Dün bazı haber kanallarından sosyal medyaya yansıyan, sadece Türkiye'de türünden bir haber yayınlandı. Bugün de bu haber dolayısıyla eşime ve ülkede yaşayan diğer tüm Japonlara, Japonya Konsolosluğu'ndan bir mesaj geldi.
Önce işin başlangıcına bir bakalım. Her Ramazan olduğu gibi bu sene de sosyal medyada, Çinliler Uygur Türklerine oruç tutmayı yasakladı, kardeşlerimizi kesiyorlar, vs laflarını yayıp, oradan buradan buldukları resimleri işkence yapıldığının ispatı şeklinde gösterip insanları dolduruşa getiriyorlar. Müslüman lafını duyan "dindar" da, Türk lafını duyan "milliyetçi" de doluveriyor.
Gelelim habere konu olan olaya. Günlerini bugün kime saldırsam diye düşünerek geçiren 5-6 kişilik bir beyinsizler grubu, ellerinde bozkurt işaretiyle dün Tophane'de bir Çin lokantasına saldırıp gözleri çekik olduğu için Çinli zannettikleri Uygur Türkü aşçıyı dövmüşler[1].
Şimdi de Japon Konsolosluğu'nun ülkede yaşayan Japonlara gönderdiği mesajı görelim:
"[...] Bunlar gibi insanlar Japonları da Çinli zannedip saldırabilir. Dikkatli olun!" Yani şöyle demek istiyor: Türkiye'de bolca bulunan bu geri zekalılar, şu an kudurmuş durumda olduklarından her gördüğü çekik gözlüyü Çinli diye dövebilir haberiniz olsun.
Ülkemizin huzuru üzerinde, milliyetçi geçinenler müslüman geçinenler kadar büyük bir tehdit. Hatta son yıllarda benzerlerini çokça yaşadığımız dünkü meclis başkanı seçimini de göz önünde tutarsak, ülkeyi perişan etmede siyasî ittifak halinde olduklarını bile görürüz.
Ülkücü bıyıkla badem bıyık kardeş olmuştur.
Bu millet, din ve ahlak adına hiçbir şey üretemeyenleri sakalla, cübbeyle, tesettürle müslüman zannederse, Türklük ve ilim adına hiçbir şey üretemeyenleri de milliyetçi zannederse, onların da Uygur'u, Japon'u, Tatar'ı çekik gözleriyle Çinli zannetmesi normaldir.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/311301/istanbul_da_Cin_lokantasina_saldirdilar__Uygur_Turku_asciyi_dovduler.html
2 Temmuz 2015 Perşembe
9 Haziran 2015 Salı
Tekrar Baba Olmak
O kadar yoğun, koşuşturmalı, heyecanlı, uykusuz ve zor geçti ki şu birkaç gün, bilgisayarın başına geçip mutluluğumu yazmaya fırsat bulamadım. Üç yıl önce ilk oğlum Japonya'da dünyaya geldiğinde ben İstanbul'daydım. O gün bu yüzden duygularımı birkaç satır da olsa hemen yazabilmiştim(ilgili yazı: Baba Oldum). Ama bu sefer tüm hamilelik ve doğum sürecini eşimle birlikte geçirdiğim için benim günlerim de onunla birlikte yoğun geçti.
Evet.
Geçen hafta 3 Haziran çarşamba günü ikinci kez baba oldum.
Oğlum Kayra'm ile birlikte artık dört kişilik bir aile olduk.
Yaşamış olduğumuz süreci belki farklı vesilelerle, farklı bir başlık altında yazarım ama şimdilik sadece mutluluğumu paylaşarak bu satırları kısa tutmak istiyorum.
Artık iki oğul babasıyım.
Ve çok mutluyum.
Hoşgeldin oğlum.
Evet.
Geçen hafta 3 Haziran çarşamba günü ikinci kez baba oldum.
Oğlum Kayra'm ile birlikte artık dört kişilik bir aile olduk.
Yaşamış olduğumuz süreci belki farklı vesilelerle, farklı bir başlık altında yazarım ama şimdilik sadece mutluluğumu paylaşarak bu satırları kısa tutmak istiyorum.
Artık iki oğul babasıyım.
Ve çok mutluyum.
Hoşgeldin oğlum.
