21 Aralık 2014 Pazar

Babamdan 40 Yaş Hediyesi

Dün 40 yaşımı doldurdum. Bundan sonraki on yıl boyunca, yaşım sorulduğunda "kırk" diyerek başlayacağım. Hz.Muhammed'in peygamber ilan edildiği yaştayım. Yani bir anlamda, hayatımın en kayda değer eylemlerini gerçekleştirmeye başlayacağım yaştayım. Babamın evlendiği yaşa daha sekiz yıl, baba olduğu yaşa ise on yıl var.

İlk hediyemi, altı yıl önce kaybettiğim babamdan aldım.

1996'da üniversite eğitimimin son yılı başlamak üzereydi. 22 yaşındaydım ve nihayet bana bir araba alınmasına karar verilmiş, bütçeyi sarsmayacak seçenekler konuşuluyordu. İkinci el mi olsun, şu mu olsun, bu mu olsun derken, sıfır bir Fiat Tipo SLX modelinde karar kılınmıştı. O zamanın parasıyla bir milyon üç yüz bin ediyordu. Babam sekiz yüz bini peşin verip, kalanı annemle birlikte taksitle ödeyeceklerdi.

O arabayı tam dokuz sene kullandım. Üniversiteyi bitirdim, yüksek lisansı bitirdim, nişanlandım ayrıldım, askerliği bitirdim, ev sahibi oldum, işe başladım ve 2005'te takas ederek aldığım Honda Civic'e kadar hep o arabayı kullandım.

Artakalan tüm parayı kendim kazanarak ödedim ama sonuçta takas ettiğim için Civic'in peşinatını babam vermiş sayılır. Eşim düz vitesli araba kullanamadığı için ve bana şirket arabası verildiği için altı ay önce satana kadar bir dokuz sene de onu kullandım. Yeni ev aldım, evlendim, evlat sahibi oldum. 2008'de babamı, 2010'da amcamı, 2011'de kızımı kaybettim. Ve o araba da hepsinin anısını taşıdı. Gelin arabası bile oldu o araba.

Önümüzdeki ay ayrılacağım işte kullandığım şirket arabasını teslim etmem lazım geldiği için tekrar bir araba ihtiyacımız oldu. Geçen hafta karar kılıp işlemlerine başladığım Toyota Yaris'imizi, doğum günüm olan dün teslim aldım. Bir kenara koyduğum Civic'in parasını da bu arabayı satın alırken kullandım. Yani yeni arabamda da yine babamın payı var.

Bereketli olarak mı nitelersiniz, yoksa 40 yaşına geldiğim halde hâlâ babamın parasından istifade ettiğim eleştirisini mi yaparsınız bilmem ama ben, yeni arabamı, altı yıl önce kaybettiğim babamın doğum günü hediyesi olarak görüyorum ve onu tekrar rahmet ve minnetle anıyor, teşekkür ediyorum.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Tuzla'da Bir Pazar

Hava soğuktu ama yağışlı değildi. Böylece, hafta içinde karar vermiş olduğumuz gibi geçen hafta pazar günü ailece Tuzla'ya gittik. Birçok haftasonunu evde geçirmiş olmaktan bunalan eşim biraz olsun rahatladı. Gittiğimiz saatlerde etrafta az sayıda insan olması da huzur vericiydi. Hele gittiğimiz iskeleye, bulunduğumuz dakikalar boyunca hiç kimse gelmedi. Yanıma fotoğraf makinemi almamıştım ama telefonumla benim ve kendi makinesiyle eşimin çektiklerini bu yazıya ekliyorum.

Tuzla Balıkçısı adlı restoranda öğle yemeği yedik, ki aslında bu kısa gezinin ortaya çıkma fikri de o idi. Çalışmakta olduğum şirkette, bölgede bulunan bir müşteriyi ziyaret ettikten sonra çalışma arkadaşlarımla birlikte ilk kez gittiğim bu restorandan, balık yemekleriyle çok aram olmamasına rağmen ben bile memnun kalmıştım. Balık yemeklerini çok seven eşimin beğeneceğinden çok emindim. Nitekim öyle oldu. Restoranın sunumunun ilginç ve bence güzel olan tarafı, "meze" olarak istediğiniz zaman çeşitli balıkları değişik şekillerde ve farklı soslarda pişirerek sırayla müşteriye sunulması. İstediğinizi alıp almamakta özgürsünüz. Bu sayede sadece bir balık yemeğine mahkum olmayıp, çeşitli balıklardan tatma şansına sahip oluyorsunuz. Fiyatlar da gayet uygun. Restoranın bence en büyük kusuru içkisiz oluşu. Öğlen yenen balığın yanında soğuk bir bira iyi giderdi oysa.

