19 Aralık 2011 Pazartesi

Banu Avar İmza Günü

Malum yeni yıl geliyor. Bu sebeple haftasonumun büyük bir kısmını alışverişe ayırdım. Hem ben hem eşim çok yorulduk ama yine de alışveriş açısından pek verimli geçtiğini söyleyemem.

Japonya’daki çok sevdiğim bir arkadaşıma, her sene olduğu gibi bu sene de yeni yıl hediyesi almak istedim. İstediğim gibi olmasa da bir şeyler bulabildim. Ancak arkadaşımın Japonya’daki adresinin değiştiği ve adresi henüz almamış olduğum geç aklıma geldi. Hem sürprizi kalmadı hem de biraz garip kaçtı ama ona sormaktan başka çarem yoktu. Bugün akşama doğru hediyelerimi gönderdim. Umarım kısa zamanda, hasarsız yerine ulaşır ve kendisi de beğenir.

Cuma günü, üzerimde neyin ağırlığı var idiyse uykum çok uzun oldu. Gördüğüm garip rüyalar da cabası. Haftasonunun en rahatsızlık verici tarafı ise annemin hasta olmasıydı. Dün telefonda sesi çok kötü geliyordu. Kadıncağız Adana’daki işleri takip etme mecruriyetiyle kendine hastalık davet ediyor. Neyse ki bu sabah tekrar aradığımda sesi daha iyi geliyordu.

Banu Avar'a kitabımı imzalatırken

Haftasonunun güzel tarafları da vardı elbette. En başta eşimle birlikte geçirdik. Birlikte yedik, birlikte gezdik ve bol bol konuştuk. Ne zamandır istediğim kitaplardan birini aldım. En kayda değer tarafı ise, takipçilerinden biri olarak Facebook’tan haberini aldığım Banu Avar’ın imza günü vardı. Evime yürüyüş mesafesinde olan CKM’ne (Caddebostan Kültür Merkezi) konuk olmuş ve gün sonu kitapları için imza dağıtmıştı. Ben de sıraya girenlerden biriydim ve kendisiyle çok kısa bir konuşma etme imkanı ile birlikte ‘Böl ve Yut’ adlı kitabı imzalatma şansı bulabildim.

Uykumu alamadığım bir gecenin sonrasında ise şirkette yeni bir haftaya başladım. Bakalım bu hafta nelere gebe..

12 Aralık 2011 Pazartesi

Legion Melekleri

Deli saçması diye bir söz vardır. Geçende televizyonda seyrettiğim film için kullanmak yerinde olur.

Legion’ diye bir film.
Kadının teki birinden hamile kalmış, karnındaki bebek ileride insanlığın tek umudu olacakmış.
İnsan suretinde şeytanlar gelip kadına saldırıyor. Tavanda yürüyorlar falan.

Bu arada melek Mikail arabasıyla onları ve insanlığın geleceğini kurtarmaya geliyor.
Arabada tabanca, tüfek falan var!
Bir tane de adam var, çocuğun babası değil ama anasına aşık.
Bu adamın aşkı Mikail’e ilham olmuş, insanlıkta hala ümit var demiş, bebeği kurtarmaya o yüzden gelmiş.

Sonra Cebrail de geliyor, Tanrı’ya karşı çıktı diye o da Mikail’e saldırıyor.
Bu iki melek birbiriyle dövüşüyor yani! Dinlerin bu kutsal, yüce varlıkları birbirine saldırıyor!
Mikail’in silahı da topuz. O, Tanrı’ya karşı gelmediği için kanatlar hala var; mermi işlemiyor.

Bu iki melek Bakara suresi 98de şöyle geçiyor: “Kim Allah'a, O'nun meleklerine, resullerine, Cebrail'e, Mikail'e düşman kesilirse, Allah da bu tür inkarcılara düşman kesilir.
Bu filmi seyredenin pardon demesi lazım.