1 Haziran 2015 Pazartesi
Sarışın Merakı
Okula gitmeye başladığından beri, oğlum, daha önce biraz endişe duyduğumuz çekingenliğini epey attı üzerinden. Daha önce yaşıtlarının yanına yaklaşmaya çekinir, ne yaptıklarını uzaktan seyretmekle yetinirdi. Biri elinden bir şey almaya kalksa hemen bırakır, uzaklaşırdı. Okula gitmeye başladığı sene başından beri, yaşıtlarını artık beraber oyun oynayacağı arkadaşları olarak algılamaya başladı. Hatta üç yaşında olmasına rağmen çapkınlıklara bile başladı.
Anlaşılan o ki, oğlum da babası çocukken olduğu gibi sarışınlardan hoşlanıyor. Çocukluğumun geçtiği Adana, 'sarışın' kavramına en uzak şehirlerden biridir. Adana kızları deyince, "kara kuru" kızlar akla gelir. O kadar abartılı değildir gerçi, hatta annem esmer olmasına rağmen öz dayılarım bile sarışın yeşil gözlü adamlardı. Büyük dayımın kızı da sarışındır. Ama genele vurduğunuzda, Adana kızı saçıyla, teniyle esmerdir. Ben çocukken, genç kızlar arasında sahte sarışın olma merakı da bugünkü kadar fazla değildi. Sarı saçlı bir kız görme ihtimali çok çok düşüktü. En çok sarışın gördüğümüz yer televizyondaki yabancı filmler ya da müzik klipleri idi.
Sınıfta sarışın kız falan olmadığından, ortaokulda sarışına en yakın olan kıza aşık oldum. İki sene sonra okulumuza gerçekten sarışın, renkli gözlü, bembeyaz tenli bir kız geldi. Okul servisinde görür görmez ona da aşık oldum. 12-13 yaşındaydım ve o anı unutamam. Lisede de üniversitede de sarışınların etki alanına girdim. Yüksek lisans yaptığım İngiltere'de keyfime diyecek yoktu.
Sahte sarışındı, hatta renkli lens de kullanırdı ama kilolu olmasına rağmen ilk nişanlıma kendimi epey kaptırmıştım. İki gece kaldığım Finlandiya tam bir sarışın cennetiydi. Yirmili yaşlarımda bekar olarak gittiğimde Helsinki kızlarından o kadar etkilenmiştim ki, bir yüksek lisans da orada yapayım diye üniversite bile araştırmıştım.
Sonuçta İstanbul'da çalıştığım işe devam etmem gerektiğine karar vermiştim ve tekrar Türk kızlarına kalmıştım ama hiç hesapta yokken gidip Japon bir kızla evlendim. Ve muhtemelen hiçbir sarışınla bu kadar mutlu olamazdım. Yine de nerede sarışın görsem alıcı gözle bakıp süzmeden edemem.
Oğlum bu huyunu anlaşılan benden almış. Sınıfında Deniz isminde sarışın bir kız varmış. Her fırsatta onu sevdiğini söylüyor. Yeni gördüğü sarışın bir kızın ismini öğrenene kadar kıza da 'Deniz Gibi' diye hitap ediyor. Aşağıda paylaştığım videodaki kızın ismi İdil. Geçenlerde parkta karşılaştı ve peşinden hiç ayrılmadı. Sürekli onunla oynadı. Eve dönünce de onu sevdiğini söyledi. Böylece biz de anladık ki, Deniz'i değil, gördüğü her sarışını seviyor bizimki. Ancak görüntülere dikkatli bakınız. Oğlumun ne kadar nazik, centilmen bir çocuk olduğunu göreceksiniz. Sanırım bu huyunu da rahmetli babamdan almış. Birçok yönüyle bana babamı hatırlatıyor.
Anlaşılan o ki, oğlum da babası çocukken olduğu gibi sarışınlardan hoşlanıyor. Çocukluğumun geçtiği Adana, 'sarışın' kavramına en uzak şehirlerden biridir. Adana kızları deyince, "kara kuru" kızlar akla gelir. O kadar abartılı değildir gerçi, hatta annem esmer olmasına rağmen öz dayılarım bile sarışın yeşil gözlü adamlardı. Büyük dayımın kızı da sarışındır. Ama genele vurduğunuzda, Adana kızı saçıyla, teniyle esmerdir. Ben çocukken, genç kızlar arasında sahte sarışın olma merakı da bugünkü kadar fazla değildi. Sarı saçlı bir kız görme ihtimali çok çok düşüktü. En çok sarışın gördüğümüz yer televizyondaki yabancı filmler ya da müzik klipleri idi.
