Bugün 5 Aralık.
1934 yılının 5 Aralık tarihinde Atatürk, bugün uygar devletler arasında gösterilen tüm devletlere ve milletlere örnek olan, en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirdi:
Türkiye'de Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı verildi.
Bu hak, bugün Avrupa Birliği adı altında aralarına girmek için yırtındığımız İtalya ve Fransa’daki kadınlara bizden 12 yıl sonra, 1946’da verildi. Medeni toplumun örneği olarak en başta gösterilen İsviçre ise bu hakkı ancak 1971’de yasalaştırabildi.
Atatürk şöyle demişti: “Bir toplum, bir millet erkek ve kadından meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”
2011’e, günümüze bakalım:koca şiddetinden kaçan kadınlar, sığınma evleri, sokak ortasında bıçaklanarak öldürülen kadınlar, dayaktan hastanelik edilen kadınlar, vb.
Yine Atatürk’ü dinleyelim: “Bizim dinimiz hiç bir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir! Allah'ın emrettiği şey erkek ve kadın müslümanların ilim ve irfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak mecburiyetindedir.”
Bu söylemin ispatı kolaydır: Kur’an’ı okursunuz, görürsünüz. Ve ayrıca şunu da görürsünüz: başınızı örtün diye bir ayet yoktur. Oysa bugün tesettürler içinde tutulmaya bırakılmış, dinimiz yalanlanarak ikna edilmiş ve ne yazık ki bunu benimsemiş kadınlar var. Tesettür kelimesinin sözlük anlamı “zorla, baskı ile örtünme” demektir. Bu konuyla ilgili Serbest başlıklı yazımı da okuyabilirsiniz.
Atatürk, soyadı kanunu çıktıktan sonra Gökçen soyadını verdiği Sabiha’yı 12 yaşındayken evlat edinmişti. Ama bugün Türkiye’de 12-13 yaşında tecavüze uğrayan kızlara “kendi rızası vardı” diyen mahkemeler var. Bugün, Atatürk’ü ve onun yaptıklarını hazmedemeyenlerin ismini silmek istediği Sabiha Gökçen dünyanın ilk kadın savaş pilotudur. Bence bu başlı başına, Türkiye'nin, Dünya tarihine vurduğu en önemli başarı damgalarından biridir.
“Dünyada hiçbir milletin kadını, “Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim” diyemez” diyen Atatürk’ün kurduğu Türkiye’de kadınlarımıza Allah’tan kolayılık, güç, akıl ve sabır diliyorum.
Dünya milletleri Atatürk'ü örnek alarak medeni oldular ama biz Atatürk'ten uzaklaşarak medeniyetimizi kaybediyoruz.
5 Aralık 2011 Pazartesi
28 Kasım 2011 Pazartesi
Kasım'ın Son Hafta Sonu ve Balık Avı
Güzel bir hafta sonu geçti. Cuma akşamı iki arkadaşımın şirketten ayrılış (kurtuluş) partisinden sonra eşimle başbaşa bir Cumartesi günü geçirdim. 'Kurtulma' meselesinde darısı başımıza diyelim. Cumartesi günü hava biraz soğuktu ama özellikle sahilde Cafe Nero’da, deniz ve adalar manzarası eşliğinde içtiğimiz kahveler, yediğimiz pastalar hafta sonumuzun en güzel zamanıydı bence.
'Platinium trophy' alacağım diye kendimi kastığım ve biraz da eşimi kızdırdığım No More Heroes oyununu da nihayet Cumartesi bitirdim ve yeni oyuna başladım: Dead Space 2. En az birincisi kadar güzel bir oyun ve beni etkileyebilmeyi başardı. Bunda da hedef 'platinium trophy' ama bakalım..
***
Kiyo-chan ile birlikte balık tutuyoruz 27.07.2011
Pazar günü sabah 4:30ta kalkmak beni bütün gün sersemletti diyebilirim. Geçen hafta olduğu gibi bu hafta da arkadaşımla Beykoz’da balık tutmaya gittik. Sabah ezanından önce bile kalabalıktı. Belki 1 saat rahat rahat olta atabildik ama gün ışımaya başlayınca balık avcıları çoğaldı. Biz de rahatsız olduk. Geçen hafta 2, bu hafta 3 balık tutabildim. Ha, dün bir de oltama küçük bir deniz yıldızı takıdı. İğneden kurtarıp tekrar denize bıraktım. Balık tutmada henüz bir öğün yemek çıkartabilcek seviyeye gelemedik ama denemeye devam edeceğiz. Kazandığımız şey bizim için deneyimdir diye düşünüyoruz. Emeksiz kazanç olmaz.
