2 Ocak 2012 Pazartesi

Dayım Ergüven Merkezli

Dayım Ergüven Merkezli, 1992 yılında hayata gözlerini yumduğunda 49 yaşındaydı. Annemin kardeşleri içinde en küçüğü idi ama hayata ilk veda eden o oldu. Adana Demirspor’un sutopu takımında oynamış, Türkiye Sutopu Milli Takımı'nda 100e yakın kalecilik yapmış bir sporcuydu. Onun oynadığı Adana Demirspor Sutopu takımı Yenilmez Armada olarak anılırdı ve Türkiye’de üstüste kazandıkları şampiyonluklar vardı. Dayım, milli takımda katılmış olduğu Balkan Şampiyonası’nda en iyi kaleci seçilmiş. Hatta aile dostumuz Ruhi amcanın anlattığına göre rakip takımlardan birinin hocası “bizde bir Ergüven olsaydı bu turnuvayı biz kazanırdık” demiş. Bu kadar önemli bir sporcuydu ama önem verilmeyen bir spor dalındaydı.

25 Aralık 1992 Tarihli Gazete Küpürü

Ben çocukken Adana’da yüzme hocalığı yapıyordu ve zaten ben de yüzmeyi ondan öğrendim. Çocukluğumun çok güzel hatıraları vardır o havuzda. O zamanlar bile havuzdaki yüzme eğitimindeki disiplini çok iyi hatırlarım. Dayımın bana yüzme öğretirken kullandığı sözler hala hatırımdadır. Yüzmeye ve sutopuna verilen önemin kaybolmasıyla o displin de sonraki senelerde kayboldu. Havuzdan tanıdığım pek çok sporcu ağabeyimi daha sonraları liseler arası basketbol karşılaşmalarında hakemlik yaparken gördüm. Hayat o sporcular için ve dayım için çok zor geçti.

Dayım ve Ben, ~89-91

Dayım, çocukluğum boyunca, artık ben havuzu bırakmışken de, hemen hemen her öğlen bize gelirdi. Annemin yaptığı yemekleri çok sever ve her zaman överdi. Annem de onun geleceğini düşünerek yemeklerini fazla fazla yapardı. "Hastane yemeği" diye nitelediği karısının yemeklerinden kaçar annemin yemeklerini yemeye gelirdi. Hem de annemle biraz dertleşirdi. Erken ve ani ölümü en başta annem olmak üzere tüm ailemizi en çok sarsan olaydı.

Geçenlerde babam hakkında yazarken değinmiştim. Hayatta en çok onun ölümüne yandım derken bahsettiğim kişi Ergüven dayımdı. Şöyle bir interneti araştırdım ve onun hakkında hiç bir bilgiye ulaşamadım. Ölümünün yıldönümünde ben bir şeyler yazmak istedim. Birileri olur da onu hatırlar, internette aramaya kalkarsa belki bu sayfayı bulurlar.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Japonya'dan Gelen Ailemiz

23 Aralık Cuma günü eşimin annesi ve babası İstanbul’a geldi.

Onları kendi evimizde ağırlamayı çok isterdik ancak turla geldikleri için mümkün olmuyor. Havaalanında, sadece birkaç dakika görebildiğimiz anne ve babamız, eşimin büyük bir sabırsızlıkla beklediği bir bavul dolusu yemek malzemelerini de bize teslim ettiler. Sonra hemen otobüse binip Topkapı Sarayı'na doğru hareket ettiler.

Eve döndüğümüzde bavuldan çıkanlar elbette eşimi çok sevindirdi:) Beni de düşünüp getirdikleri kokteyller ve çikolatalar da beni çok sevindirdi:)



Ertesi gün, Cumartesi sabahı 8’de Truva’dan başladıkları tura Pamukkale, Konya, Kapadokya gibi turistik yerlemizi ziyaret ile devam edecekler ve Perşembe günü tekrar İstanbul’a dönecekler. Görüşebilmek için çok az zamanımız olduğu için Cumartesi sabahını da değerlendirmek istedik ve sabah 5:30da yola çıkarak evimize 55km uzakta olan Kaya Ramada Oteli’ne gittik. İki saate yakın bir süre daha hasret giderme imkanımız oldu. Saat 8’de tur otobüsü hareket etti ve biz de eve döndük.

