Eskiden cuma namazlarına giderdim. Bir imama denk geldim, o gün bugündür yıllar oldu gitmem.
Bilindiği gibi cuma, bayram gibi namazların farzında imamla uyum içinde namaz kılmak için "uydum hazır olan imama" diye niyet edilir, namazı imam kılar, tüm cemaat kılmış olur. Başka bir ifadeyle, cemaatin namazını imam kıldırır. Cemaatin yapması gereken şey, imamın hoparlörden gelen sesiyle birlikte namaz hareketlerini uygulamaktır.
Bu namazların esas şartı, imamın adam olmasıdır, hazır olması değil.
En son gittiğim ve beni bir daha gitmekten vazgeçiren imam, hutbesini okurken şöyle demişti:
- Yılbaşlarında hediye almak vallahi de billahi de küfürdür.
Yani şimdi ben, sevdiğim insanlar sevinsin diye hediye alıyorum, inandığım Allah'a ibadet etmek için gittiğim caminin imamı küfür ettiğimi söylüyor, üstelik bunu söylemesi için, aldığım hediyenin vergisiyle maaşı ödeniyor.
Herkes gibi ben de bir gün ölüp gittiğimde sorguya çekilirken muhtemelen aramızda şöyle bir konuşma geçer:
- Cuma namazına durdun mu?
- Durdum.
- Hazır olan imama uydun mu?
- Uydum.
- Ulan bu pezevengin neyine uydun da namaza durdun?
İşte bu soru geldiğinde verecek cevabım olmayacağı için artık cumaya falan gitmiyorum. Kimse kusura bakmasın, ben Allah'tan korkarım. Bu yüzden hesabını veremeyeceğim iş yapmam. Yapmayacağım için de siyasetin kuklası olmuş, başkanı zırhlı Mercedes'le gezen bir kuruma bağlı din dışı sözde imamların ardı sıra namaza durmam. Dahası var: bunların cebine maaş olarak giren vergilerimin bir kuruşunu bile helal etmem.
Bu anekdotu anlattığım cuma kaçırmayan arkadaşlarımdan biri imamı savunarak, Yahudi ve Hristiyanları velî edinmemeyi emreden Maide 51. ayeti kanıt göstermişti [1]. Müslüman bir baba çocuğuna yılbaşı hediyesi alınca Hristiyanları velî edinmiş oluyor! İşin ilginç tarafı, aynı surenin, yani yine Maide suresinin 5. ayeti çok açık bir biçimde "kendilerine kitap verilmiş olanlar" tabirini kullanarak Hristiyanların, Yahudilerin yemeklerinin helal olduğunu ifade ediyor [2]. Böylece, sadece müslüman olma şartını öne sürerek helal gıda pazarı kuranların, örneğin "İslamî usullere göre kesilmiştir" etiketiyle milleti kendi etine muhtaç bırakan namazlı kasapların foyası da ortaya çıkıyor [3]. Yemeklerini yersek onları velî edinmiş olmayız ama yılbaşında annemize hediye alırsak oluruz, öyle mi!
Yaşar Nuri Öztürk, bir çok yerde, cemaatin en az üç kişiden oluşabileceğini, bunlardan birinin imamlık edip hutbenin bir Kur'an ayeti okuyarak yerine getirilebileceğini, ev dahil uygun olan herhangi bir yerde böylece cuma namazı kılınabileceğini ayetlere, tefsirlere ve belgelerle uygulamalara dayandırarak açıklamıştır. Kur'an'ı Tanıyor Musunuz adlı kitabında da Cumua 9. ayeti vererek şu ifadeleri kullanmıştır: "Bir mümin, Kur'an'ın emrettiği Cuma vakti ibadeti için isterse cemaatin oluştuğu bir yerde (cami, ev, mescit, vs.) cuma namazını kılar, isterse cuma namazı vakti süresi kadar Kur'an okur veya Kur'anî bilgilerle meşgul olur."(s.150).