Balık avlama konusunda değinmeden geçemeyeceğim şey iki şey var. Birincisi balık tutmayı rahmetli babamdan öğrenmiş olmamdır. Adana’dan İstanbul’a gelmiştik ve Atike Teyzem’in Güzelyalı’daki evinde kalıyorduk. 1980lerin başıydı, yaz tatilindeydik ve ben muhtemelen 7-8 yaşlarındaydım. Sonra 5-6 saatlik bir vapur yolculuğuyla, 1 hafta kadar kalmak için Marmara Adası’na gittik. İlk oltamı oradaki bir bakkaldan babam aldı. Yem takmayı, balıkçı düğümünü, şarap mantarından şamandıra yapmayı gösterdi. Orada çay bahçesi gibi bir yer vardı. Annem ve babam orada otururken ben bir kaç metre ileride, kıyıda balık tutardım.
İkinci olarak çok daha yakın bir zamana, dört ay kadar öncesine gidiyorum. Japonya’da eşimin amcası Kiyo-chan ile birlikte çıktığımız balık avına.. Bana seneler sonra tekrar balık avına çıkma keyfini hatırlatan Kiyo-chan ile çıktığımız balık avı verimsiz ama çok keyifliydi. Her şeyden önce çok sakin, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir ortamdı. İlk kez kamışla balık avlamayı da bu vesileyle Kiyo-chan’dan öğrendim. İstanbul’da balık avına çıkma isteğini de bende uyandıran kendisi oldu. Böylece kendime bir kamış aldım. Şimdi yavaş yavaş eksiklerimi görüyor, deneyim kazanıyorum ve yeni planlar yapıyorum. Bu planlardan biri de tekrar Japonya’ya gittiğimde yeni malzemeler almak ve Kiyo-chan ile birlikte tekrar balık avına çıkmak..
'Platinium trophy' alacağım diye kendimi kastığım ve biraz da eşimi kızdırdığım No More Heroes oyununu da nihayet Cumartesi bitirdim ve yeni oyuna başladım: Dead Space 2. En az birincisi kadar güzel bir oyun ve beni etkileyebilmeyi başardı. Bunda da hedef 'platinium trophy' ama bakalım..
***
Kiyo-chan ile birlikte balık tutuyoruz 27.07.2011Pazar günü sabah 4:30ta kalkmak beni bütün gün sersemletti diyebilirim. Geçen hafta olduğu gibi bu hafta da arkadaşımla Beykoz’da balık tutmaya gittik. Sabah ezanından önce bile kalabalıktı. Belki 1 saat rahat rahat olta atabildik ama gün ışımaya başlayınca balık avcıları çoğaldı. Biz de rahatsız olduk. Geçen hafta 2, bu hafta 3 balık tutabildim. Ha, dün bir de oltama küçük bir deniz yıldızı takıdı. İğneden kurtarıp tekrar denize bıraktım. Balık tutmada henüz bir öğün yemek çıkartabilcek seviyeye gelemedik ama denemeye devam edeceğiz. Kazandığımız şey bizim için deneyimdir diye düşünüyoruz. Emeksiz kazanç olmaz.
Balık avlama konusunda değinmeden geçemeyeceğim şey iki şey var. Birincisi balık tutmayı rahmetli babamdan öğrenmiş olmamdır. Adana’dan İstanbul’a gelmiştik ve Atike Teyzem’in Güzelyalı’daki evinde kalıyorduk. 1980lerin başıydı, yaz tatilindeydik ve ben muhtemelen 7-8 yaşlarındaydım. Sonra 5-6 saatlik bir vapur yolculuğuyla, 1 hafta kadar kalmak için Marmara Adası’na gittik. İlk oltamı oradaki bir bakkaldan babam aldı. Yem takmayı, balıkçı düğümünü, şarap mantarından şamandıra yapmayı gösterdi. Orada çay bahçesi gibi bir yer vardı. Annem ve babam orada otururken ben bir kaç metre ileride, kıyıda balık tutardım.