Şu anda gezileri devam ediyor. Perşembe akşamı son kez görüşme imkanına sahip olacağız. Dün eşimle birlikte Japonya’daki yeğenlerimiz için birkaç giysi aldık. Biri 2, biri 5, biri 10 yaşında olan ve sonuncusu 5 aylık olan yeğenlerimize hediye seçmek eğlenceli olduğu kadar yorucu ve zordu. Beğeneceklerini ve üzerilerine olacağını umarak Perşembe günü anne ve babamıza teslim edeceğiz.

22 Aralık 2011 Perşembe

Büyük Büyükbabamın Katledilişi

Babam, Ali olan ilk adını katledilen büyükbabasından almıştır. Rahmetli babamın bizlere aktardığı olay, onun cümleleriyle kısaca şöyledir:

Büyük büyükbabam, Abozade Ali Bey, memleketimiz olan Çukurova’da Ermeniler’in uyguladığı katliamların arttığı dönemde çalışmak üzere bağa gitmek istemiş. (Ali Bey, onun oğlu büyükbabam İsmail Hakkı Bey ve babam o topraklarda çiftçilik yaptılar. Şimdi bendeniz ve kuzenlerim halen devam ettirmeye çalışıyoruz). Kendisini uyarmışlar, şu sıralar bunlar azıttı gitmen tehlikeli olur, demişler. Ali Bey, çalışması lazım geldiği için ikna edilememiş ve tek başına gitmiş. Bağda çalışırken Ermeniler tarafından farkedilmiş. Zorla tutup götürmüşler. Camiye sokmuşlar ve başına kurşun sıkıp öldürmüşler. Büyükbabam İsmail Hakkı Bey daha sonra bu işin peşinden çok koşmuş ama katillerin bulunmasında ve yakalanmasında başarılı olamamış.

Babamın büyükbabasını, o zaman Fransızlar’ın ve onların kışkırttığı, silahlandırdığı Ermeniler'in işgali altında bulunan Adana’da Ermeniler öldürmüştür.

Tarihinde, Dünya'nın bir çok yerinde olduğu gibi, doğrudan ve dolaylı olarak insan katliamlarının başını çeken birkaç milletten biri olan Fransızlar bugün “Ermeni Soykırımı” oylaması yaptı ve 577 kişilik meclisin 38 üyesi tarafından onaylanan tasarı kabul edildi. Demokrasiye bakın! Büyük büyükbabam Ali Bey gibi pek çok Türk’ün katlediği o dönemlerde, Fransa, Ermeniler’e Türk topraklarının sözünü vermiş ama Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihin en büyük kahramanlarından birinin sahneye çıkmasıyla rezil olup tırıs tırıs geri dönmüştü.

Atatürk ve eşi Latife Hanım Adana'ya geldiğinde onları karşılayanlar arasında Milli Mücadele kahramanı büyükbabam Abozade İsmail Hakkı Bey (Sayar) de var. Bu resmi başka kaynaklarda bulamazsınız.

İlk planlı isyanlarını 1909’da yaparak Adana şehrini tamamen yakıp binlerce Türk’ü katleden Ermeniler, Fransa’nın kendilerine vadettiği Çukurova’da devlet kurma sözü ile ileriki yıllarda bölgeyi Türklerden temizlemek için katliamlarını artırmışlardı. Topraklarımızı işgale gelen Fransa’nın bölgede yeterince askeri gücü olmadığı için kendilerini kullandığına akıl erdiremeyecek kadar beyinsiz olan bu hain Ermeniler, 1921’de yapılan Ankara Antlaşması gereğince bölgeyi terkeden Fransızlar tarafından yüzüstü bırakıldılar. Hayalini kurdukları devlet tam bir hayal olmuştu. Her şeye rağmen Türk Devleti’nin çıkardığı affa ve verdiği bütün garantilere rağmen Adana’dan kaçtılar. Yıllardır katlettikleri Türklerle tekrar birlikte yaşamaya cesaretleri yoktu.