Açıkça söyleyeyim: yılbaşına şurada birkaç ay kaldı ve o gün geldiğinde ben sevdiklerime hediyeler alacağım. Bu memleketin camilerinde asla cuma namazı kılmayacağım. Ve eminim ki böyle yaptığım için Allah'ın takdirini daha çok kazanacağım.
Haydi şimdi hayırlı cumalar..
_______________________________________________________________________________
[1] Ayetin tamamı şöyledir: "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîleridir. Sizden kim onları velî edinirse o, onlardandır. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz." (Maide 51). Burada kullanılan "velî" kelimesi aynı zamanda Allah'ın isimlerinden biri olup farklı tercümelerde dost, gönül dostlu, yardımcı, sırdaş, destek veren gibi sözcükler kullanılmıştır. Ayetin suyunu sıksanız onlarla aynı tarihte hediye vermenin onları velî yapmakla aynı anlama geldiği sonucunu çıkartamazsınız.
[2] Ayetin ilk üç cümlesi şöyledir: "Bugün size bütün temiz nimetler helal kılındı. Kendilerine kitap verilmiş olanların yemekleri size helaldir. Sizin yemekleriniz de onlara helaldir..." (Maide 5). Daha önce gelen Maide 3. ayet, nelerin haram olduğunu sıralar ve En'am 145'te pis olduğunu ifade ettiği domuz etini bu sıraya koyar. Yani bir yemeğin yenebilmesi için temiz ve sağlıklı olması şartı aranır. Emin olun, Allah sizin sağlığınıza kasaplardan ve manavlardan daha çok değer verir.
[3] Ayrıntılar için bkz. Allah İle Aldatmak, Y.N.Öztürk, s.231-234.
4 Eylül 2015 Cuma
28 Temmuz 2015 Salı
Bir Haftalık Ziyaret
Japonya'dan gelen misafirlerimiz ile, geçtiğimiz hafta yoğun geçti. Yeni torununu görmek için gelen kayınvalidem ve ona eşlik eden ablası bir hafta boyunca evimize misafir oldular. Hem katettikleri mesafe hem yaşları hem de torun göremeye ve eşime yardım için geldikleri düşünüldüğünde çok kısa bir süre kaldıklarını sanabilirsiniz ama onları tanıyan bir kişi olarak şunu söyleyebilirim ki, Japonya'da bıraktıkları işler göz önüne alındığında uzun bir süre geçirdikleri bile söylenebilir. Yine de onları daha fazla ağırlamak ve birlikte daha fazla şey yapıp daha fazla yer gezdirmek isterdim.
Ramazan bayramının ilk günü sabahının çok erken saatlerinde geldikleri için Kadıköy'den Atatürk Havalimanı'na arabayla gidip dönmek son derece huzurluydu. Saatin etkisinin yanı sıra tatilcilerin de ayrılmasıyla iyice boşalan İstanbul trafiğinde uzun zamandır ilk kez stressiz araba kullanabildim. İlk günü evde dinlenerek ve hasret gidererek geçirip, bir buçuk yaşından beri ilk defa gördüğü anneannesini biraz şaşkınlıkla karşılayan oğlumun, hepimizden çok sevindiği ve şaşkınlığının yerini sevince bıraktığı hediyelerimizi açarak güne devam ettik. Kayınvalidem sağolsun, viski merakımı bildiğinden bana da Japonya'nın en özel ve pahalı viskilerinden birini getirmiş. 20.000 Yen değerindeki (yaklaşık 450TL) 17 yıllık Hibiki şişemi kabul edip, açmayı başka bir akşama bıraktığım ilk günün ertesi sabahı fazla maceraya girmeden Caddebostan sahilindeki bir palmiyenin gölgesine hasır serip piknik havasında bir kahvaltı yaptık.