İkinci olarak çok daha yakın bir zamana, dört ay kadar öncesine gidiyorum. Japonya’da eşimin amcası Kiyo-chan ile birlikte çıktığımız balık avına.. Bana seneler sonra tekrar balık avına çıkma keyfini hatırlatan Kiyo-chan ile çıktığımız balık avı verimsiz ama çok keyifliydi. Her şeyden önce çok sakin, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir ortamdı. İlk kez kamışla balık avlamayı da bu vesileyle Kiyo-chan’dan öğrendim. İstanbul’da balık avına çıkma isteğini de bende uyandıran kendisi oldu. Böylece kendime bir kamış aldım. Şimdi yavaş yavaş eksiklerimi görüyor, deneyim kazanıyorum ve yeni planlar yapıyorum. Bu planlardan biri de tekrar Japonya’ya gittiğimde yeni malzemeler almak ve Kiyo-chan ile birlikte tekrar balık avına çıkmak..
20 Kasım 2011 Pazar
Bombalama Olayı
İsmi lazım değil,seneler önce çalıştığım şirkette bir yöneticim vardı.
Allah rahmet eylesin, öküzün tekiydi.
Bir akşam beni aradı.
“Mesaj sisteminde sorun mu var?”,dedi.
Ben de çalıştığım şirketin mesaj sistemlerinin operasyonundan sorumluydum.
Sorun varsa ben aranıyorum.
Rahmetli de o gün bir sorun olduğuna kanaat getirmiş, beni sınamak için bana tuzak soru soruyor!
Çok kurnazdı rahmetli!
“Sorun yok. Hayırdır?”, dedim.
Rahmetli başladı bana saydırmaya.
Rahmetli rahmetli diyoruz ama adam henüz ölmedi. Şirketten ayrılmak zorunda kalıp başımızdan gittiğinden beri biz kendisini rahmetle anarız. Rahmetli olması oradan geliyor.
Beni "sen ne biçim mühendissin, sisteme adam gibi bakmıyorsun, sorun çıkmış haberin yok, üst yönetime ne diyeceğiz şimdi“ falan gibi azarlamaya başladı.
Bizim cep telefonlarına haber mesajları gelirdi. TBMM tatile girdi, Şili’de deprem oldu, Yunan adası satılığa çıktı, vs. gibi güncel haberleri mesajla alırdık.
İşte ben bu sistemlerin operasyonunu yapıyordum.
O sene de Londra’da bir otobüste bomba patlamıştı. Ölenler, yaralananlar vardı.
O patlamadan 2 hafta sonra yine Londra’da bir patlama daha oldu.
İkisi de terör saldırısıydı.
İşte rahmetli beni bu ikinci bombalamanın akşamında aradı.
Dedim ki, yahu ne oldu, nerede sorun var?
Dedi ki,
“2 hafta önce Londra’yı bombalamışlardı haber mesajı daha yeni geldi.”
Rahmetli gündemi çok iyi takip ederdi!
Abi, dedim, o haber yeni; Londra’da bugün de patlama oldu; sistemde sorun yok.
Durdu, durdu, durdu..
Haaaaaaa, dedi.
“Yahu bu Londra da sürekli bombalanıyor, kehkeh” dedi.
Çok espiritüel adamdı rahmetli!
Erken kaybettik.
Allah rahmet eylesin, öküzün tekiydi.
Bir akşam beni aradı.
“Mesaj sisteminde sorun mu var?”,dedi.
Ben de çalıştığım şirketin mesaj sistemlerinin operasyonundan sorumluydum.
Sorun varsa ben aranıyorum.
Rahmetli de o gün bir sorun olduğuna kanaat getirmiş, beni sınamak için bana tuzak soru soruyor!
Çok kurnazdı rahmetli!
“Sorun yok. Hayırdır?”, dedim.
Rahmetli başladı bana saydırmaya.
Rahmetli rahmetli diyoruz ama adam henüz ölmedi. Şirketten ayrılmak zorunda kalıp başımızdan gittiğinden beri biz kendisini rahmetle anarız. Rahmetli olması oradan geliyor.
Beni "sen ne biçim mühendissin, sisteme adam gibi bakmıyorsun, sorun çıkmış haberin yok, üst yönetime ne diyeceğiz şimdi“ falan gibi azarlamaya başladı.
Bizim cep telefonlarına haber mesajları gelirdi. TBMM tatile girdi, Şili’de deprem oldu, Yunan adası satılığa çıktı, vs. gibi güncel haberleri mesajla alırdık.
İşte ben bu sistemlerin operasyonunu yapıyordum.
O sene de Londra’da bir otobüste bomba patlamıştı. Ölenler, yaralananlar vardı.
O patlamadan 2 hafta sonra yine Londra’da bir patlama daha oldu.
İkisi de terör saldırısıydı.
