28 Temmuz 2015 Salı

Bir Haftalık Ziyaret

Japonya'dan gelen misafirlerimiz ile, geçtiğimiz hafta yoğun geçti. Yeni torununu görmek için gelen kayınvalidem ve ona eşlik eden ablası bir hafta boyunca evimize misafir oldular. Hem katettikleri mesafe hem yaşları hem de torun göremeye ve eşime yardım için geldikleri düşünüldüğünde çok kısa bir süre kaldıklarını sanabilirsiniz ama onları tanıyan bir kişi olarak şunu söyleyebilirim ki, Japonya'da bıraktıkları işler göz önüne alındığında uzun bir süre geçirdikleri bile söylenebilir. Yine de onları daha fazla ağırlamak ve birlikte daha fazla şey yapıp daha fazla yer gezdirmek isterdim.

Ramazan bayramının ilk günü sabahının çok erken saatlerinde geldikleri için Kadıköy'den Atatürk Havalimanı'na arabayla gidip dönmek son derece huzurluydu. Saatin etkisinin yanı sıra tatilcilerin de ayrılmasıyla iyice boşalan İstanbul trafiğinde uzun zamandır ilk kez stressiz araba kullanabildim. İlk günü evde dinlenerek ve hasret gidererek geçirip, bir buçuk yaşından beri ilk defa gördüğü anneannesini biraz şaşkınlıkla karşılayan oğlumun, hepimizden çok sevindiği ve şaşkınlığının yerini sevince bıraktığı hediyelerimizi açarak güne devam ettik. Kayınvalidem sağolsun, viski merakımı bildiğinden bana da Japonya'nın en özel ve pahalı viskilerinden birini getirmiş. 20.000 Yen değerindeki (yaklaşık 450TL) 17 yıllık Hibiki şişemi kabul edip, açmayı başka bir akşama bıraktığım ilk günün ertesi sabahı fazla maceraya girmeden Caddebostan sahilindeki bir palmiyenin gölgesine hasır serip piknik havasında bir kahvaltı yaptık.

Günlerimizden birini lükse ayırıp Çırağan'ın kafeteryasında sabah kahvesi içtik. Böylece, misafirlerimizin İstanbul Boğazı'nı seyredebilecekleri en güzel konumlardan birini ziyaret etme imkânı yaratmış oldum. Hem restoranında hem de kafeteryasında sunulan tüm yemekler ve içecekler çok lezzetli ve estetik de gözetilerek son derece özenli hazırlanıyor. Fiyatlarına katlanacağımı bilsem çok daha sık giderdim ama etrafa şöyle bir bakıp Rolexli olmayan tek insan grubunun kendi masam olduğunu görmek bu düşünceden hemen vazgeçmemi kolaylaştırıyor.

Aslında en azından bir gece iki gün Sapanca'da güzel bir spa otelinde kalmalarını ve yol yorgunluklarının bir kısmını orada atmalarını istiyordum ama "giyecek mayo da yok, mayo giyecek cesaret de yok" bahanesiyle karşılaşınca bu plandan vazgeçtim. Artık şehir içinde planlar yapmam gerekiyordu ama bunun için bile, mayo bahanesi de dahil birçok teklifimi daha Japonya'dan gelmeden önce haberleştiğimiz günlerde, bizi görmelerinin yeterli olacağı söylemleriyle geri çevirmişlerdi. Elbette bu bahanelerin büyük bir bölümünün, her zaman hayranlık duyduğum Japon terbiyesi ve ahlakları gereği, yeni doğan bebeğimizle meşgul olduğumuz bu dönemde bizi daha fazla zahmete ve masrafa sokmamak olduğundan emindim. Yine de ev sahibi olarak, o kadar uzun yoldan gelerek kalacakları kısa süreye güzel bir şeyler sığdırmak istiyordum. Suruç'ta meydana gelen terör saldırısının haberini alınca, ertesi gün için planladığımız Sultanahmet gezisinden bile vazgeçmek üzereydiler ama korkularını yatıştırıp, kızlarının ve torunlarının güvensiz bir yerde yaşamadıklarını bilmeleri ve ne olursa olsun ülkem hakkında kötü fikirlerle ayrılmamaları adına onları ikna edebildim. Dinci siyasetin ve onun kucak açtığı terörün nelere mal olduğunu bir de bu açıdan değerlendirin! Kadıköy'den Eminönü'ne vapurla geçip, Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camisi ve Yerebatan Sarnıcı ziyaretleriyle doldurduğumuz bir günlük süre, muhtemelen kendilerini turist olarak hissettikleri tek zaman dilimiydi.