Günlerimizden birini lükse ayırıp Çırağan'ın kafeteryasında sabah kahvesi içtik. Böylece, misafirlerimizin İstanbul Boğazı'nı seyredebilecekleri en güzel konumlardan birini ziyaret etme imkânı yaratmış oldum. Hem restoranında hem de kafeteryasında sunulan tüm yemekler ve içecekler çok lezzetli ve estetik de gözetilerek son derece özenli hazırlanıyor. Fiyatlarına katlanacağımı bilsem çok daha sık giderdim ama etrafa şöyle bir bakıp Rolexli olmayan tek insan grubunun kendi masam olduğunu görmek bu düşünceden hemen vazgeçmemi kolaylaştırıyor.
Aslında en azından bir gece iki gün Sapanca'da güzel bir spa otelinde kalmalarını ve yol yorgunluklarının bir kısmını orada atmalarını istiyordum ama "giyecek mayo da yok, mayo giyecek cesaret de yok" bahanesiyle karşılaşınca bu plandan vazgeçtim. Artık şehir içinde planlar yapmam gerekiyordu ama bunun için bile, mayo bahanesi de dahil birçok teklifimi daha Japonya'dan gelmeden önce haberleştiğimiz günlerde, bizi görmelerinin yeterli olacağı söylemleriyle geri çevirmişlerdi. Elbette bu bahanelerin büyük bir bölümünün, her zaman hayranlık duyduğum Japon terbiyesi ve ahlakları gereği, yeni doğan bebeğimizle meşgul olduğumuz bu dönemde bizi daha fazla zahmete ve masrafa sokmamak olduğundan emindim. Yine de ev sahibi olarak, o kadar uzun yoldan gelerek kalacakları kısa süreye güzel bir şeyler sığdırmak istiyordum. Suruç'ta meydana gelen terör saldırısının haberini alınca, ertesi gün için planladığımız Sultanahmet gezisinden bile vazgeçmek üzereydiler ama korkularını yatıştırıp, kızlarının ve torunlarının güvensiz bir yerde yaşamadıklarını bilmeleri ve ne olursa olsun ülkem hakkında kötü fikirlerle ayrılmamaları adına onları ikna edebildim. Dinci siyasetin ve onun kucak açtığı terörün nelere mal olduğunu bir de bu açıdan değerlendirin! Kadıköy'den Eminönü'ne vapurla geçip, Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camisi ve Yerebatan Sarnıcı ziyaretleriyle doldurduğumuz bir günlük süre, muhtemelen kendilerini turist olarak hissettikleri tek zaman dilimiydi.
Kaldıkları süre içinde, sanırım en çok annemin yemeklerinden keyif aldılar. Gerçi onlara Sultanahmet köftesi, Konya pidesi, börek, iskender gibi güzel Türk yemekleri de yedirdim ama annemin çorbalarını içerken yüzlerinde beliren memnuniyet ifadesini dışarıdaki restoranların hiçbirinde yakalayamadım. Hatta kendi talepleri üzerine son akşam yediğimiz annemin kuru fasulyesini o kadar beğendiler ki, ertesi gün kahvaltıda bile onu ısıtıp yediler. Elbette bu işe en çok, misafiri memnun etme sanatının kitabını yazan annem sevindi!
Kendisine eşlik eden ablasıyla birlikte kayınvalidemin torunlarına ve kızına zaman ayırdığı bu kısa ziyaretin bitmesi eşimi tahmin ettiğimden daha çok üzdü. Annesinin hasretini bir kenara koyarsak, bir hafta boyunca kendi dilinde konuşup sohbet etmesi bile onun için çok değerliydi. Şimdi üç yaşında olan oğlumuz da bu bir hafta süresince Japoncasını daha fazla kullanabilmişti. Tekrar buluşmayı gelecek senenin ilk yarısında planlayıp buruk bir ayrılık sonrası tekrar günlük yaşamımıza böylece dönmüş olduk.
