19 Temmuz 2010 Pazartesi

Nagaşima ve Iga Ueno Ninja Müzesi

Japonya gezimin geri kalanını özetler halinde yazıp bitiriyorum. (önceki bölümler: birinci kısım ve ikinci kısım)

Nagaşima'da gittiğim 'theme park'ta hayatımın en eğlenceli günlerinden birini geçirdim. Bu parkın resmi ismi Nagashima Spa Land. Hafta içi gittiğimiz için hiç kalabalık yoktu ve tüm eğlence araçlarına hiç sıra beklemeden binme imkanı bulabildik. Bu sayede toplam 19 kez değişik araçlara binmişim:) Birkaç tanesi gerçekten çok eğlenceliydi. Aynı araca bindiğimiz kızların korku ve heyecan çığlıkları bunları benim için daha eğlenceli hale getirdi.



Hafif yağmurlu bir günde ise İga Ueno'daki Ninja Müzesi'ni gezme fırsatı bulabildik. Bu sayade gerçek ninjalar hakkında bilgi sahibi olma şansı da yakalamış oldum. Bir başka gün Türkiye'de tanıştığımız ve doğum için Japonya'ya dönen bir arkadaşımızla buluştuk. Bebeği artık 4 aylık olmuştu ve çok tatlıydı.


Tekrar Türkiye'ye dönmeden bir gün önce eşimin ve kardeşinin doğum günlerini birlikte kutladık. En son akşamımızın bu kadar güzel geçmesi ile birlikte seyahatimizin tüm günlerini tamamlamış olduk. Eşimin ailesi bizim için son bir kez daha yoruldular ve bizi Osaka Havaalanı'na kadar getirdiler. Son akşam yemeğimizi birlikte yedik ve ayrıldık.

Türkiye'ye sabahın ilk saatlerinde vardık. Eşyalarımızı eve bıraktık ve ben 2 gün sonrasında başlayacağım yeni işim için gerekli evrakları toplamak için evden ayrıldım. Planladığım gibi iki gün içinde tüm evraklarım hazır bir şekilde 1 Temmuz itibarı ile yeni işime başladım.

16 Temmuz 2010 Cuma

Dorokyo, Naçi, Kuşimoto ve Oşima

(Birinci kısım bu bağlantıda)

2 günlük gezimize ilk olarak harika bir nehir gezisiyle başladık. Her iki yanı ağaçlar ve şelalelerle kaplı nehirde uzun bir gezi teknesinde doğa ile başbaşa kaldığımız harika biz zaman geçirdik. Bulunduğumuz yerin adı Dorokyo idi.


Daha sonra yine doğa ile içiçe kalmış bir tapınağı ziyaret ettik. Bu tapınak çok yüksekten akan bir şelaleyi görmekteydi. Burası Naçi idi.


Daha sonra gece konaklayacağımız yer olan Kuşimoto'daki Uraşima Otel'e vardık. Japonların ‘onsen’ dedikleri kaplıcaları içerisinde barındıran bu otel Japonya’nın doğu denizi kıyısına bakan kayalık bir tepeye konuşlanmış, yapılışı uzun yıllar öncesine dayanan güzel bir mekandı. Bahsettiğim kaplıcalar bu otelin kendi alanı içinde bulunan mağaralarda yer alıyor. Otelin etrafı deniz, kaya ve orman olduğu için otele sadece deniz yoluyla ulaşılıyor. Otele ait tekneler müşterilerini kasabanın iskelesinden alıyor ve otelin kendi iskelesine, giriş kapısının bulunduğu yere getiriyor. Görevliler yeni misafirleri iskelede eğilip selam vererek karşılıyorlar.


Odamız, kasabanın etrafında konuşlandığı koya bakıyordu. Eşyalarımızı bırakıp üstümüzü değiştirdik. Daha doğrusu yanımıza havlularımızı alıp üzerimize ‘yukata’ diye adlandırılan, ince kumaştan giysileri giyip kaplıcalardan birinin yolunu tuttuk. Bu yukatalar Japonya’da kalınabilecek her otel ve diğer konaklama yerlerinde müşterilerine sunuluyor. Elbette hepsi farklı şekilde ve renkte. Kaldığımız oteldeki her kaplıcanın kendine has manzarası vardı. Bir taraftan mağaranın içindeki kaplıca suyunun içinde dinlenirken diğer taraftan mağara ağzından dışarı bakarak deniz manzarasını seyredebiliyorduk. İçinde bulunduğumuz kaplıca havuzu ile denizin arasında sadece 2-3 metrelik bir fark vardı. Böyle bir yerde kalmak için birkaç saatlik araba yolculuğu çekmeye değer.