Kaldıkları süre içinde, sanırım en çok annemin yemeklerinden keyif aldılar. Gerçi onlara Sultanahmet köftesi, Konya pidesi, börek, iskender gibi güzel Türk yemekleri de yedirdim ama annemin çorbalarını içerken yüzlerinde beliren memnuniyet ifadesini dışarıdaki restoranların hiçbirinde yakalayamadım. Hatta kendi talepleri üzerine son akşam yediğimiz annemin kuru fasulyesini o kadar beğendiler ki, ertesi gün kahvaltıda bile onu ısıtıp yediler. Elbette bu işe en çok, misafiri memnun etme sanatının kitabını yazan annem sevindi!

Kendisine eşlik eden ablasıyla birlikte kayınvalidemin torunlarına ve kızına zaman ayırdığı bu kısa ziyaretin bitmesi eşimi tahmin ettiğimden daha çok üzdü. Annesinin hasretini bir kenara koyarsak, bir hafta boyunca kendi dilinde konuşup sohbet etmesi bile onun için çok değerliydi. Şimdi üç yaşında olan oğlumuz da bu bir hafta süresince Japoncasını daha fazla kullanabilmişti. Tekrar buluşmayı gelecek senenin ilk yarısında planlayıp buruk bir ayrılık sonrası tekrar günlük yaşamımıza böylece dönmüş olduk.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Bıyık Kardeşliği

Dün bazı haber kanallarından sosyal medyaya yansıyan, sadece Türkiye'de türünden bir haber yayınlandı. Bugün de bu haber dolayısıyla eşime ve ülkede yaşayan diğer tüm Japonlara, Japonya Konsolosluğu'ndan bir mesaj geldi.

Önce işin başlangıcına bir bakalım. Her Ramazan olduğu gibi bu sene de sosyal medyada, Çinliler Uygur Türklerine oruç tutmayı yasakladı, kardeşlerimizi kesiyorlar, vs laflarını yayıp, oradan buradan buldukları resimleri işkence yapıldığının ispatı şeklinde gösterip insanları dolduruşa getiriyorlar. Müslüman lafını duyan "dindar" da, Türk lafını duyan "milliyetçi" de doluveriyor.

Gelelim habere konu olan olaya. Günlerini bugün kime saldırsam diye düşünerek geçiren 5-6 kişilik bir beyinsizler grubu, ellerinde bozkurt işaretiyle dün Tophane'de bir Çin lokantasına saldırıp gözleri çekik olduğu için Çinli zannettikleri Uygur Türkü aşçıyı dövmüşler[1].

Şimdi de Japon Konsolosluğu'nun ülkede yaşayan Japonlara gönderdiği mesajı görelim:
"[...] Bunlar gibi insanlar Japonları da Çinli zannedip saldırabilir. Dikkatli olun!" Yani şöyle demek istiyor: Türkiye'de bolca bulunan bu geri zekalılar, şu an kudurmuş durumda olduklarından her gördüğü çekik gözlüyü Çinli diye dövebilir haberiniz olsun.

Ülkemizin huzuru üzerinde, milliyetçi geçinenler müslüman geçinenler kadar büyük bir tehdit. Hatta son yıllarda benzerlerini çokça yaşadığımız dünkü meclis başkanı seçimini de göz önünde tutarsak, ülkeyi perişan etmede siyasî ittifak halinde olduklarını bile görürüz.

Ülkücü bıyıkla badem bıyık kardeş olmuştur.

Bu millet, din ve ahlak adına hiçbir şey üretemeyenleri sakalla, cübbeyle, tesettürle müslüman zannederse, Türklük ve ilim adına hiçbir şey üretemeyenleri de milliyetçi zannederse, onların da Uygur'u, Japon'u, Tatar'ı çekik gözleriyle Çinli zannetmesi normaldir.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/311301/istanbul_da_Cin_lokantasina_saldirdilar__Uygur_Turku_asciyi_dovduler.html

9 Haziran 2015 Salı

Tekrar Baba Olmak

O kadar yoğun, koşuşturmalı, heyecanlı, uykusuz ve zor geçti ki şu birkaç gün, bilgisayarın başına geçip mutluluğumu yazmaya fırsat bulamadım. Üç yıl önce ilk oğlum Japonya'da dünyaya geldiğinde ben İstanbul'daydım. O gün bu yüzden duygularımı birkaç satır da olsa hemen yazabilmiştim(ilgili yazı: Baba Oldum). Ama bu sefer tüm hamilelik ve doğum sürecini eşimle birlikte geçirdiğim için benim günlerim de onunla birlikte yoğun geçti.

Evet.
Geçen hafta 3 Haziran çarşamba günü ikinci kez baba oldum.
Oğlum Kayra'm ile birlikte artık dört kişilik bir aile olduk.

