10 Eylül 2011 Cumartesi

Yeniden Tokyo ve Nilüfer Çiçekleri

(4/4 son bölüm)

Tsu’ya döndüğümüz zaman, Japonya’da kaldığım süre boyunca yeni doğan yeğenimizi kucağıma alma fırsatı bulamadım. Anlaşılamayan bir sebepten ötürü sindirim sisteminde bir bozukluk varmış ve incelenmek üzere hastanede kalması gerekmişti. O sıralarda aklımıza kötü şeyler geliyordu ve evde hüzünlü bir hava vardı. Çok şükür, aradan geçen süre içinde kötü bir şey olmadığı anlaşıldı. Bugün çok daha iyi olduğu haberleriyle seviniyoruz. Tek üzüntüm, biraz da onun doğumuna şahit olmak ve onu kucaklayabilmek için gittiğim Japonya’dan bu isteğimi elde edememiş olarak dönmüş olmamdır.

Ailemle vedalaştıktan sonra eşimle birlikte son iki günümü geçireceğim Tokyo’ya hareket ettik. 2009 Nisan ayında gittiğimde pespembe kiraz çiçekleriyle bezenmiş olarak gördüğüm Ueno Parkı artık yemyeşildi. Tekrar ziyaret ettiğimiz hayvanat bahçesinde Çin’den gelen iki pandayı gördük. Parkta daha önce görmediğim ve hayran kaldığım bir şey daha vardı: nilüfer çiçekleri. Gölün üzerinden insan boyuna kadar yükselmiş olan geniş yeşil yapraklarının arasında; bazıları yeni açmaya başlamış, bazıları açmış, bazıları da yapraklarını dökmekte olan pembe nilüfer çiçeklerini seyretmeye doyamadım.


Hem doğanın hem tarihin hem de teknolojinin bütünleştiği Tokyo’da Akihabara’yı ziyaret etmemek olmazdı. Alış verişimizin çoğunu orada yaptık. Daha önce İstanbul’da ziyaretimize gelen eşimin arkadaşıyla da orada görüşme fırsatı bulabildik. Kaldığımız otelden inşası devam etmekte olan Yeni Tokyo Kulesi çok güzel görünüyordu. Sevgili eşim hem bu görüntüye şahit olmak hem de Akihabara’ya yakınlığı dolayısıyla bu oteli seçmişti. Evimizin vitrininin bir köşesini süslemek üzere en sevdiğim bilgisayar oyunu serisi olan Final Fantasy’ye ait bir kaç figür alıp alış verişimi tamamladım. Yeni Tokyo Kulesi’ni ziyaret etmek ise artık sonraki seneye kaldı. Eşim, iki hafta daha kalacağı ailesinin yanına dönerken ben de havaalanına gitmek üzere yola koyuldum. Dördüncü kez gittiğim Japonya maceramız da böylece sona ermiş oldu.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Kobe

(bölüm 3/4)

Fukuoka’dan gece hareket eden otobüsle sabah erken saatlerde Kobe’ye vardım. Eşimle buluştuktan sonra bu şehirdeki gezimize başladık. 1995 yılında büyük bir deprem felaketiyle sarsılan Kobe şehri tamamen yeniden inşa edilmiş, çağdaş ve huzur dolu bir görünüme kavuşmuştu. Sahile harika bir park alanı yapılmış ve yeni inşa edilen iskelenin hemen yanında 1995’teki depremde yıkılıp kısmen suların altında bulunan eski iskeleyi, bu felaketi unutmamak için olduğu gibi bırakmışlar. Bu yıkıntını yanında ise o günden bu güne gelinen durumu resimlerle anlatan yazılı plakalar bulunmaktaydı.

İki gün geçirdiğimiz Kobe’de, eşimin panda şeklinde yapılmış özel bir tatlı yediği Çin Mahallesi’ni gezdik. Daha sonra teleferikle ulaşılan tepenin yamacında bulunan Nunobiki bahçesi, görme fırsatı bulduğum en güzel yerlerden biriydi. Şehrin tepe üzerinden görüntüsü harikaydı. Rengarenk çiçeklerin yanı sıra şimdiye kadar sadece manav tezgahlarında gördüğüm meyveleri dalları üzerinde görmek gezimize ayrı bir renk kattı. Aşağı inerken dinlenmek için durduğumuz yerde, bir Okinawa meyvesi olan ‘shikwase’ aromalı ‘kakigori’ yedim. Kakigori denilen şey bizim karsambaç dediğimiz şey ile aynı. Eşim bu kar makinesinin Japonya’da çok satıldığını söyleyince hemen alış veriş listeme dahil ettim.