Akşam yemeği açık büfe olarak hazırlanmıştı ve hemen hemen herkes yemeğe kaplıcalardan çıktıktan sonra geldikleri için üzerlerinde yukata vadı. Tabi biz de yemeğe bu şekilde geldik. Japonların en sevidiğim 2 yemeğine doydum diyebilirim: Sushi ve sashimi. Özellikle ‘maguro’adını verdikleri orkinosun taze taze kesilerek hazırlanışını görmek çok ilginçti. Ertesi sabah saat 04:00 gibi uyanarak otelin konuşlandığı tepenin en üst kısmına çıkıp güneşin doğuşunu izlemeye gittim. Güneşin, kuzey yarım kürenin en doğusuna bakan denizinden yükselişini görmek için sabırsızlanıyordum ama maalesef havanın kapalı olması güneşi doğarken görebilme şansını bana vermedi. Yine de gün ışıkları yavaş yavaş artarken gördüklerim beni erken uyandığıma hiç de pişman etmedi.

Diğerleri de uyanınca tekrar bir kaplıca sefası yapıp kahvaltı ettikten sonra yola yeniden koyulduk. Bu seferki durağımız Ertuğrul Fırkateyni’nin, açıklarındaki kayalıklara çarparak battığı ve 600e yakın şehit verdiğimiz Oşima Adası oldu. Ada anakaraya yakın olduğu için yoldan köprü ile ulaşılabiliyor. Batığa ait eşyalarla birlikte Türk kültürünün tanıtıldığı Türk Müzesi’ni ziyaret ettik. Müzenin üst katından geminin çarparak battığı kayalıkları görmek mümkün. Müzeyi gezdikten sonra şehitliğimizi de ziyaret ettik. Burayı görme fırsatı bulabildiğim için kendimi çok şanslı sayıyorum.





Dönüş yolumuzun üzerinde bulunan eski bir feneri ziyaret ettikten sonra hemen yakınındaki su altı akvaryumunu gezdik. Daha önce hiç görmediğim ya da sadece ekranlarda gördüğüm deniz canlılarını olabildiğince doğal ortam yaratılarak hazırlanmış olan akvaryumarında görebildim. Hatta yavru bir su kaplumbağasını ellerimle tuttum.



Ziyaret ettiğimiz her yerde fazlasıyla resim ve video çektim. Bu resimlerin tamamını buradan aktarmak ne kadar zorsa yukarıda özet olarak yazdıklarımın tamamını buradan aktarmak da o kadar zor. Yukarıda yazdıklarım o 2 günün sadece kısa bir özeti. Dolu dolu geçirdiğim bu iki günlük gezi için eşimin ailesine için ne kadar teşekkür etsem azdır. Okaasan, otousan arigatou gozaimashita!

15 Temmuz 2010 Perşembe

Tokyo 2010

Kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum. Bugüne yetişebilmek için daha uzun dönemleri yazacağım.

Amcamı defnettiğimiz gün müracaat ettiğim diğer şirketten de iş teklifi geldi. Hem mevki açısından hem şirketin hedefleri açısından değerlendirdiğimde benim için daha uygun olacağını düşünerek bu şirketi tercih etmeye karar verdim. Amcam işe gireceğimi öğrense ne kadar sevinirdi. Tekliften 3 gün sonra cevabımı ilettim. Teklif metninde işe başlama tarihi olarak 21.07.2010 yazıyordu. Öncelikle bunu onaylatmak için şirketi aradım. İki kez sordum ve “tarih ne yazıyorsa o şekildedir” diye cevap aldım. Tatil yapabilecek 1 ay kadar vaktim olması demekti bu. Evrakları bir an önce tamamlayıp, imzayı attıktan sonra tatile çıkabileceğimi ve biraz dinlenebileceğimi düşünmüştüm. Ancak daha sonra şirketten evrakları “işe başlama tarihi olan 21.06.2010da” getirmem gerektiği yönünde bir e-mektup aldım. Teklifi gönderen bayan öncekini hatalı yazmış. Yani bana 4 gün sonra işe başlamam gerektiği bildirilmişti. Tatil planlarım suya düştü tabi ama onları tekrar arayıp durumu bildirdim ve süre istedim. 1 Temmuz için anlaştık. Bu bana yaklaşık 2 hafta kazandırdı. Böylece derhal tatil planı hazırladım. Cuma günü 13:30da bileti ayarlayıp 18:30 uçağıyla eşimle beraber Tokyo’ya gittik.

Japonya’yı ve Japonları çok seviyorum. İnsanlar elbette şehirden şehire, kasabadan kasabaya değişiyor. Ancak hepsi çok renkli, çok hoş. Yaşlısı, genci, çocuğu, kadını, erkeği, köylüsü, şehirlisi, hepsi insana çok yakın.

