10 Kasım 2013 Pazar

LigTv Morartmaca

Bu sabah saat 10:15'te Digitürk müşteri hizmetlerinden aradılar. Malum, akşam FB-GS derbisi var, üye yapacak adam arıyorlar. Kızcağız kendini tanıttı, özel bir LigTv kampanyası olduğunu söyleyip dinler miyim diye sordu. Dinlerim, dedim. Görüşmemizin kayıt altında olduğunu söyleyip anlatmaya başladı.

- Eğer 12 ay boyunca üyelik taahhüdünde bulunursanız ilk üç ay sadece şu kadar ödeyeceksiniz, sonra bu kadar ödeyeceksiniz, filanca paketleri de bedava vereceğiz.
- Güzel. Yalnız siz seyircinin sesini kısıyormuşsunuz. Yani ben üye olacaksam seyircinin sesini de duymak isterim.
- Efendim, görüşmelerimiz kayıt altında.
- Biliyorum. Eğer 12 ay boyunca seyircinin sesini kısmama taahhüdünde bulunursanız üye olacağım. Çünkü ben 34. dakikada "her yer Taksim, her yer direniş" tezahüratını duymak istiyorum.
- Sormam lazım.
- Tamam siz sorun. Eğer bu mümkünse ben üye olmaya hazırım. Bekliyorum.
- Anlıyorum iyi günler.

İçimin yağları eridi.
Söylediklerimde de son derece ciddiydim. Benden taahhüt istiyorsan ben de senden istiyorum. Senden hizmet satın alacaksam, tam almak istiyorum. Müşteri bensem, parayı ben ödüyorsam, benim taleplerimi dikkate alacaksınız. Ha yok biz AKPnin dediğini yaparız derseniz, paranızı onlardan isteyin, onlar size müşteri olsun. O an aklıma gelseydi, "milletvekillerini sizin kanalda değil mecliste görmek istiyorum" da derdim ama artık bir dahaki sefere.

Anıtkabir

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının son bölümdür.    1.bölüm: Eskişehir Gezisi, 
                                                                                                                                        2.bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e
                                                                                                                                        3.bölüm: Konya Gezisi
                                                                                                                                        4.bölüm: Kurban Bayramında Adana]

Açık, hatta sıcak sayılacak bir havada, öğlenden sonra Adana'dan yola çıktık. Torosları geçtik, günbatımına yakın saatlerde kızıla boyanan gökyüzünün Tuz Gölü'nde yansıyan büyüleyici görüntüleriyle yol aldık. Ancak, Ankara'ya varmaya iki saat kala yoğun bir yağmurla karşılaştık ve bu yağmur, İstanbul'a dönene kadar bizi hiç bırakmadı. Gezi boyunca uğradığımız her yerde hava açık olmuştu ve bu yüzden kendimizi şanslı hissediyorduk. Ama İstanbul'a dönmeden önceki ziyaret yerimiz olan başkente zor koşullar altında vardık.


Yerini zor bulduğumuz otelden de hiç memnun kalmadık. Gezinin son gecesini geçirdiğimiz Barcelo Oteli, sadece gezi boyunca değil, hayatım boyunca kaldığım en kötü otellerden biriydi. Nesine dört yıldız vermişler anlamadım. Küvet kirliydi, fön kırıktı. Bebek karyolası kırık döküktü ve yatağı çok ince olduğu için yastıkları da serdik. Bebek karyolasını getiren adam terden kokular salıyordu ve odaya girdiğinde öldürmek için yarım saat uğraştığımız kara sineği de beraberinde getirdi. Klima sıcak hava ayarına sabitlenmişti, ısıyı dengelemek için pencereyi de açtık. Otelin sadece bir iyi yanı vardı: ertesi gün ziyaret edeceğimiz ve Ankara'ya gelmemizin tek amacı olan Anıtkabir'e çok yakındı.