Sınıfta sarışın kız falan olmadığından, ortaokulda sarışına en yakın olan kıza aşık oldum. İki sene sonra okulumuza gerçekten sarışın, renkli gözlü, bembeyaz tenli bir kız geldi. Okul servisinde görür görmez ona da aşık oldum. 12-13 yaşındaydım ve o anı unutamam. Lisede de üniversitede de sarışınların etki alanına girdim. Yüksek lisans yaptığım İngiltere'de keyfime diyecek yoktu.
Sahte sarışındı, hatta renkli lens de kullanırdı ama kilolu olmasına rağmen ilk nişanlıma kendimi epey kaptırmıştım. İki gece kaldığım Finlandiya tam bir sarışın cennetiydi. Yirmili yaşlarımda bekar olarak gittiğimde Helsinki kızlarından o kadar etkilenmiştim ki, bir yüksek lisans da orada yapayım diye üniversite bile araştırmıştım.
Sonuçta İstanbul'da çalıştığım işe devam etmem gerektiğine karar vermiştim ve tekrar Türk kızlarına kalmıştım ama hiç hesapta yokken gidip Japon bir kızla evlendim. Ve muhtemelen hiçbir sarışınla bu kadar mutlu olamazdım. Yine de nerede sarışın görsem alıcı gözle bakıp süzmeden edemem.
Oğlum bu huyunu anlaşılan benden almış. Sınıfında Deniz isminde sarışın bir kız varmış. Her fırsatta onu sevdiğini söylüyor. Yeni gördüğü sarışın bir kızın ismini öğrenene kadar kıza da 'Deniz Gibi' diye hitap ediyor. Aşağıda paylaştığım videodaki kızın ismi İdil. Geçenlerde parkta karşılaştı ve peşinden hiç ayrılmadı. Sürekli onunla oynadı. Eve dönünce de onu sevdiğini söyledi. Böylece biz de anladık ki, Deniz'i değil, gördüğü her sarışını seviyor bizimki. Ancak görüntülere dikkatli bakınız. Oğlumun ne kadar nazik, centilmen bir çocuk olduğunu göreceksiniz. Sanırım bu huyunu da rahmetli babamdan almış. Birçok yönüyle bana babamı hatırlatıyor.
Sonraki gün tekrar parka gittiğimizde yine yaşıtı bir kıza takılıp bize, bak Deniz var orada, diye seslendi. Kızın annesine durumu açıklarken öğrendim ki, o kızın adı gerçekten Denizmiş. Biraz daha laflayınca kızın, sınıf arkadaşı Deniz olduğu da anlaşıldı. Böylece gerçek Deniz ile de müşerref olduk. Deniz Gibi, dememesi tesadüf değilmiş yani. Parkta geçirdiğimiz süre boyunca Deniz'in yanından ayrılmayan ve sürekli onunla oynayan oğlumun sarışın merakı bakalım ne zamana kadar devam edecek.
23 Mayıs 2015 Cumartesi
Veli Toplantısı
Bugün hayatımda ilk defa bir veli toplantısına veli olarak katıldım. Gayet eğlenceliymiş meğer. Oysa veli toplantıları öğrencilik hayatımın en kabuslu organizasyonları olmuştur. Üç yaşına henüz girmiş olan oğlumun anaokulundaki veli toplantısına geçmeden önce, yeri gelmişken biraz eskiye dönüp o kabuslu günlerimden bahsedeyim.
Epey haylaz bir çocuktum. Okulda, sokakta, sınıfta, evde rahat durmazdım. Şimdilerde bu tip çocuklara hiperaktif deyip davranışlarına yön vererek eğitmeye çalışıyorlar. Ama eskiden yaramaz deyip oturtmaya ve susturmaya çalışırlardı. Hayatında hocaları, ailesi, akrabaları, kısaca çevresindeki tüm büyükleri tarafından benim kadar suçlanan bir çocuk olmuş mudur bilmem. En azından ben görmedim. O kadar ki, evinde bir eşyasının kırık olduğunu fark eden komşumuz annemi arayıp, Mutlu bugün bizim eve hiç girmiş mi biliyor musun, diye sorduğu olmuştur (gerçek örnektir). Üzerimdeki suçlanma korkusu öyle bir duruma gelmişti ki, annem misafirleriyle konuşurken kötü bir olaydan bahsedilse benden bileceklerini zannederek odama kaçar, Beethoven dinlerdim.
