7 Nisan 2018 Cumartesi

Sakura Zamanı Nagoya Kalesi

https://www.instagram.com/mtlsyr/
Geçen yıl Mart ayının son ve Nisan ayının ilk günleri bir hayli soğuk geçti. Japonya'nın kiraz çiçekleriyle bezendiği bu dönem, ülkenin hemen hemen her yerinin günlerce yağmur altında kalmasıyla kısa sürdü. Dallarda henüz açan çiçekler bile yağan yağmurla çabucak döküldü. Havanın sürekli kapalı olması da, bir sene boyunca bu günlerin gelmesini bekleyen benim gibilerin eğlencesini biraz aşındırdı. Oysa ki, hayatı boyunca ilk kez yurt dışı seyahatine çıkmayı göze alan annemin Japonya'ya gelişini bile bu döneme ayarlamıştım (ilgili yazı: Tokyo'da Birkaç Saat).

Bu seneki sakura döneminde ise çok şanslıydık. Tüm dönem boyunca hiç yağmur yağmadı, hava hep açık, hatta oldukça sıcaktı. Yağmuru bırakın, kiraz çiçeklerini zamanından önce dökecek şiddette bir rüzgâr bile esmedi. Çiçekler dallardaki yerlerini yapraklara bırakarak kendiliğinden döküldüler. Ben de bu şanslı günleri olabildiğince iyi değerlendirmeye çalıştım. Televizyondaki haber programında Nagoya'da tüm sakuraların açtığını öğrenmiştim. Bu yüzden ilk önce Nagoya'ya gittim. Biri yine sakura zamanı olmak üzere daha önce de birkaç kez gittiğim Nagoya Kalesi'ni (名古屋城, Nagoya-jō) yeniden ziyaret ettim. Kale ve tarihi hakkında önceki ziyaretimi anlattığım yazımda bilgi verdiğim için (bkz. Nagoya Kalesi) burada tekrarlamayacağım.

Dört yıl önceki gelişimde kale bahçesindeki Hommaru Sarayı'nın (本丸御殿, Hommaru Goten) yapımı henüz tamamlanmamıştı. Artık büyük bir bölümü ziyarete açık olan sarayın iç kısımlarını bu kez görme şansını yakaladım. Saray, 1615 yılında yapılan ve 1945 yılında ABD bombardımanıyla tamamen yıkılan orijinali ile tamamen aynı mimari teknikleriyle yeniden yapılmış, odaların duvarlarındaki ve sürgülü kapılar üzerindeki resimler bile sanatçılar tarafından aynı ölçülerde, aynı malzemeler ve teknikler kullanılarak çizilmiş. Yenileme çalışmalarının 1992'de başlayıp halen devam eden kısımlarının olduğu düşünülürse, ne kadar büyük bir emek harcandığı tahmin edebilirsiniz [1].

Kaleyi çevreleyen bahçenin hemen hemen her yanında sakuralar var. Hafta içi olmasına rağmen yabancı turistler dışında çok sayıda Japon da ziyarete gelmiş, ağaçların altında piknik yapıyorlar, pembe çiçekli ağaçların gölgesinde güneşli bahar gününün keyfini çıkarıyorlardı. Sırtlarında çanta, ellerinde donanımlı fotoğraf makineleriyle senede sadece bir kez ve birkaç gün açan sakuraların oluşturduğu manzaranın en güzel resimlerini çekebilmek için bir yerden diğerine zıplayan genç yaşlı birçok insan vardı.

İki saate yakın bir süre geçirdikten sonra kalenin kuzeyindeki Meijo Parkına (名城公園) geçtim. Orası da çok sayıda piknik yapan, yani Japonların deyimiyle hanami (花見) yapan, çiçeklerin içinde olmanın, ağaçların gölgesinde olmanın, açık havanın, bahar kokusunun keyfini çıkaran insanlarla doluydu. Kalenin hemen yanında olmasına rağmen, turistik bir yer olmadığından benden başka yabancıyla karşılaşmadım. Beni gören ziyaretçiler bana, "kale şu tarafta, bunun burada ne işi var" der gibi bakıyorlardı. Oysa ben halimden gayet memnundum. Bir saate yakın bir süre de orada geçirdikten sonra evin yolunu tuttum.