Ramazan bayramının ilk günü sabahının çok erken saatlerinde geldikleri için Kadıköy'den Atatürk Havalimanı'na arabayla gidip dönmek son derece huzurluydu. Saatin etkisinin yanı sıra tatilcilerin de ayrılmasıyla iyice boşalan İstanbul trafiğinde uzun zamandır ilk kez stressiz araba kullanabildim. İlk günü evde dinlenerek ve hasret gidererek geçirip, bir buçuk yaşından beri ilk defa gördüğü anneannesini biraz şaşkınlıkla karşılayan oğlumun, hepimizden çok sevindiği ve şaşkınlığının yerini sevince bıraktığı hediyelerimizi açarak güne devam ettik. Kayınvalidem sağolsun, viski merakımı bildiğinden bana da Japonya'nın en özel ve pahalı viskilerinden birini getirmiş. 20.000 Yen değerindeki (yaklaşık 450TL) 17 yıllık Hibiki şişemi kabul edip, açmayı başka bir akşama bıraktığım ilk günün ertesi sabahı fazla maceraya girmeden Caddebostan sahilindeki bir palmiyenin gölgesine hasır serip piknik havasında bir kahvaltı yaptık.
Günlerimizden birini lükse ayırıp Çırağan'ın kafeteryasında sabah kahvesi içtik. Böylece, misafirlerimizin İstanbul Boğazı'nı seyredebilecekleri en güzel konumlardan birini ziyaret etme imkânı yaratmış oldum. Hem restoranında hem de kafeteryasında sunulan tüm yemekler ve içecekler çok lezzetli ve estetik de gözetilerek son derece özenli hazırlanıyor. Fiyatlarına katlanacağımı bilsem çok daha sık giderdim ama etrafa şöyle bir bakıp Rolexli olmayan tek insan grubunun kendi masam olduğunu görmek bu düşünceden hemen vazgeçmemi kolaylaştırıyor.Aslında en azından bir gece iki gün Sapanca'da güzel bir spa otelinde kalmalarını ve yol yorgunluklarının bir kısmını orada atmalarını istiyordum ama "giyecek mayo da yok, mayo giyecek cesaret de yok" bahanesiyle karşılaşınca bu plandan vazgeçtim. Artık şehir içinde planlar yapmam gerekiyordu ama bunun için bile, mayo bahanesi de dahil birçok teklifimi daha Japonya'dan gelmeden önce haberleştiğimiz günlerde, bizi görmelerinin yeterli olacağı söylemleriyle geri çevirmişlerdi. Elbette bu bahanelerin büyük bir bölümünün, her zaman hayranlık duyduğum Japon terbiyesi ve ahlakları gereği, yeni doğan bebeğimizle meşgul olduğumuz bu dönemde bizi daha fazla zahmete ve masrafa sokmamak olduğundan emindim. Yine de ev sahibi olarak, o kadar uzun yoldan gelerek kalacakları kısa süreye güzel bir şeyler sığdırmak istiyordum. Suruç'ta meydana gelen terör saldırısının haberini alınca, ertesi gün için planladığımız Sultanahmet gezisinden bile vazgeçmek üzereydiler ama korkularını yatıştırıp, kızlarının ve torunlarının güvensiz bir yerde yaşamadıklarını bilmeleri ve ne olursa olsun ülkem hakkında kötü fikirlerle ayrılmamaları adına onları ikna edebildim. Dinci siyasetin ve onun kucak açtığı terörün nelere mal olduğunu bir de bu açıdan değerlendirin! Kadıköy'den Eminönü'ne vapurla geçip, Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camisi ve Yerebatan Sarnıcı ziyaretleriyle doldurduğumuz bir günlük süre, muhtemelen kendilerini turist olarak hissettikleri tek zaman dilimiydi.