Anıtkabir

Otelden çıkıp, yaklaşık beş dakikalık bir yürüyüş sonrası Anıtkabir'in, daha doğrusu onu çevreleyen Barış Parkı'nın girişine ulaştık. Görevli askerler bizi kolonya ve şekerle karşılayarak iyi bayramlar diledi. Hizmete açık olan ücretsiz minibüsle bizi Aslanlı Yol'un girişine bıraktılar. Tatilimizin en soğuk günü o gündü ama, şansımıza, önceki gün yağan yağmur durmuş, çevrede bıraktığı ıslaklık ve güneşin yağmur bulutlarının rengini alarak süzülen ışığı, ortamın saygınlığına uygun bir ambiyans oluşturuyordu.

Aslanlı Yol'un başında bulunan ve Kadın Heykel Grubu olarak adlandırılan üç kadın heykeli, ulusal kıyafetler içinde bulunmakta olup, ülkenin şu anki güncel siyasî tartışmasının merkezine konmuş olan kadın meselesinde ders verir nitelikte. Hemen karşısında bulunan Erkek Heykel Grubu ise, toprağı, askerliği, okumayı ve aydın olmayı temsil etmekle, unuttuğumuz veya kaçtığımız değerleri bize hatırlatır nitelikte. Hitit sanat üslubuna uygun olarak yontulmuş 24 aslan heykelli yolun sonunda tören alanına ulaşıyoruz.

Atatürk ve İnönü'nün karşılıklı mozolelerinin bulunduğu alan, sağlı sollu sergi bölümleri tarafından çevreleniyor. İnönü'nün sağında ve solunda yer alan bölümlerde Atatürk'ün makam otomobilleri, teknesi ve naaşını taşıyan top arabası sergileniyor. Mozoleye çıkan merdivenlerin sağ alt kısmında girişi olan ve Atatürk Müzesi olarak adlandırılan bölüm, orta noktası mozolenin tam altında olup, tören alanını U şeklinde çevreliyor. Müzede, Atatürk'e ait olan eşyalar, kendisine verilen armağanlar, giysileri, kitapları sergileniyor. Öğrenim gördüğü askerî okulun, kongreler yaptığı binaların, eski meclis binasının maketleri, çeşitli fotoğraflar, tablolar, kabartmalar, Atatürk'ün hayatını, yani Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş öyküsünü anlatmakta. Atamızın naaşının bulunduğu bölüm, bakırdan yapılma büyük bir kapının ardında bulunuyor. Üzerinde Atatürk'ü, keskin bakışlarıyla tam karşıda bayrağımızın dalgalandığı Ankara Kalesi'ne bakarken tasvir eden kabartma portresinin bulunduğu kapı kapalı tutuluyor ama içerinin görüntüsü canlı olarak ekrana yansıtılıyor.

Eşim Anıtkabir'i ilk kez gördü. Henüz nerede olduğunu anlayamayacak kadar küçük olan oğlumun da ilk ziyaretiydi. Ben henüz çocukken annem ve babamla gelmiştim ama hemen hemen her şey hatırladığım gibiydi. Bu yüzden uzun zaman geçmiş gibi hissetmedim ama geçen seneler içinde okuduğum ve öğrendiğim her şey, bu seferki ziyaretimi, çok daha büyük bir hayranlık, saygı ve sevgiyi yüreğimde taşıyarak yapmamı sağladı.

Öğleden sonra eve dönüş yolculuğuna başladık. Özellikle Bolu'da başlayan yoğun yağmur neredeyse hiç durmadı. Hem bizim gibi evlerine erken dönmeye karar verenlerin yollardaki kalabalığı, hem de bu yoğun yağmur nedeniyle İstanbul'a ulaşmamız sekiz saatten daha fazla sürdü. Cumartesi ve pazar günleri zamanımızı dinlenerek geçirdik. Böylece, hatıralarımızda yer edecek güzel bir tatili geride bırakmış olduk.