Muhtemelen aralarında büyük büyükbabamı katledenlerin de bulunduğu işte bu kaçan Ermenilerin uzantıları, şimdi aynı işbirliği içinde, kendilerine 100 sene önce verilen sözlerin tazmini için farklı oyunlarla ülkemize saldırmaya, iftiralarla şeytana hizmet etmeye devam ediyorlar. Ama biz başkalarını suçlamak yerine kendimize bakalım: Eğer bugün Türkiye, cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi güçlü, sözü dinlenen bir durumda olsaydı bunlar kesinlikle olmazdı. Atatürk'ün ölümünün hemen sonrasından başlayarak, en acizi bu dönem olmak üzere ülkenin başına geçen tüm yönetimler bu güçsüzleştirmeye/ihanete az, çok, bilinçli, bilinçsiz hizmet etmişlerdir.

Atatürk’e olan minnetimi bu satırların sonunda bir kez daha belirtmeyi borç bilirim.

20 Aralık 2011 Salı

Aimi Kobayashi

Çocukluğumun en sevdiğim televizyon programlarından biri olan Pazar Konseri’nde merhum Hikmet Şimşek’in İdil Biret hakkında anlattıklarını iyi hatırlarım. Hikmet Şimşek, katıldığı bir konser programında İdil Biret’in anons edildiğini ve sonrasında piyanonun başına 4 yaşında küçük bir kızın geçmesi karşısındaki şaşkınlığını anlatmıştı. Sonra ise o küçük kızın piyano çalışını “taburede oturup o küçücük parmaklarıyla, yerden yüksekte kalan ayaklarını havada sallaya sallaya piyano çalıyordu” diye anlatmış, sonra ise o ‘harika çocuğun’ nasıl büyük, dünya çapında bir piyanist olduğunu gururla söylemişti.

Sonraki senelerde, benim de büyük bir gurur ve hayranlık duyduğum İdil Biret’in iki konserine bizzat dinleyici olarak katılma fırsatı bulmam ise benim için bir çocukluk hayalimin gerçekleşmesi gibiydi.

Konser salonlarını kapalı tutan, “kim dinliyor ki” diyerek klasik müzik yayını yapan radyoları kapatan mevcut hükümet zihniyeti içinde, Türkiye’nin yeniden böyle sanatçılar yetiştirmesinin çok zor olduğunu düşünüyorum. Ancak ümidimi kaybetmiş değilim.

Bu satırlarda esas olarak bahsedeceğim şey İdil Biret’e çok benzeyen yeni bir sanatçının yetişiyor olduğunu görmek. Tamamen tesadüfen karşıma çıkan bu kız 1995 doğumlu ve tıpkı İdil Biret gibi 4 yaşında konser salonlarında müzik icra etmiş bir sanatçı. Aimi Kobayashi Japon bir piyanist ve bugün 16 yaşında. 4 yaşındayken ve sonraki erken yaşlarında verdiği konserleri Youtube’dan izlemiştim. Chopin’in 20 numaralı Nocturn yorumu hala hafızamdadır. Bu sene Japonya’ya gittiğimde ise onun bugüne kadar çıkmış olan iki CDsini de alma imkanım oldu.

Aimi Kobayashi CDlerim

Bu genç yeteneği takip etmeye devam edeceğim. İleride çok daha fazla adından söz ettirecek, büyük bir piyanist olacağını ümit ediyor ve bekliyorum. Umarım bir gün onun konserlerine gitme şansını da elde edebilirim.