Kaldıkları süre içinde, sanırım en çok annemin yemeklerinden keyif aldılar. Gerçi onlara Sultanahmet köftesi, Konya pidesi, börek, iskender gibi güzel Türk yemekleri de yedirdim ama annemin çorbalarını içerken yüzlerinde beliren memnuniyet ifadesini dışarıdaki restoranların hiçbirinde yakalayamadım. Hatta kendi talepleri üzerine son akşam yediğimiz annemin kuru fasulyesini o kadar beğendiler ki, ertesi gün kahvaltıda bile onu ısıtıp yediler. Elbette bu işe en çok, misafiri memnun etme sanatının kitabını yazan annem sevindi!Kendisine eşlik eden ablasıyla birlikte kayınvalidemin torunlarına ve kızına zaman ayırdığı bu kısa ziyaretin bitmesi eşimi tahmin ettiğimden daha çok üzdü. Annesinin hasretini bir kenara koyarsak, bir hafta boyunca kendi dilinde konuşup sohbet etmesi bile onun için çok değerliydi. Şimdi üç yaşında olan oğlumuz da bu bir hafta süresince Japoncasını daha fazla kullanabilmişti. Tekrar buluşmayı gelecek senenin ilk yarısında planlayıp buruk bir ayrılık sonrası tekrar günlük yaşamımıza böylece dönmüş olduk.
2 Temmuz 2015 Perşembe
Bıyık Kardeşliği
Dün bazı haber kanallarından sosyal medyaya yansıyan, sadece Türkiye'de türünden bir haber yayınlandı. Bugün de bu haber dolayısıyla eşime ve ülkede yaşayan diğer tüm Japonlara, Japonya Konsolosluğu'ndan bir mesaj geldi.
Önce işin başlangıcına bir bakalım. Her Ramazan olduğu gibi bu sene de sosyal medyada, Çinliler Uygur Türklerine oruç tutmayı yasakladı, kardeşlerimizi kesiyorlar, vs laflarını yayıp, oradan buradan buldukları resimleri işkence yapıldığının ispatı şeklinde gösterip insanları dolduruşa getiriyorlar. Müslüman lafını duyan "dindar" da, Türk lafını duyan "milliyetçi" de doluveriyor.
Gelelim habere konu olan olaya. Günlerini bugün kime saldırsam diye düşünerek geçiren 5-6 kişilik bir beyinsizler grubu, ellerinde bozkurt işaretiyle dün Tophane'de bir Çin lokantasına saldırıp gözleri çekik olduğu için Çinli zannettikleri Uygur Türkü aşçıyı dövmüşler[1].
Şimdi de Japon Konsolosluğu'nun ülkede yaşayan Japonlara gönderdiği mesajı görelim:
"[...] Bunlar gibi insanlar Japonları da Çinli zannedip saldırabilir. Dikkatli olun!" Yani şöyle demek istiyor: Türkiye'de bolca bulunan bu geri zekalılar, şu an kudurmuş durumda olduklarından her gördüğü çekik gözlüyü Çinli diye dövebilir haberiniz olsun.
Ülkemizin huzuru üzerinde, milliyetçi geçinenler müslüman geçinenler kadar büyük bir tehdit. Hatta son yıllarda benzerlerini çokça yaşadığımız dünkü meclis başkanı seçimini de göz önünde tutarsak, ülkeyi perişan etmede siyasî ittifak halinde olduklarını bile görürüz.
Ülkücü bıyıkla badem bıyık kardeş olmuştur.
Bu millet, din ve ahlak adına hiçbir şey üretemeyenleri sakalla, cübbeyle, tesettürle müslüman zannederse, Türklük ve ilim adına hiçbir şey üretemeyenleri de milliyetçi zannederse, onların da Uygur'u, Japon'u, Tatar'ı çekik gözleriyle Çinli zannetmesi normaldir.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/311301/istanbul_da_Cin_lokantasina_saldirdilar__Uygur_Turku_asciyi_dovduler.html
Önce işin başlangıcına bir bakalım. Her Ramazan olduğu gibi bu sene de sosyal medyada, Çinliler Uygur Türklerine oruç tutmayı yasakladı, kardeşlerimizi kesiyorlar, vs laflarını yayıp, oradan buradan buldukları resimleri işkence yapıldığının ispatı şeklinde gösterip insanları dolduruşa getiriyorlar. Müslüman lafını duyan "dindar" da, Türk lafını duyan "milliyetçi" de doluveriyor.