30 Ekim 2013 Çarşamba

Kurban Bayramında Adana

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının 4.bölümdür.         1.bölüm: Eskişehir Gezisi, 
                                                                                                                                        2.bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e
                                                                                                                                        3.bölüm: Konya Gezisi]

14 Ekim arife akşamı Adana'ya vardık. Otel odalarından sonra üç gece boyunca kendi evimizde kalacak olmak bizi iyi gelecekti. Yemek saatini geçirmiş olmamıza rağmen, eve ulaştığımızda annemin hazırlamış olduğu yemekler sofrada bizi bekliyordu.

Yazabileceğim çok fazla şey olmasına rağmen, yazı dizimin en kısa yazısı bu olacaktır. Nihayetinde Adana ziyaretimiz geziden çok aile buluşmalarıyla ve dinlenmeyle geçti. Yıllar sonra Adana'ya, cenaze veya düğün sebebiyle değil de tatil için gelmiş olmak bize biraz olsun gezebilme şansı da verdi. Ancak bu ziyaretimiz her şeyden daha çok nostaljik oldu. Oğlumun ilk kez Adana'ya gelmiş olması ise değerini bir kat daha artırdı.

Güzel bir uykudan sonra Bayramın ilk sabahına uyandık. Biraz Atatürk Parkı'nda yürüyüş yapıp evimizin karşısında bulunan ilkokulumun önünden geçip tekrar eve döndük. Aynı binada oturduğumuz yengemden sonra, zamanımızın çoğunu birlikte geçirdiğimiz rahmetli amcamın ailesi ilk buluştuklarımız oldu. Aynı soyadını taşıdığımız kuzenlerim oğlumu ilk kez gördüler. Oğlum da onlarla çabuk kaynaştı ve amcalarıyla çok eğlendi. Birlikte kebaba gitmeler*, kafeler, kahvaltılar.. memleketimize mi geldik, misafirliğe mi geldik şaşırmamıza neden oldu.

En çok göç alan şehirlerden biri olan Adana'nın çehresi de epeyce değişti. Eskiden bataklık olan yerler bugün gözde yerleşim yerleri arasında. İnşaat halinde olan apartmanlara her yerde rastlamak mümkün. Ama İstanbul'daki balkon yutturmacası, deprem bölgesinde olmasına rağmen Adanalıları kandırmaya yetmemiş. Eski ve yeni tüm evlerde geniş balkonlar bulunuyor. Memesiz kadın almıyorsan, balkonsuz ev de almayacaksın ifadesi, Adanalı mantığına ve mizahına gayet uygun düşüyor.

İstanbul için deniz gören ev ne demekse, Adana için de göl gören ev o demek. Seyhan baraj gölünün manzarası, şehrin birçok yerinden görülmeye değer. Halamın bugün oturduğu ev, göl manzarasını belki de en iyi gören yerde bulunuyor. Kısa bir süre için uğrama fırsatı bulduğumuz halamın evinden de birkaç fotoğraf çekme fırsatı bulabildik.

Dönüş yolculuğuna başlayacağımız günün sabahında bahçemize gittik. Portakallar, mandalinalar, limonlar, greyfurtlar topladık. Rahmetli babamın ve amcamın yetiştirdiği ağaçların meyvelerinden oğlumun yiyecek olmasıyla duygulanmamak elde değildi. Otuz seneden daha yaşlı ağaçların arasında eşim, kuzenlerim ve kucağımda oğlumla gezdik, meyveler topladık.