Yaşamış olduğumuz süreci belki farklı vesilelerle, farklı bir başlık altında yazarım ama şimdilik sadece mutluluğumu paylaşarak bu satırları kısa tutmak istiyorum.

Artık iki oğul babasıyım.
Ve çok mutluyum.

Hoşgeldin oğlum.

1 Haziran 2015 Pazartesi

Sarışın Merakı

Okula gitmeye başladığından beri, oğlum, daha önce biraz endişe duyduğumuz çekingenliğini epey attı üzerinden. Daha önce yaşıtlarının yanına yaklaşmaya çekinir, ne yaptıklarını uzaktan seyretmekle yetinirdi. Biri elinden bir şey almaya kalksa hemen bırakır, uzaklaşırdı. Okula gitmeye başladığı sene başından beri, yaşıtlarını artık beraber oyun oynayacağı arkadaşları olarak algılamaya başladı. Hatta üç yaşında olmasına rağmen çapkınlıklara bile başladı.

Anlaşılan o ki, oğlum da babası çocukken olduğu gibi sarışınlardan hoşlanıyor. Çocukluğumun geçtiği Adana, 'sarışın' kavramına en uzak şehirlerden biridir. Adana kızları deyince, "kara kuru" kızlar akla gelir. O kadar abartılı değildir gerçi, hatta annem esmer olmasına rağmen öz dayılarım bile sarışın yeşil gözlü adamlardı. Büyük dayımın kızı da sarışındır. Ama genele vurduğunuzda, Adana kızı saçıyla, teniyle esmerdir. Ben çocukken, genç kızlar arasında sahte sarışın olma merakı da bugünkü kadar fazla değildi. Sarı saçlı bir kız görme ihtimali çok çok düşüktü. En çok sarışın gördüğümüz yer televizyondaki yabancı filmler ya da müzik klipleri idi.

Sınıfta sarışın kız falan olmadığından, ortaokulda sarışına en yakın olan kıza aşık oldum. İki sene sonra okulumuza gerçekten sarışın, renkli gözlü, bembeyaz tenli bir kız geldi. Okul servisinde görür görmez ona da aşık oldum. 12-13 yaşındaydım ve o anı unutamam. Lisede de üniversitede de sarışınların etki alanına girdim. Yüksek lisans yaptığım İngiltere'de keyfime diyecek yoktu.

Sahte sarışındı, hatta renkli lens de kullanırdı ama kilolu olmasına rağmen ilk nişanlıma kendimi epey kaptırmıştım. İki gece kaldığım Finlandiya tam bir sarışın cennetiydi. Yirmili yaşlarımda bekar olarak gittiğimde Helsinki kızlarından o kadar etkilenmiştim ki, bir yüksek lisans da orada yapayım diye üniversite bile araştırmıştım.

Sonuçta İstanbul'da çalıştığım işe devam etmem gerektiğine karar vermiştim ve tekrar Türk kızlarına kalmıştım ama hiç hesapta yokken gidip Japon bir kızla evlendim. Ve muhtemelen hiçbir sarışınla bu kadar mutlu olamazdım. Yine de nerede sarışın görsem alıcı gözle bakıp süzmeden edemem.

Oğlum bu huyunu anlaşılan benden almış. Sınıfında Deniz isminde sarışın bir kız varmış. Her fırsatta onu sevdiğini söylüyor. Yeni gördüğü sarışın bir kızın ismini öğrenene kadar kıza da 'Deniz Gibi' diye hitap ediyor. Aşağıda paylaştığım videodaki kızın ismi İdil. Geçenlerde parkta karşılaştı ve peşinden hiç ayrılmadı. Sürekli onunla oynadı. Eve dönünce de onu sevdiğini söyledi. Böylece biz de anladık ki, Deniz'i değil, gördüğü her sarışını seviyor bizimki. Ancak görüntülere dikkatli bakınız. Oğlumun ne kadar nazik, centilmen bir çocuk olduğunu göreceksiniz. Sanırım bu huyunu da rahmetli babamdan almış. Birçok yönüyle bana babamı hatırlatıyor.


Sonraki gün tekrar parka gittiğimizde yine yaşıtı bir kıza takılıp bize, bak Deniz var orada, diye seslendi. Kızın annesine durumu açıklarken öğrendim ki, o kızın adı gerçekten Denizmiş. Biraz daha laflayınca kızın, sınıf arkadaşı Deniz olduğu da anlaşıldı. Böylece gerçek Deniz ile de müşerref olduk. Deniz Gibi, dememesi tesadüf değilmiş yani. Parkta geçirdiğimiz süre boyunca Deniz'in yanından ayrılmayan ve sürekli onunla oynayan oğlumun sarışın merakı bakalım ne zamana kadar devam edecek.