Filmi kesik kesik seyrettim, sonunu da getiremedim.

Ancak bu film beni düşündüren bir şeyler vermeyi başardı. Tüm bu saçmalıklar içinde aklıma gelen şey şu oldu:
Hıristiyan inanışında veya Amerika kültüründeki dini inanışlar içinde; insanlar Tanrı’yı, melekleri nerede görüyorlar? Bir de bu felaket gelmesi korkusu nedir?

Benzer temalar üzerine kurulu aklıma bir çok film geliyor. Mesela Terminator filminde buna benzer bir kürtaj denemesi vardı. Yine insalığın gelecekte umudu olacak birini kurtarma çabası olmuştu. Herhalde batılılar dünyada başlarına gelecek bir felaketten çok korkuyorlar. Bu korkunun sebebi bence kurulu dünya düzenlerinin bozulacak olması. Mesela Deep Impact ve Armageddon filmlerinde dünyaya bir şey çarpacağı için kurtulma çabası vardır.

Amerikan filmlerinde melekler eğer insanları(Amerikalılar'ı) kurtarmak için gelmiyorlarsa aşk yaşamak için geliyorlar. Niyet o değil de sonuç o. Mesela Meet Joe Black ve City of Angels bu filmlere örnek. Hatun aradığı erkeği dünyada bulamayınca melekler dönüp ya da düşüp erkek oluyorlar ve dünya gözüyle aşklarına başlıyorlar. Bir de Axe deodorant reklamındaki melekler var. Deodorantı sıkıyorsun gökten kanatlı hatunlar düşüyor; Baygon sıkılmış sinekler gibi. Ha bu arada meleklerin ‘düşme’ olgusu sık kullanılıyor. Zira Hıristiyanlıkta da kötü olan melekler ‘fallen’ (düşmüş) olarak tanımlanıyor. İncil’e sonradan dahil edilen ‘Revelation’ kitabında Şeytan ve meleklerinin, Mikail ve melekleriyle yaptığı Cennet’teki savaşı kaybedince dünyaya düşürüldüğünden bahseder.

Ne diyelim, Allah bizi düşürmesin...

8 Aralık 2011 Perşembe

Mozart'ın Elvira'ya Olan Büyük Aşkı

Mozart’ın 21. Piyano Koncertosu vardır. Muhteşemdir.

Herkes Mozart’ın bu eseri Elvira Madigan isimli bir kadın için yazdığını sanır. Zira bir müzik mağazasına gidersiniz, bu konçertonun CDsini bulursunuz, üstünde "Mozart, Piano Concerto Nr:21, ‘Elvira Madigan’” yazar.

İnsanlar bunu görünce kafalarında büyük bir aşk hikayesi canlanır. Kimmiş bu Mozart’ın bu kadar sevdiği, adına konçerto yazdığı kadın diye merak ederler.

Elvira Madigan, Danimarkalı bir ip cambazıdır. Üvey babasının sirkinde gösteri yapmak için bulunduğu İsveç’te Sparre isimli bir subayla birbirlerine aşık olurlar. Ama Sparre evli ve iki çocuğu olan bir adamdır. Yine de aşkları devam eder. Bir yıl boyunca birbirlerine mektuplar yazarlar ve nihayet birlikte Danimarka’ya kaçarlar. Yaklaşık bir ay birlikte olurlar. Ama paraları bitmektedir. Bir piknik sepeti hazırlayıp Tasinge Adası’na giderler. Birlikte son yemeklerini yedikten sonra Sparre, dünyada sürdüremeyecekleri aşklarını ebediyette yaşamak düşüncesiyle, zimmetli tabancasıyla önce Elvira’yı sonra kendisini öldürür.

Mozart 1756-1791 yılları arasında yaşamıştır. Elvira ise, Mozart öldükten çok sonra doğmuş, 1867-1889 yılları arasında yaşamıştır.
Yani Mozart Elvira'yı asla tanımamıştır.