Haylazlığımın, ya da bana ithaf edildiği sıfatla yaramazlığımın yanı sıra ders notları süper bir öğrenci de değildim. Bu da aile ve okul büyüklerim tarafından sevilmememin bir başka sebebiydi. Benden bir iki yaş küçük bir akrabam vardı, kız 10 alamayıp 9 aldığı için bühüüeeee diye göz yaşlarına boğulur, aman da ne şirinmiş, kıyamam da kıyamam falan diye herkesin sevgisini toplardı. Ben de özellikle on beşten önceki yaşlarımda sürekli olarak bunlarla kıyaslanmaya mahkum olurdum. Üniversiteye sınav kazanarak girip 3.67 not ile (4'lük sistemde) başarı bursu aldıktan sonra üstüne bir de yüksek lisansı tamamlayıp yüksek mühendis çıkınca, annem nihayet sorunun kendisi, hocalar ve başka çevresel etkenlerde olabileceğini kabullenir olmuştu.
Uzatmayayım, geleyim veli toplantılarına. Cem Yılmaz'ın filmlerinden birindeki espri ile ifade edecek olursam, öncesi ve sonrası itibarı ile veli toplantılarının benim için kurgusu şu şekildeydi:
Önce hocalar Mutlu'ya, sonra annesi Mutlu'ya, sonra herkes Mutlu'ya.
Annemin bir veli toplantısından dönüp de, filanca hoca senin hakkında şöyle güzel şeyler söyledi, dediğini hatırlamam. Hocalar sırayla benim için veryansın edermiş, annem de ağzını açıp, peki siz hocaları olarak bu durumu düzeltmek için ne yapıyorsunuz, diye sormazmış. Eve gelir hırsını benden çıkarırdı. Okulda da evde de beni savunan kimse olmayınca, dayanamayıp karşılık verme ihtiyacı duyar, hocalara bile diklendiğim olurdu. Bu sefer de, sen hocana karşı mı geliyorsun, niye söz dinlemiyorsun, seni disiplin kuruluna veririm, ceza yersen üniversitede yurtlara kabul edilmezsin, vb, tehditlerle susturulurdum. Tabi veli toplantıları sonrası bunlar da bana evde faiziyle geri dönerdi.
Sonraki senelerde memleket öyle bir hal aldı ki, veliler hocalara, o kadar para ödüyoruz siz ne işe yarıyorsunuz, diye hesap sorar oldular. Hocalar veliler karşısında ezilir oldu. Bu durumu savunacak değilim. İşin bu kadarı hayasızlık ve edepsizlikten başka bir şey değil ve geleceğin vasıfsız insanlarını yetiştiren sistemin altyapısını oluşturuyor. Bu tür insanlar, Hababam Sınıfı filminde Mahmut Hoca'nın "..benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk yoktur. Hatalı ve suçlu ana baba vardır.." tiradından anlayacak insanlar da değildir. Ancak ben diğer şekilden çok çektim ve şimdi burada yazmayacağım şeyler yaşadım. Şu kadarını söyleyeyim, çocukken evde benim yediğim lafları AKP İnönü'ye söylememiştir. Okuldakiler evi bilmez, evdekiler okulu anlamazdı. Buluştukları ortak nokta suçlunun ben olduğum idi. Sanki herkes işinin ehli uzman doktor, ben de tedaviye cevap vermeyen hastaydım.
Bu konuda yazabileceğim çok şey var ama yazmaya kalksam buraya sığdıramam. Eksik nokta kalmasın desem, bir kitapta ancak toplayabilirim. Ve emin olun abartmıyorum. Bu yüzden ben esas konuya tekrar döneyim.