İşte rahmetli beni bu ikinci bombalamanın akşamında aradı.
Dedim ki, yahu ne oldu, nerede sorun var?
Dedi ki,
“2 hafta önce Londra’yı bombalamışlardı haber mesajı daha yeni geldi.”
Rahmetli gündemi çok iyi takip ederdi!
Abi, dedim, o haber yeni; Londra’da bugün de patlama oldu; sistemde sorun yok.
Durdu, durdu, durdu..
Haaaaaaa, dedi.
“Yahu bu Londra da sürekli bombalanıyor, kehkeh” dedi.
Çok espiritüel adamdı rahmetli!
Erken kaybettik.
28 Ekim 2011 Cuma
Babamsız 3 Sene
Babamsız 3 sene geçti bugün. 28 Ekim 2008’de kaybettik onu. 29 Ekim’de toprağa verdik.
2008'deki, coşkuyla kutlayamadığım tek Cumhuriyet Bayramı’dır.

Hani Can Yücel’in bir şiiri vardır, Hayatta ben en çok babamı sevdim diye başlar, işte benimki de o hesap. Ergüven dayımı babamdan 16 sene önce kaybetmiştim. 17 yaşındaydım. Hayatta en çok onun ölümüne yandım. Nasıl oluyor, hem en çok babanı sevip hem en çok dayına yanıyorsun demeyin. Onu sizden önce annem söylemişti zaten. Şöyle demişti: "sen babanın ölümüne o kadar çok üzülmedin".
Hayattaki ilk büyük acıdır dayım. Ondan hemen 3 ay sonra Selami dayımın ölümü ise tam bir sarsıntıydı. Hayatımın bir parçası olan insanların ölümünün neler yarattığını işte o zaman gerçekten anladım. İşte o zaman bir gün babamın da öleceğinin farkına vardım.
Bazen, öleceksek beraber ölsek de bu acıyı tekrar yaşamasam diye düşündüm.
Sonra büyüdüm.
Babam her hastalandığında, ameliyat olduğunda bir gün ayrılacağının mesajını verip farkında olmadan beni buna hazırladı. İşte bu yüzden babam öldüğünde, annemin söylediği gibi "o kadar çok üzülmedim". Çünkü üzüntümü senelere çoktan beridir dağıtıyordum. Anneme cevap vermememin başka sebepleri de var ama onlar bana kalsın.
Birlikte geçirdiğimiz zaman boyunca en güzel hatıralarımda babam vardır. O hatıraları yeri geldikçe zaman zaman bu satırlarda yazabilirim.
Ama bugün değil.
Üç senedir onu görmüyorum, çok özlüyorum ve bir gün tekrar buluşacağımızı biliyorum.
2008'deki, coşkuyla kutlayamadığım tek Cumhuriyet Bayramı’dır.

Hani Can Yücel’in bir şiiri vardır, Hayatta ben en çok babamı sevdim diye başlar, işte benimki de o hesap. Ergüven dayımı babamdan 16 sene önce kaybetmiştim. 17 yaşındaydım. Hayatta en çok onun ölümüne yandım. Nasıl oluyor, hem en çok babanı sevip hem en çok dayına yanıyorsun demeyin. Onu sizden önce annem söylemişti zaten. Şöyle demişti: "sen babanın ölümüne o kadar çok üzülmedin".
Hayattaki ilk büyük acıdır dayım. Ondan hemen 3 ay sonra Selami dayımın ölümü ise tam bir sarsıntıydı. Hayatımın bir parçası olan insanların ölümünün neler yarattığını işte o zaman gerçekten anladım. İşte o zaman bir gün babamın da öleceğinin farkına vardım.
Bazen, öleceksek beraber ölsek de bu acıyı tekrar yaşamasam diye düşündüm.
Sonra büyüdüm.
Babam her hastalandığında, ameliyat olduğunda bir gün ayrılacağının mesajını verip farkında olmadan beni buna hazırladı. İşte bu yüzden babam öldüğünde, annemin söylediği gibi "o kadar çok üzülmedim". Çünkü üzüntümü senelere çoktan beridir dağıtıyordum. Anneme cevap vermememin başka sebepleri de var ama onlar bana kalsın.
Birlikte geçirdiğimiz zaman boyunca en güzel hatıralarımda babam vardır. O hatıraları yeri geldikçe zaman zaman bu satırlarda yazabilirim.
Ama bugün değil.
Üç senedir onu görmüyorum, çok özlüyorum ve bir gün tekrar buluşacağımızı biliyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)