Tokyo’ya gitmeden önceki bir kaç günümü ailemle geçirmek üzere Kobe’den ayrıldık. Tsu’da bizi üzücü bir sürpriz bekliyordu..

5 Eylül 2011 Pazartesi

Fukuoka

(bölüm 2/4)

Geldiğim Cumartesi gününü ve ertesi günü saymazsak Japonya’daki ilk haftasonumu geçirmek üzere Fukuoka’ya gittim. Yalnız gitmek durumundaydım çünkü eşim o gün doğum yapacak olan kardeşi için Tsu’da kalmak zorundaydı. Fukuoka dört büyük ada parçasından oluşan ülkenin en güneyindeki ada. Çok sevdiğim bir Japon arkadaşım da orada oturuyor ve onunla görüşmek de gitme sebeplerimin başında geliyordu.

Sabah erkenden Shinkansen dedikleri kurşun tren ile yola koyuldum. Yaklaşık 1000km olan yol bu hızlı trenle 3.5 saat sürüyor. Muhteşem yani. Oraya vardığımda anlaştığmız üzere arkadaşımla istasyonda buluştuk. Önce birlikte güzel bir yemek yedik, konuştuk, hasret giderdik. Sonra bulunduğumuz Kokura kasabasını gezmeye başladık.

Kokura çok güzel, çok şirin bir kasaba. Eski dönemlerden kalma kalesi, tapınağı ve bunların etrafına inşa edilmiş çağdaş binalarla süslü olan kasaba; insanların en çok gezindiği, etrafı yeşilliklerle bezenmiş nehrin çevresine inşa edilmiş durumda. Kokura, 1945’te, tarihi boyunca her zaman sivilleri katleden ABD’nin atom bombasını Hiroshima'dan sonra hedeflediği ikinci yerdi. Ancak bombanın atılacağı gün Kokura, daha önce ateş altına alınan komşusu Yahata’dan yükselen dumanlarla kaplı olduğundan ABD hedef değiştirerek atom bomasını Nagasaki halkının üstüne bırakmıştı. Haçlı batının tarih boyunca yaptıkları masum insan katliamlarını anlatmak bu satırlara sığmaz. Bu yüzden ben konuyu değiştirmeden gezimi anlatmaya devam edeyim.

Genellikle gittiğim yabancı ülkelerde değişik tesadüflerle karşılaşıyorum. Bu konuda şimdiye kadar çok şanslı oldum diyebilirim. İrlanda’ya gittiğimde ülke AB’ne kabul edilmişti ve onun hem kutlamalarına şahit olmuştum hem de protesto gösterilerinin içinde kendimi bulmuştum. Hong Kong’a gittiğim gün cadılar bayramıydı ve çok eğlenceli bir gece geçirmiştim. Kokura’yı gezdiğim o gün ise öğrencilerin dans festivali vardı. Onların gösterilerini izlemek çok eğlenceliydi.

Kaleyi, tapınağı ve bunların hemen yanında olan küçük parkı gezdik. Küçük park dediğim yer gerçekten küçük. Minyatür bir göl, gölün etrafı yemyeşil, içinde sadece bir tane altın renkli balık, göle bakan eski bir Japon evi.. Huzur dolu bir yer. Giriş ücretli ama geleneksel Japon seremonisiyle hazırlanan ve ikram edilen yeşil çay ücrete dahil. Çayımız hazırlanırken oradakilerle arkadaşımın tercümanlığı sayesinde güzel bir de sohbet ettik. Akşam üzeri ise güzel bir yemek ve tatlıyla biten o günkü gezimizi tamamladık.