Ertesi gün, yaşadığım şehir olan Tsu'da () ilginç bir sürpriz beni bekliyordu...

Devamı : Parktan Parka Tsu ()

Mutlu Sayar'dan daha fazla fotoğraf için instagram sayfası:   https://www.instagram.com/mtlsyr/
____________________________________________________________________________
[1] Daha fazla bilgi için sarayın resmî sayfası: https://www.nagoyajo.city.nagoya.jp/honmarugoten/14_english/index.html

25 Şubat 2018 Pazar

Momotaro

Okulunun yıl sonu etkinliğinde oğlumun bir tiyatro gösterisinde rol alacağı haberini almıştık. Okulun günlük programları devam ederken provalar için de vakit ayrılmış, haftalarca çalışma yapılmıştı. Öğretmeni tarafından düzenli olarak bize bilgi veriliyordu; Eren'in stresli bir çalışma altında olduğu, bazı davranışlarına anlayış göstermemiz gerektiği gibi telkinler iletiliyordu. Niye bu kadar stres yaratıldığına pek anlam veremiyordum. Klasik Japon titizliği deyip geçiyordum.

Eren'in doğum haberini alır almaz Japonya'ya geldiğim 2012 yılında Okayama'ya da gitmiştim. Yeni doğum yapmış olan eşimin sitemlerine maruz kalmak pahasına, Japonya'ya kadar gelmişken hem arkadaşımı görmek hem de biraz olsun evden ve Türkiye'de bıraktığım iş stresinden uzaklaşıp nefes almak için iki günlük kısa bir seyahat yapmıştım. Yeni yeni blog yazmaya başladığım o sıralarda yaptığım bu geziyi acemi satırlarımda yazmıştım (bkz. Okayama).

Tiyatro oyununda oğlum, Momotaro rolünü oynayacaktı. Karşılaştığımız diğer velilerle sohbet ederken onun bu rolü aldığı cevabını verdiğimizde tavırlarında, sözlerinde bazen hayranlık, bazen kıskançlık hissediyorduk. Elbette Momotaro rolü baş roldü ama 5-6 yaş grubunun sene sonu gösterisinde kimin ne rol aldığı bu kadar büyütülecek bir şey miydi? Sonuçta hepsi sahnede eşit süreler alıyordu. Öğretmenler anne babaların burukluk hissetmesine sebep olmamak için olabildiğince eşit olmaya çabalıyordu. Oyunu bile her rolü birkaç kişinin canlandıracağı şekilde sahneye koymuşlardı. Örneğin Momotaro rolünde oğlumla birlikte beş çocuk daha vardı. Oğlumun bu rolü alması tabii ki benim için de bir gurur kaynağıydı ama diğer velilerin verdiği tepkiler kadar büyütülecek bir durum değildi. Oğlumun Momotaro rolünde olmasının benim için başka bir anlamı vardı..

Okayama'ya ulaştığım zaman istasyondaki bir mağazada tanesi 2000 Yen (şimdiki parayla yaklaşık 70TL) olan şeftali satıldığını görmüştüm. Daha sonra da şehrin çeşitli yerlerinde bu pahalı şeftalileri satan mağazalara sıkça rastlamıştım. Anlaşılan bu meyvenin şehre özel bir anlamı vardı. İşte bu anlamı veren hikayeyi Okayama'nın bir kasabası olan Kuraşiki'de öğrenmiştim. Yöreye ait olan bu hikaye tüm Japonya'nın en ünlü, en bilinen hikayelerinden biriydi ve hikayenin kahramanı Momotaro idi. Efsaneye göre yaşlı bir karı koca nehirde buldukları şeftaliyi eve götürüp yemek için kestiklerinde içinden bir oğlan çocuğu çıkar. 'Şeftali çocuk' anlamına gelen Momotaro ismini verdikleri bu çocuğu evlat edinirler ve o çocuk büyüyünce bir kahraman olur (bkz. Kibi-dango).