Peki nasıl olmuştur da Mozart, Elvira Madigan adını verdiği bir konçerto bestelemiştir?

Cevap basit: Bestelememiştir.
Konçertoyu bestelemiştir de bu ismi vermemiştir.
O konçerto Mozart’ın sadece 21inci Piyano Konçertosu’dur.

Elvira Madigan ve Sparre’ın mezarları halen öldükleri o adadadır ve halen aşıkların ziyaret ettikleri yerler arasındadır. Elvira Madigan’ın Sparre ile olan bu dramatik hikayesi 3 kez filmlere konu olmuştur. Bunlardan en bilineni 1967’de çevirilen İsveç yapımı bir filmdir. İşte bu filmde Mozart’ın 21inci Piyano Konçerto’sunun ikinci bölümü, o muhteşem, o duygu yüklü Andante bölümü kullanılmıştır. Konçerto’ya Elvira Madigan ismi bu filmden sonra, pazarlama uzmanı şahıslarca verilmiştir.

Çok kötü de olmamıştır çünkü her ikisi de birbirlerini yaşatmaktadır. Ben sadece işin aslı bilinsin istedim ;)

5 Aralık 2011 Pazartesi

5 Aralık Devrimi

Bugün 5 Aralık.

1934 yılının 5 Aralık tarihinde Atatürk, bugün uygar devletler arasında gösterilen tüm devletlere ve milletlere örnek olan, en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirdi:

Türkiye'de Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı verildi.

Bu hak, bugün Avrupa Birliği adı altında aralarına girmek için yırtındığımız İtalya ve Fransa’daki kadınlara bizden 12 yıl sonra, 1946’da verildi. Medeni toplumun örneği olarak en başta gösterilen İsviçre ise bu hakkı ancak 1971’de yasalaştırabildi.

Atatürk şöyle demişti: “Bir toplum, bir millet erkek ve kadından meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”

2011’e, günümüze bakalım:koca şiddetinden kaçan kadınlar, sığınma evleri, sokak ortasında bıçaklanarak öldürülen kadınlar, dayaktan hastanelik edilen kadınlar, vb.

Yine Atatürk’ü dinleyelim: “Bizim dinimiz hiç bir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir! Allah'ın emrettiği şey erkek ve kadın müslümanların ilim ve irfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak mecburiyetindedir.”

Bu söylemin ispatı kolaydır: Kur’an’ı okursunuz, görürsünüz. Ve ayrıca şunu da görürsünüz: başınızı örtün diye bir ayet yoktur. Oysa bugün tesettürler içinde tutulmaya bırakılmış, dinimiz yalanlanarak ikna edilmiş ve ne yazık ki bunu benimsemiş kadınlar var. Tesettür kelimesinin sözlük anlamı “zorla, baskı ile örtünme” demektir. Bu konuyla ilgili Serbest başlıklı yazımı da okuyabilirsiniz.

Atatürk, soyadı kanunu çıktıktan sonra Gökçen soyadını verdiği Sabiha’yı 12 yaşındayken evlat edinmişti. Ama bugün Türkiye’de 12-13 yaşında tecavüze uğrayan kızlara “kendi rızası vardı” diyen mahkemeler var. Bugün, Atatürk’ü ve onun yaptıklarını hazmedemeyenlerin ismini silmek istediği Sabiha Gökçen dünyanın ilk kadın savaş pilotudur. Bence bu başlı başına, Türkiye'nin, Dünya tarihine vurduğu en önemli başarı damgalarından biridir.

“Dünyada hiçbir milletin kadını, “Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim” diyemez” diyen Atatürk’ün kurduğu Türkiye’de kadınlarımıza Allah’tan kolayılık, güç, akıl ve sabır diliyorum.

Dünya milletleri Atatürk'ü örnek alarak medeni oldular ama biz Atatürk'ten uzaklaşarak medeniyetimizi kaybediyoruz.