Ertesi gün arkadaşımın yaşadığı kasabaya, Mojiko’ya gittim. Bir başka şirin olan bu kasabada arkadaşımla birlikte harika bir gün geçirdim. Japonya’nın en ünlü balık pazarlarından biri olarak bilinen yerde suşi yedim ve ilk defa balon balığı ile balina etini tatma fırsatı buldum. Her ikisini de çok beğendim. Şehrin akvaryum-müzesinde değişik balıkları görme, yunus ve fokların gösterilerini izleme fırsatı da bulabildim. Kıyı şeridindeki güzel bir gezinti ve alış verişten sonra şehrin tarihi fabrikasında üretilen Sakura Birası eşliğinde, yine bölgeye özel yeşil renkli ‘soba’ yemeği yedik. Hiç unutamayacağım bir hafta sonunu benimle birlikte geçiren arkadaşımla buruk bir vedalaşmadan sonra eşimle buluşacağımız Kobe’ye gitmek üzere yola koyuldum.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Sürpriz Nasıl Yapılır

Güzel bir Japonya gezisinden sonra, geleli 3 hafta olmasına rağmen günlük hayatıma alışmaya çalışıyorum. Bugünkü yazımda ve sonraki birkaç yazımda 2 haftalık Japonya gezimden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle sürpriz nasıl yapılır onu bir anlatayım.

Yolculuktan önceki 1-2 gün içinde izin işini, biletimi, valizimi, vs. hazırladım. Son gün planımı tekrar gözden geçirdim. Birkaç haftadır orada olan eşim Japonya'ya geliyor olduğumu henüz bilmiyordu. Cuma akşamı yola koyuldum ve Cumartesi Osaka’ya vardım. Şimdi Osaka’dan Tsu’ya gitmek lazım. Saat farkı nedeniyle orada akşam. Allahtan her şey istediğim gibi gitti ve 2 tren değiştirerek Tsu istasyonuna vardım. Etrafıma baktım, doğru yerdeyim. Endişem yatıştı ve nihayet istasyonda bir şeyler yiyebildim. Eve vardığımda bahçe kapısı kapalıydı. Önce İstanbul’dan arıyormuşum gibi telefon ettim. Kayınvalidem ile konuştuktan sonra eşim aldı telefonu.

- .......
- Skype yapalım mı?
- Olur ama 10 dakika sonra yapalım mı?
- Olur. Karıcığım sizin evin bahçe kapası kapalı nasıl açabilirim?
- Neden??!?
- Tamam buldum. Ben sizin evin önündeyim.
- Hayır değilsin.
- Neredeyim o zaman?
- İstanbul’dasın.
- Ama bak trenin çan sesi geliyor.
- Hayır onu bilgisayardan sen yapıyorsun.
- Şimdi kapıyı çalıyorum.

Zile basınca kapı kamerası sayesinde ekranda beni gördüler tabi. Eşim gülmeye başladı. Kayınpeder koşup kapıyı açtı: ben ve valizim! Herkeste bir şaşkınlık bir kahkaha. İçeriye geçip oturunca bile dakikalarca şaşkınlıkları ve ara ara gülmelerimiz geçmedi.

Ertesi gün yandaki evde oturan eşimin ablası ve çocuklar da şaşırdılar. Uzun zaman sonra herkesi iyi görmek, çocukların daha da büyümüş olduklarını görmek çok güzeldi. Dil engeli yüzünden eşimin tercümanlığı ile konuştuk. Ama artık ben de Japonca’yı iyiden iyiye öğrensem iyi olacak.

Japonya’daki ilk günümü Tsu’da ailemle geçirdim. Sonraki gün eşimle Nagoya’da gezdik. Ancak ondan sonraki gün tayfun yüzünden bütün gün evden çıkamadık. Japonya’ya gidip de tayfuna yakalanmadık demem artık. Evde içim içimi yedi kendimi dışarıya atmak için ama eşim engel oldu. Haberlere göre tayfun yüzünden 7 kişi ölmüştü. Ertesi gün tayfun etkisini kaybetmeye başladı. Böylece ben de biraz yürüyüş ve alış veriş yapma fırsatı bulmuş oldum. Gerçi eşim ona da itiraz etti ama daralmıştım ve çıkmam lazımdı. Yürüyüş boyunca etrafta gördüğüm kırık şemsiyeler hem ilginç hem de biraz komik gelmişti ki benim şemsiyem de rüzgarın etkisiyle ters dönüp kırıldı.

Akşam yemekten sonra sonraki günlerin gezi planını yaptık.