O ziyaretimin ardından, yani Eren'in doğumunun üzerinden 6 yıla yakın bir süre geçti. Onun doğum haberini alıp Japonya'ya gelmem, onu ilk kez görmem, ilk kez kollarıma almamla aynı günlerde öğrendiğim hikayenin kahramanı olan Momotaro'yu oğlum tarafından canlandırılırken sahnede izlemek değişik bir duygu, büyük bir hazdı. İşte onun bu rolde olmasının benim için en büyük anlamı buydu.

Önümüzdeki yıllarda fırsat yaratıp tekrar Okayama'yı ve Kuraşiki'yi ziyaret etmek istiyorum. Bu kez yanımda ailem de olacak. Yürüdüğüm sokakları bir de onlarla gezip, Momotaro'nun hikayesini onlarla tekrar dinleyeceğiz. Geçen sefer vazgeçmiştim ama, eşimin sitemlerine yine maruz kalmak pahasına, gelecek sefer şu 70 Liralık şeftaliyi de alıp tadarım herhalde.

9 Ocak 2018 Salı

Sonbahar Bitmeden Gozaişo

Yeni yılın ve kışın ilk yazısını geçen yılın sonbaharından yazayım.

Geçen yıl yazdan kışa geçiş epey hızlı oldu. Bir yerde okumuştum, daha hırka giymeden kış geldi, diye. Gerçekten öyle oldu. Hazır işi bırakıp okula başlamışken, bu yılki sonbahar günlerinde birkaç yere geziye gider, doğanın renklerinin keyfini çıkarırım diye düşünmüştüm oysa. Gide gide bir tek yere gidebildim, onun da, henüz küçük olan çocukları zapt etmeye, onların ihtiyaçlarını karşılamaya ve isteklerine yetişmeye çalışmaktan tadını çıkaramadım. Herkes çocuklar biraz daha büyüyünce rahatlayacağımızı söylüyor ama o kadar zor anlar yaşatıyorlar ki inanmakta zorlanıyorum.

Gozaişo'ya (御在所岳Gozaisho) sabahın erken saatlerinde gitmeseydik, muhtemelen o gün oraya ulaşamadan eve geri dönmek zorunda kalırdık. Çocukların fırsat verdiği kadar kalabilip öğlen saatlerinde eve dönüş için yola çıktığımızda ters yönde kilometrelerce uzayan araba kuyruğu vardı çünkü. Oysa ben sabah saat dokuz civarında gelip otoparka girebilmek için önümdeki 4-5 arabayı yarım saat kadar beklediğime bile sinirlenmiştim (otopark dolu olduğundan girebilmek için yer açılması gerekiyordu). Hatta arabadan indikten sonra bir de bizi Gozaişo Tepesi'ne çıkaracak olan teleferik için sıraya girmek zorunda kalınca daha da kızmıştım.

Teleferikle çıkarken çevremizdeki manzara muhteşemdi. Kasım ayı boyunca Japonya genelinde mevsim normallerinin dışında yağışlı günler geçirmiştik ama o gün havanın açık olması manzarayı da gezimizi de daha keyifli bir hale getirdi. Küçük oğlum Kayra'nın ilk teleferik deneyimiydi; abisinden daha meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı seyretti. Tırmanış, aşağıdan bakınca tahmin edildiğinden daha uzun sürdü. Tırmandıkça geride bıraktığımız kasaba o kadar küçüldü ki, 2100 metreden çok daha uzun bir mesafe katetmişiz gibi geldi.

Tepeye ulaştığımızda kendimizi küçük bir parkta bulduk. Bu parkla birleşen yürüyüş parkurları vardı. Özel kıyafetlerini üzerine geçirmiş, bu parkurlarda yürüyüş (trekking) yapan kişileri görünce, iki küçük çocuğu zapt etmekten fırsat buldukça fotoğraf çekebilmeye şükreden biri olarak epey özendim. Sonraki yıllarda kaçıp böyle yerlere tek başıma gitme imkanı bulabilir miyim bilmiyorum ama eğer aşılayabilirsem, büyüdüklerinde oğullarımla birlikte birçok doğa yürüyüşüne çıkmanın hayalini kuruyorum.

Bulunduğumuz tepeden, kuşuçumu 210 kilometre kadar uzaklıktaki Fuji Dağı'nın  zirvesini görebiliyorduk. Fuji Dağı ve çevresi, Japonya'da ziyaret etmek istediğim yerlerin üst sıralarında yer aldığı için uzaktan da olsa görmek hayallere dalmama sebep oldu.