Oğlumun okuluna eşimle beraber gittik. Veliler toplantısı için okul bahçesinde çocukların yaptığı resimler ve el işleri sergileniyordu. Böylece, öğretmenlerle konuşma sırası gelene kadar bahçede bu sergiyi gezip diğer veliler ile konuşabileceğimiz sosyal bir ortam yaratılmıştı. Sergiyi gezerken, farklı ülke kültürlerinin temalarının kullanıldığı çalışmalar da yapılmış olduğunu gördük. Eşimin Japon olması sebebiyle bizim için en ilginçleri Japonya temalı olanlardı. Benim daha önce bir yazımda kullandığım Koinobori (ilgili yazı: Koinobori) ve Noh Maskeleri çalışmalarını görmek eşimi ayrıca mutlu etti.
Her defasında bir öğrencinin veli ya da velileri ile baş başa olmak üzere öğretmenlerle odalarında onar dakikalık konuşmalar yapılıyordu. Bu şekilde oğlumun okuldaki durumu, davranışları, paylaşımı, katılımı gibi konularda bilgiler aldık. Olumsuz sayılabilecek konularda öğretmenlerin okul içinde neler yapıyor olduğunu öğrenmemizin yanı sıra bizim de ailesi olarak evde neler yapabileceğimizi sorguladık.
Sonuçta bu Veli Toplantısı denen şey o kadar korkulacak bir şey değilmiş. Adettendir deyip, veli toplantısı sonrası eve dönünce oğluma bağırıp çağırmak veya dövmek istemek gibi bir hissiyata da kapılmadım. Gerçi henüz ortaokul döneminde olmadığı için bunları iyi günlerimiz olarak niteleyip, o zaman gelince görürsünüz, diyen olur mu bilmem. Yine de, okuyarak edindiğimiz bilgileri, yaşayarak edindiğimiz deneyimlerle harmanlayıp, kendisi de öğretmen olan eşimle beraber çocuklarımızı iyi yetiştirebilmek için çaba harcayacağız. Tüm anne babaların bu çabalarının sonunda, evlatlarını güzel insanlar olarak yetiştirmiş oldukları günleri görmelerini dilerim.
Epey haylaz bir çocuktum. Okulda, sokakta, sınıfta, evde rahat durmazdım. Şimdilerde bu tip çocuklara hiperaktif deyip davranışlarına yön vererek eğitmeye çalışıyorlar. Ama eskiden yaramaz deyip oturtmaya ve susturmaya çalışırlardı. Hayatında hocaları, ailesi, akrabaları, kısaca çevresindeki tüm büyükleri tarafından benim kadar suçlanan bir çocuk olmuş mudur bilmem. En azından ben görmedim. O kadar ki, evinde bir eşyasının kırık olduğunu fark eden komşumuz annemi arayıp, Mutlu bugün bizim eve hiç girmiş mi biliyor musun, diye sorduğu olmuştur (gerçek örnektir). Üzerimdeki suçlanma korkusu öyle bir duruma gelmişti ki, annem misafirleriyle konuşurken kötü bir olaydan bahsedilse benden bileceklerini zannederek odama kaçar, Beethoven dinlerdim.
Haylazlığımın, ya da bana ithaf edildiği sıfatla yaramazlığımın yanı sıra ders notları süper bir öğrenci de değildim. Bu da aile ve okul büyüklerim tarafından sevilmememin bir başka sebebiydi. Benden bir iki yaş küçük bir akrabam vardı, kız 10 alamayıp 9 aldığı için bühüüeeee diye göz yaşlarına boğulur, aman da ne şirinmiş, kıyamam da kıyamam falan diye herkesin sevgisini toplardı. Ben de özellikle on beşten önceki yaşlarımda sürekli olarak bunlarla kıyaslanmaya mahkum olurdum. Üniversiteye sınav kazanarak girip 3.67 not ile (4'lük sistemde) başarı bursu aldıktan sonra üstüne bir de yüksek lisansı tamamlayıp yüksek mühendis çıkınca, annem nihayet sorunun kendisi, hocalar ve başka çevresel etkenlerde olabileceğini kabullenir olmuştu.
Uzatmayayım, geleyim veli toplantılarına. Cem Yılmaz'ın filmlerinden birindeki espri ile ifade edecek olursam, öncesi ve sonrası itibarı ile veli toplantılarının benim için kurgusu şu şekildeydi:
Önce hocalar Mutlu'ya, sonra annesi Mutlu'ya, sonra herkes Mutlu'ya.