Gelelim habere konu olan olaya. Günlerini bugün kime saldırsam diye düşünerek geçiren 5-6 kişilik bir beyinsizler grubu, ellerinde bozkurt işaretiyle dün Tophane'de bir Çin lokantasına saldırıp gözleri çekik olduğu için Çinli zannettikleri Uygur Türkü aşçıyı dövmüşler[1].
Şimdi de Japon Konsolosluğu'nun ülkede yaşayan Japonlara gönderdiği mesajı görelim:
"[...] Bunlar gibi insanlar Japonları da Çinli zannedip saldırabilir. Dikkatli olun!" Yani şöyle demek istiyor: Türkiye'de bolca bulunan bu geri zekalılar, şu an kudurmuş durumda olduklarından her gördüğü çekik gözlüyü Çinli diye dövebilir haberiniz olsun.
Ülkemizin huzuru üzerinde, milliyetçi geçinenler müslüman geçinenler kadar büyük bir tehdit. Hatta son yıllarda benzerlerini çokça yaşadığımız dünkü meclis başkanı seçimini de göz önünde tutarsak, ülkeyi perişan etmede siyasî ittifak halinde olduklarını bile görürüz.
Ülkücü bıyıkla badem bıyık kardeş olmuştur.
Bu millet, din ve ahlak adına hiçbir şey üretemeyenleri sakalla, cübbeyle, tesettürle müslüman zannederse, Türklük ve ilim adına hiçbir şey üretemeyenleri de milliyetçi zannederse, onların da Uygur'u, Japon'u, Tatar'ı çekik gözleriyle Çinli zannetmesi normaldir.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/311301/istanbul_da_Cin_lokantasina_saldirdilar__Uygur_Turku_asciyi_dovduler.html
9 Haziran 2015 Salı
Tekrar Baba Olmak
O kadar yoğun, koşuşturmalı, heyecanlı, uykusuz ve zor geçti ki şu birkaç gün, bilgisayarın başına geçip mutluluğumu yazmaya fırsat bulamadım. Üç yıl önce ilk oğlum Japonya'da dünyaya geldiğinde ben İstanbul'daydım. O gün bu yüzden duygularımı birkaç satır da olsa hemen yazabilmiştim(ilgili yazı: Baba Oldum). Ama bu sefer tüm hamilelik ve doğum sürecini eşimle birlikte geçirdiğim için benim günlerim de onunla birlikte yoğun geçti.
Evet.
Geçen hafta 3 Haziran çarşamba günü ikinci kez baba oldum.
Oğlum Kayra'm ile birlikte artık dört kişilik bir aile olduk.
Yaşamış olduğumuz süreci belki farklı vesilelerle, farklı bir başlık altında yazarım ama şimdilik sadece mutluluğumu paylaşarak bu satırları kısa tutmak istiyorum.
Artık iki oğul babasıyım.
Ve çok mutluyum.
Hoşgeldin oğlum.
Evet.
Geçen hafta 3 Haziran çarşamba günü ikinci kez baba oldum.
Oğlum Kayra'm ile birlikte artık dört kişilik bir aile olduk.
Yaşamış olduğumuz süreci belki farklı vesilelerle, farklı bir başlık altında yazarım ama şimdilik sadece mutluluğumu paylaşarak bu satırları kısa tutmak istiyorum.
Artık iki oğul babasıyım.
Ve çok mutluyum.
Hoşgeldin oğlum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