İlk olarak elbette Akihabara’yı gezdik. Benim için Japonya’nın en önemli yerlerinden biri. Ancak ne yazık ki, aradıklarımı bulmama rağmen yakından bakınca çok beğenmediğim için almadım. Hem benim için hem eşim için Türkiye’de kullanabileceğimiz birkaç küçük şey alabildik. Ancak herşeye rağmen o caddede yürümek, değişik insanları izlemek, ilginç mağazalarda ilginç ürünler görmek ayrı bir keyifti. Intel şirketi yeni bilgisayar ürünlerini tanıttığı küçük bir alanda fuar açmıştı. Orayı gezdik. Final Fantasy 14 oyununun ilk tanıtım görüntülerini seyrettik. Artık her şey 3-boyuta dönmeye başlıyor. Japonya’da 3-boyut destekli televizyonlar, bilgisayar ekranları ve elbette bunlarla uyumlu oyunlar, filmler satışa çıkmaya başlamış. 3-boyutlu ‘street fighter 4’ oyununu izlemek çok eğlenceliydi. Yani 3-boyut artık ev teknolojisi olarak da hızla yayılıyor. Bunlara sahip olabilmek için sabırsızlanıyorum.


İlginç giysisiyle Akihabara'da bir genç kız.



Akihabara


Japonya kültürünün bir parçası olan yeşil çayı çikolatalarda bile görmek mümkün. Yeşil çaylı Kitkat'a ne dersiniz:)

Tokyo’da bir gece kaldıktan sonra ertesi gün akşam saatlerinde eşimin Tsu'daki evine gittik. Anne, baba, iki baldız, iki bacanak, üç yeğen, iki de biz; ailenin onbir kişisi bir araya geldik. Erika'yı ilk kez görmek benim için ayrı bir heyecandı. Sonraki sabah eşim, ben, anne ve baba uzun zamandır çıkma fırsatı bulamadığım güzel bir araba yolculuğuna çıktık. Bu yolculuk uzun bir zaman unutamayacağım, bir daha kolay kolay fırsat bulamayacağım güzel bir yolculuk oldu. Bu yolculuğun detaylarını daha sonra yazacağım.

9 Temmuz 2010 Cuma

Amcamı Kaybettim

En son yazdığımdan beri uzun zaman geçti ve bu zaman içerisinde olumlu, olumsuz çok şey oldu. Böyle bir girişin ardından genellikle “nereden başlayacağımı bilemiyorum” derler. Ama ben nereden başlayacağımı biliyorum. Amcamdan başlayacağım.

Babamı kaybettikten kısa bir süre sonra amcamın aramızdan ayrılması bizi çok üzdü. 17 yaşımdayken Ergüven dayımı, 3 ay sonra Selami dayımı ve 2 sene sonra Aydın dayımı kaybettiğim o dönemden sonraki en üzücü olay oldu. Amcamı hep iyi hatırlarım. Çok küçüktüm. Annemin dizinden uzun belinden kısaydım. Amcamlarla aynı binada otururduk. Kapı çalınır, annem açar, ben bacaklarının yanından kim geldi diye bakardım. Amcam iş seyahatine gidiyor olduğunu ve dönüşte bir şey isteyip istemediğimizi sorardı. Annem istemez, teşekkür eder, ben hemen atlar gelirken tavla getirmesini isterdim.Annem kızar; amcam güler, peki der giderdi. Sonra bir bakardık amcam dönmüş bana da küçük bir tavla getirmiş olurdu. Ben tabi tavla oynamayı o yaşımda nereden bileyim. Pullarla oynarım, çoğunu kaybederim ve birkaç gün sonra tavladan eser kalmazdı. Bir süre sonra amcam iş seyati öncesi bize gene kapıdan uğrar, bir şey isteyip istemediğimizi sorardı. Ben gene atlar tavla istediğimi söylerdim. Annem gene kızar, zaten sürekli kaybettiğimi ve amcama almamasını söylerdi. Amcamsa bana güler peki derdi. Birkaç gün sonra bir de bakarız amcam yine elinde küçük bir tavlayla gelmiş. Ben yine kısa bir süre içinde o tavladan eser bırakmazdım. Sonra amcam gene alırdı. Bu böyle kaç defa tekrar etti bilmem. Amcam hiç üşenmez, hiç sıkılmaz aynı tavlayı tekrar alır getirirdi.

Biraz büyüdük, evin içinde kuzenlerle futbol oynar olduk. Sünger toplarımız vardı. Amcam bazen bize katılır, bir şut da kendisi atardı. Sonra bize güler “bana eskiden Lefter Behzat derlerdi” diye şaka yapardı. Biz daha Lefter’in kim olduğunu bilmeden önce Lefter Behzat’ı bildik. Ailece geziye giderdik. Amcam bir klasik müzik radyo kanalı bulurdu. Durup park ettikten ve yemeğimizi yedikten sonra amcam arabanın anahtarını bana verir, radyoda klasik müzik dinlerdim. Söyleyecek çok şeyim var. Şimdilik bende kalsınlar.

Bu bölümü burada bitiriyorum. Diğer olanları sırayla yazarım.