Geçen yıl epey az yazı yayınladım. Hâlâ taslak halinde bekleyenler var. Örneğin, annemin Japonya'da kaldığı süreyi nasıl geçirdiğimizi, nerelere gittiğimizi henüz yayınlayamadım. Geçen senenin büyük bölümünde çok yorucu bir işte çalışmış olmam bunun sebeplerinden biri. Dil öğrenimine ayırdığım zaman, çocuklar, Türkiye'deki işler, hâlâ Japonya'daki eksiklikleri tamamlama uğraşımız gibi başka nedenler de var. Ama en önemli sebeplerden biri, kendi adıma bir arabamın olmaması. Bu açığı bu yıl kapatmayı aklıma koydum. Gerçekleştirebildiğim takdirde gezilere daha çok vakit ayıracağım ve bu yıl blogumda daha çok yazı yayınlayabileceğim.

29 Ekim 2017 Pazar

Babam Ve 29 Ekim

29 Ekim benim için sadece Cumhuriyet Bayramı değil, ayrıca özel bir gün. Babamı toprağa verişimizin yıl dönümü.

Henüz beş yaşındaki oğlum, aklına düşmüş gibi, arada bir bana babamın nerede olduğunu soruyor. Kendisi doğmadan önce vefat ettiğini söylüyorum. Sebebini sorduğunda, yaşlandığı ve hastalandığı için, diye cevap veriyorum. Aradan haftalar geçiyor, tekrar soruyor, tekrar aynı cevapları veriyorum.

Çocukların muhteşem zihinleri ve vicdanları var. Bir gün bana şöyle dedi:
"Ben büyüyünce senin baban olacağım. Hani senin baban ölmüş ya, o yüzden."

Ben işim dolayısıyla İstanbul'da yaşıyordum, annem babam Adana'daydı. Geçirdiği rahatsızlık sonrası babam hastaneye kaldırılıp solunum cihazına bağlı olarak günlerce uyutuldu. Onu görmeye gittiğimde bilinci kapalı yatıyordu ama sanki bilinci yerindeymiş gibi sürekli bacaklarını hareket ettiriyordu. Birkaç gün sonra akciğerlerinin ardından böbrekleri de yetersiz kalınca diyalize de bağlandı. Artık 45 kiloya düşmüş olan 83 yaşındaki bedeni yükü daha fazla kaldıramadı ve 28 Ekim 2008'in ilk saatlerinde vefat etti. Kendini toparlayan annem birkaç saat sonra sabahın ilk ışıkları henüz çıkmadan haberi bana telefonla verdi.

Hemen Adana'ya gittim. Ertesi gün defnedecektik. Ama bir sorun vardı. Ertesi gün bayramdı, her yer kapalı, taşıma araçları sınırlı olacaktı. Katılmak isteyen herkes için taşıt yetmeyebilirdi. Kuzenimi arayıp otobüs ayarlaması için ricada bulundum. Hiçbir soru sormadan, düşünüp fikir yürütmeden, sadece "tamam" diye cevapladı. Ertesi sabah evimize henüz cenaze gelmemişken kapıda iki otobüs hazır bekliyordu. Hakkını ödeyemem.

Ziyaretçilerimizin eksik olmadığı o akşam, matem içindeki evimize Cumhuriyet kutlamalarının sesleri geliyordu. Beni hiç ama hiç rahatsız etmedi. Aksine acımı hafifletti. Atatürk'ün hayatta olduğu Cumhuriyet yıllarını yaşamış olan babamı böyle bir günde uğurlamak tarifi zor bir duyguydu. Aradan geçen her yıl bu duygunun ne olduğunu daha iyi anlıyorum ama hâlâ tarif edemiyorum. Çünkü içinde acı var, gurur var, huzur var, özlem var ve daha birçok şey var. Bu sebeple her yıl 29 Ekim'de ben bu duyguyla hem babamı anar hem de Cumhuriyet Bayramını daha coşkulu kutlarım.

Hepimizin bir babası ve bir Cumhuriyeti var.
Sahip çıkın.