasta almak istiyorsunuz. Pastanenin içine girmek için öncelikle kapısının önündeki alana yerleştirilmiş masalarda sigara içen engerek sürüsünün oluşturduğu duman bulutunun içinden geçmeniz gerekir. 

Mesela Starbucks'a gittiniz. İçeceğinizi, kekinizi vs. içeriye girip almanız lazım. O dumanı yemeden içeriye giremezsiniz. Pusetinde çocuğunuzla gelseniz bile kanser yaygınlaştırma misyonu sahibi olup oraya oturtulmaya şartlandırılmış Pavlov'un köpekleri gözünüzün yaşına bakmaz. Ya o çocuğu o dumandan geçireceksiniz ya da kekinizi, kahvenizi evinizde yapacaksınız. 

Bahar ve yaz aylarının keyfini en çok bu ağzı kokarca kıçına dönmüş insan suretli zehirli organizmalar sürerler. Çünkü tüm mekanların açık havaları onlara tahsis edilmiştir. Kafelerin, pastanelerin, restoranların en keyifli, en manzaralı, en güzel yerleri onlarındır. Hatta bunlar güneşe maruz kalmasınlar diye üstlerine bir de tente çekilir ki hem alan açık alan olmaktan çıksın hem de onlar, rahatça mevsimin tadını çıkarma gafletine düşmüş temiz ciğerli insanları daha kolay kanser edebilsin.

Yasa koyucu "günah benden gitti" diyebilmek adına mekanlara afiş zorunluluğu getirmiş. Denetleme yapmayıp cezayı uygulamayarak öbür dünyada bununla paçayı kurtaracaklar mı göreceğiz. Ama o afişi kanun gereği asıp masalara kültablası dizen uyanıklar (bu öğlen gittiğim yer gibi) paçayı kurtaramayacaklar. 

Yani bütün düzen zehir yayan mahlukların keyfine göre kurulmuş. Duman üretmiyorsanız keyfi de haketmiyorsunuz. 

Gelişmiş ülkeler demeyeceğim, ahlaklı toplumların yaşadığı ülkelerde şunu görürsünüz:
Mekanların sigara içilen yeri -varsa- mekanın en kapalı köşesinde bir odadır. İçmek isteyen kahvesini, yemeğini vs. alır oraya götürür, sigarasını da orada içer. Odada dumanı çeken bir havalandırma sistemi vardır, diğer insanlara zerresi ulaşmaz. Mekanların açık havaları, en güzel köşeleri sigara içilmeyen yerlerdir, nasılsa açık hava deseniz de içemezsiniz. Afiş yoktur çünkü içen ceza alacağını bilir ama cezayı düşünmezden önce ayıbın ne olduğunu bilir. Tamamen açık alanlarda bile sigara içme noktaları vardır, başka yerde içemezsiniz. 

Şimdi ben istemeyerek solumak zorunda bırakıldığım bu kanser dumanı yüzünden bu şahıslara hakkımı helal edecek miyim? Hayır, tam tersine şikayetçi olacağım, onlar da bunun bedelini ödeyecekler.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Büyüteç

Büyütecin mucitleri kimlerdir?

Son zamanlarında babamın gözleri iyice görmez olmuştu. Artık her sabah okuduğu gazeteleri de okuyamıyor, annem ona okuyor o da dinliyordu. 2007 senesinde Japonya'ya ilk gittiğimde kayınpederimin de okumakta güçlük çektiğini ve geniş, dikdörtgen bir büyüteç yardımıyla okuduğunu gördüm. Babam için de benzer bir tane aldım ama gözlerindeki hastalık iyice ilerlediğinden dolayı bir faydası olmadı.

Geçenlerde çok güzel bir kitap bitirdim: Sinan Meydan'ın Son Truvalılar adlı kitabı bence mutlaka okunması gereken çok güzel bir tarih/araştıma kitabı. Kitapta bilimsel araştırmalara, arkeolojik bulgulara, filolojik tespitlere dayalı verilerle Truvalılar'ın Türklüğü, Anadolu'da sürdürmekte olduğumuz binlerce senelik Türk varlığı, hayranlığımın bir kat daha arttığı büyük Atatürk'ün çalışmaları ve öncülük ettiği çalışmalar, ve daha bir çok ilginç veriler yer alıyor. Tüm bilgiler ve bulgular Truvalıların Türk olduklarını kanıtlar nitelikte.

İlgimi çeken noktalardan biri de büyüteç ile ilgili bir bilgiydi. Truva'da kazılar yapmakta olan M.Korffmann 1994 yılında düğme büyüklüğünde saydam cisimler bulmuştu. Bunlar ilk tutanaklarda "değersiz cam düğme" olarak kaydedilmişti. Ancak daha sonraki tespitler bunların büyüteç olduklarını ortaya koymuştu. Bu veriler ve tarihsel sıralamalar büyütecin Truvalılar tarafından bulunduğunu gösteriyordu.

İnternette de biraz araştırdım ama herhangi bir yerde büyüteci Truvalılar'ın bulduğuna yöndelik başka bir kayda rastlamadım. Wikipedia'ya göre en erken bulgunun M.Ö. 424'te Aritophanes'in lensi olduğunu yazıyor. Ancak Truva kayıtlarında bulunan büyüteçlerin tarihlerinin daha eskiye dayalı olduğu anlaşılıyor.

Sonuç olarak, Truvalılar'ın da Türk olduklarını göz önüne aldığımızda büyütecin Türkler tarafından bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.