Annemin bir veli toplantısından dönüp de, filanca hoca senin hakkında şöyle güzel şeyler söyledi, dediğini hatırlamam. Hocalar sırayla benim için veryansın edermiş, annem de ağzını açıp, peki siz hocaları olarak bu durumu düzeltmek için ne yapıyorsunuz, diye sormazmış. Eve gelir hırsını benden çıkarırdı. Okulda da evde de beni savunan kimse olmayınca, dayanamayıp karşılık verme ihtiyacı duyar, hocalara bile diklendiğim olurdu. Bu sefer de, sen hocana karşı mı geliyorsun, niye söz dinlemiyorsun, seni disiplin kuruluna veririm, ceza yersen üniversitede yurtlara kabul edilmezsin, vb, tehditlerle susturulurdum. Tabi veli toplantıları sonrası bunlar da bana evde faiziyle geri dönerdi.
Sonraki senelerde memleket öyle bir hal aldı ki, veliler hocalara, o kadar para ödüyoruz siz ne işe yarıyorsunuz, diye hesap sorar oldular. Hocalar veliler karşısında ezilir oldu. Bu durumu savunacak değilim. İşin bu kadarı hayasızlık ve edepsizlikten başka bir şey değil ve geleceğin vasıfsız insanlarını yetiştiren sistemin altyapısını oluşturuyor. Bu tür insanlar, Hababam Sınıfı filminde Mahmut Hoca'nın "..benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk yoktur. Hatalı ve suçlu ana baba vardır.." tiradından anlayacak insanlar da değildir. Ancak ben diğer şekilden çok çektim ve şimdi burada yazmayacağım şeyler yaşadım. Şu kadarını söyleyeyim, çocukken evde benim yediğim lafları AKP İnönü'ye söylememiştir. Okuldakiler evi bilmez, evdekiler okulu anlamazdı. Buluştukları ortak nokta suçlunun ben olduğum idi. Sanki herkes işinin ehli uzman doktor, ben de tedaviye cevap vermeyen hastaydım.
Bu konuda yazabileceğim çok şey var ama yazmaya kalksam buraya sığdıramam. Eksik nokta kalmasın desem, bir kitapta ancak toplayabilirim. Ve emin olun abartmıyorum. Bu yüzden ben esas konuya tekrar döneyim.
Oğlumun okuluna eşimle beraber gittik. Veliler toplantısı için okul bahçesinde çocukların yaptığı resimler ve el işleri sergileniyordu. Böylece, öğretmenlerle konuşma sırası gelene kadar bahçede bu sergiyi gezip diğer veliler ile konuşabileceğimiz sosyal bir ortam yaratılmıştı. Sergiyi gezerken, farklı ülke kültürlerinin temalarının kullanıldığı çalışmalar da yapılmış olduğunu gördük. Eşimin Japon olması sebebiyle bizim için en ilginçleri Japonya temalı olanlardı. Benim daha önce bir yazımda kullandığım Koinobori (ilgili yazı: Koinobori) ve Noh Maskeleri çalışmalarını görmek eşimi ayrıca mutlu etti.Her defasında bir öğrencinin veli ya da velileri ile baş başa olmak üzere öğretmenlerle odalarında onar dakikalık konuşmalar yapılıyordu. Bu şekilde oğlumun okuldaki durumu, davranışları, paylaşımı, katılımı gibi konularda bilgiler aldık. Olumsuz sayılabilecek konularda öğretmenlerin okul içinde neler yapıyor olduğunu öğrenmemizin yanı sıra bizim de ailesi olarak evde neler yapabileceğimizi sorguladık.
Sonuçta bu Veli Toplantısı denen şey o kadar korkulacak bir şey değilmiş. Adettendir deyip, veli toplantısı sonrası eve dönünce oğluma bağırıp çağırmak veya dövmek istemek gibi bir hissiyata da kapılmadım. Gerçi henüz ortaokul döneminde olmadığı için bunları iyi günlerimiz olarak niteleyip, o zaman gelince görürsünüz, diyen olur mu bilmem. Yine de, okuyarak edindiğimiz bilgileri, yaşayarak edindiğimiz deneyimlerle harmanlayıp, kendisi de öğretmen olan eşimle beraber çocuklarımızı iyi yetiştirebilmek için çaba harcayacağız. Tüm anne babaların bu çabalarının sonunda, evlatlarını güzel insanlar olarak yetiştirmiş oldukları günleri görmelerini dilerim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