Arabayla yolculuk yapmıyor olmamızın verdiği avantajla topladığımız meyvelerin yanı sıra, uzun zamandır İstanbul'daki evimize taşımak istediğim bazı eşyaları da getirme şansı buldum. Bunlar arasında benim için en önemlileri müzik kasetlerimdi. Klasik müziğe olan merakımı, düşkünlüğümü beni tanıyan herkes bilir. Eskiden CD yerine kasetler vardı ve Adana'da klasik müzik kaseti bulmak çok zordu. 11-12 yaşlarımdan beri biriktirdiğim bu kasetleri de alıp 17 Ekim öğlen sonrası dönüş yolculuğuna başladık. İstanbul'a ulaşmadan önceki son ziyaret yerimiz olan Ankara'ya doğru yola koyulduk.

[Sonraki bölüm: Anıtkabir]
_______________________________________________________________________________________________
* Adana'da kebaba gitmek ifadesi, kebapçıya gidip kebap yemek, olarak kullanılır. Meselâ, Ahmet'i kebaba götürdüm, demek, Ahmet'e kebapçıda kebap ısmarladım, demek.

24 Ekim 2013 Perşembe

Konya Gezisi

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının 3.bölümdür.         1.bölüm: Eskişehir Gezisi,
                                                                                                                                           2.bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e]

Şehir merkezine yaklaşık 20km kala Konya sınırlarından içeri girdiğimizde, şehrin çehresini oluşturan çağdaş yerleşim merkezleri, otoyollar, siteler, ışıklandırmalar, oteller, alışveriş merkezleri beni epeyce şaşırttı. Ancak ertesi gün şehir merkezine girdiğimizde işin gerçek yüzü ortaya çıkacaktı. Yazının sonunda bahsedeceğim otelimize, akşam saatlerinde yerleşip dinlenmeye çekildik.

Sabah saatlerinde otelden çıkış yapıp şehir merkezine geldik. Dükkanların düzensiz dağılımı, kaldırımlara kadar uzatılmış esnaf tezgahları, insanların bakımsızlıkları, kirli ve renk uyumundan yoksun giyimleri önceki gece girdiğimizle aynı şehirde miyiz diye sorgulamamıza neden oldu. Normalde tam tersi olmasını beklerdik ama şehrin etrafına ne kadar modern bir hal verilmişse, şehrin merkezi o kadar çağdaşlıktan uzak kalmış. İstanbul'da Ataşehir'den Kapalı Çarşı'ya girmişsiniz gibi düşünebilirsiniz.

Şehirde türbanlıların sayısı oldukça fazla. Sokaklar alabildiğine şekerci dükkanlarıyla dolu. Bazı arabaların ve esnaf vitrinlerinin üzerine, ne tür düşüncelere sahip bir insan topluluğunun içine geldiğimizi belirtircesine son günlerin siyasî modası Râbia işareti yapıştırılmış. Mevlânâ, bir zamanlar yaşadığı şehrin bugünkü insan ve düşünce manzaralarını görseydi ne kadar üzüntü duyar idiyse, dinciliğin simgesi haline getirilen Râbia da o kadar duyardı. "Bir mum başka bir mumu aydınlatmakla ışığından bir şey kaybetmez. 20 mumun aydınlığı elbette bir mumdan daha fazladır", diyen Mevlânâ, bugünkü ampullerin çoğaldıkça daha çok karanlık yaydığını görseydi ne derdi acaba.

Mevlânâ Müzesi

Konya'nın en görülmeye değer yeri olan Mevlânâ müzesi çok iyi korunuyor ve bakım altında tutuluyor. Bir zamanlar Mevlânâ'nın dergâhı olan müzede kendisine ait olan eşyalar da sergileniyor. Türbe içinde resim çekmek yasak ama kimsenin dinlediği olmadığı gibi, uyarması gereken görevliler elektrikli kaloriferin üzerinde ellerini ısıtmaktan başka bir şey yapmıyor. Türbede Mevlânâ'nın yanı sıra, diğer önemli şahsiyetlerin de türbeleri bulunuyor. Türbenin yanındaki semâhane bölümünün tam ortasında "sakal-ı şerif" yazılı bir camekan içinde, sedef işlemeli bir mücevher kutusu sergileniyor. Bazı insanların bunu görüp camı öpmelerine anlam vermek mümkün değil. Müslüman sakalının korunduğu camı öpmekle dindar olunsaydı, araba camına yapıştırılan vantuzlu bez bebekler şoför olurdu.

Derviş odalarının bulunduğu bölümdeki hücrelerde de çeşitli tarihî eşyalar sergileniyor. Şems-i Tebrizî'ye, ve Mevlânâ'nın oğlu sultan Veled'e ait olan eşyaların yanı sıra, Osmanlı dönemine ait eşyalar da bulunuyor. Şadırvan bölümü ve Şeb-i Arus Havuzu restorasyon çalışması için kapatılmıştı. Sergi bölümlerinde ise internette gördüklerimizden daha az eşya olduğunu fark ettik. Muhtemelen, turistlerin daha çok ziyaret edeceği yaz dönemi için korunmaya alınmışlardı. Müzenin hemen yanında bulunan Sultan Selim Camii'nin iç kısmında da restorasyon yapılmaktaydı.


Alâeddin Tepesi

Müzenin karşısında bulunan ana yol takip edildiğinde Alâeddin Tepesi'ne ulaşılıyor. Adını Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubat'tan almasına rağmen, bu bölgedeki yerleşim tarihi milattan öncesine kadar uzanıyor. Tunç devrinden başlayıp Hitite, Frige, Lidyaya, Bizansa, Selçukluya ve Osmanlıya ulaşan bir tarihi var. Bakıma ihtiyacı olan birçok yer gözümüze çarptı ama nedense Mevlânâ Müzesine gösterilen ihtimam buraya gösterilmemiş. Eski gravürlerde yer alan Selçuklu sarayı kalıntıları ve Kılıç Arslan Köşkü günümüze kadar gelememiş.

Günümüze kadar ulaşan Alâeddin Camii ve kümbetleri bakıma muhtaç görünüyor. Avlu içindeki büyük kümbette II.Kılıç Arslan ile birlikte sekiz sultanın mezarı bulunuyor. Cami içinde bulunan Bizans sütunları dikkat çekici. Selçuklu ahşap işlemeciliğinin tüm güzelliğini yansıtan minber, abanoz ağacından yapılmış olup 1155 yılına tarihleniyor. Avluyu çevreleyen duvarların üzerine çıkarak Konya'yı tepe üstünden izleyebilirsiniz. Yüksek ağaçlar net bir görüş imkânı vermiyor ama bu ağaçların bulunduğu ve caminin etrafına yapılmış olan park çok güzel düzenlenmiş.

Dedeman Oteli

Konya'da kaldığımız otel, bugüne kadar kaldıklarımın en iyilerinden biriydi. Eskişehir'de kaldığımız otele ödediğimizle hemen hemen aynı fiyatı ödedik ama bu seferki değdi; otelde kaldığımızı hissettik. Odanın içi genişti ve güzel döşenmişti. Tüm müşterilere açık olan spa bölümünde kapalı havuz, buhar odası ve sauna vardı. Ancak havuzun klor kokusu tüm bölüme yayılmıştı. Bu yüzden üç yaşından küçük çocukların girmesi yasaktı ama klor havayı o kadar yoğunlaştırmıştı yetişkinlerin dayanması bile zordu. Biz de kullanmaktan vazgeçtik. Hatta kendimizi dışarı zor attık diyebilirim. Oğlumu uyuttuktan sonra, yol yorgunluğunu jakuzili küvette attık. Yataklar rahat, oda ışıklandırması, havalandırması yeterli. Yolunuz düşerse bu oteli tavsiye ederim.

Yolculuğumuzun iki gecesini otellerde geçirdikten sonra, sonraki üç geceyi kendi evimizde geçireceğimiz Adana'ya doğru akşam saatlerinde yola çıktık.

[Sonraki bölüm: Kurban Bayramında Adana]