Tuzla deyince aklıma oldum olası piyade okulu gelmiştir. Denizcilik fakültesinin akla geldiği de olur. Balık restoranlarını da sayabiliriz. Ancak artık etrafta artık çok sayıda inşaat var. Özellikle kıyıya yakın yerlerde birçok geniş alan inşaat halinde. Anlaşılan burası da iyiden iyiye keşfedilmekte ve yakın zamanda burası da talan edilecek gibi görünüyor.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Kentsel Dökülüm Projesi

Son birkaç yıldır Kentsel Dönüşüm adı altında İstanbul'un birçok yerinde binalar yıkılıp yerine yenileri dikiliyor. Özellikle, benim evimin de bulunduğu Kadıköy ilçesi  ve Bağdat Caddesi çevresinde bu çalışmalar çok yoğun bir şekilde devam ediyor. Bitecek gibi de görünmüyor. Bütün Kadıköy İlçesi şantiye alanı oldu desem yeridir. Her yer toz, toprak, çamur, inşaat gürültüsü. Yollarda, sokaklarda hafriyat kamyonları, beton karıştırıcılar, kaldırımlara serilmiş inşaat demirleri, şunlar, bunlar, tam bir rezillik, kepazelik.

"Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi" bahanesiyle başlatılan ama aslında müteahhit zenginleştirme, rant götürme, hak gasp etme, nefes aldırmama projesi olan bu rezillik son hızla devam ediyor. Birileri malı götürürken insanların yaşam kalitesi düşürülüyor. Deprem riski denerek insanların gözü korkutuluyor. Evlerinin risk taşımadığını bildikleri için bu göz korkutmaya kanmayanlar bile evlerinin değer kazanacağına ikna olarak yenilenmesine razı oluyor. Fiyatlar gerçekten de inanılmaz; 85-90 metrekarelik apartman daireleri 850 bin lira civarında! Konumuna göre milyarı geçenler var.

Binaların yenilenmesine veya evlerin değer kazanmasına kimsenin bir itirazı olmaz elbette. Ancak binanın yenilenmesi deyince -hani deprem riski var ya(!)- yüksekliğiyle, daire sayısıyla, dairelerin metrekaresiyle, kapladığı alan ile aynı ölçümlerde yeni binanın yapılması akla gelir. Ama böyle olması için daire sahiplerinin üste para ödemeleri gerekir. Buna razı olan çıkmaz ama şuna herkes razı olur: kendi daireleri küçülür, artakalan metrekarelerle yeni binanın üstüne kat çıkılır, eski daire sahiplerinin cebinden para çıkmaz, müteahhit de yeni ortaya çıkan daireleri satarak para kazanır. İşin kötüsü, buna razı olmasalar bile mecbur kalanlar oluyor çünkü bina yıkılmak zorunda diye bir karar çıktıktan sonra elde para yoksa çaresiz kabul ediyorlar.

Ortada gerçek bir plan olmadığı da çok açık. Üç-dört katlı binalar yıkılıyor ve yerine on-on iki katlı binalar yapılıyor. Daireler 20-25 metrekare küçültülüyor. Balkonlar sıfırlanıyor. 6-8 ailenin oturduğu yerde artık 18-20 aile oturuyor. 6 araba gidiyor, 16 araba geliyor. Yüzlerce, binlerce yeni aileden, taşıttan bahsediyoruz.

Afet riskine karşı güvenliği artırmak için yenilemek işin bahanesi, kandırmacası. İmar alanı değişmiyor. Yani masadaki hamur aynı, yanlardan basıp yükseltiyorsunuz. Daha geniş alana yayılmış üç katlı binanın yıkılma riski mi fazladır, yoksa daha dar alana konumlanmış on katlı binanın mı? İnşaat firmaları binaları yükselttikçe yükseltiyor, çünkü alt katları dairelerin eski sahiplerine verirken, satmak için kendilerine ayırdıkları üst katları daha pahalı satmak için deniz görme yüksekliğine kadar uzatıyorlar. Çoğu zaman kendilerine ayırdıkları (gasp ettikleri) dairelerin fiyatları daha da artsın diye en üst katları daha geniş yapıyorlar. Yani alt katların metrekaresinden biraz daha fazla çalıp tepeye koyuyorlar, bina daha da incelip üst kısmı daha da ağır oluyor. Yiyen olursa, alın size yepyeni, daha güvenli, daha değerli bina yaptık, girin oturun, diyorlar.

Peki binalar yapılırken yollar genişletiliyor mu? Yeni yollar yapılıyor mu? Tabii ki, hayır! İnsan sayısının yanı sıra araç sayısı da artıyor. Yarın bütün bu araçlar aynı saatlerde trafiğe çıkacaklar. Bu insanlar aynı saatlerde işlerine gidip dönecekler. Bu ailelerin çocukları okullara gidecek. Aynı yollarda daha çok araba ve servis aracı olacak. Yaşam alanları genişletilmiyor, dikkat edin, aynı alana daha çok insan yığılıyor. Bölgenin insan kalitesi bile değişiyor. Bağdat Caddesi'ne çıktığım zaman artık daha çok türbanlı, hatta bizzat Arap görüyorum. Bu işin sonu nereye varacak bilmiyorum, hatta bir sonu olacağından bile emin değilim.

9 Ekim 2014 Perşembe

Çırağan'da Bir Gün

Annemin en sevdiği şeylerden biridir; lüks bir otelin lobisinde, pastanesinde oturup kahve içmek. Giyinir, kuşanır, takar, takıştırır, gider oturur, kahvesini yudumlar. Onu seyrederken anlarım, halinden ne kadar memnun olduğunu. Bu kadar çok hoşuna gitmesinin, daha doğrusu bu kadar eğlenmesinin sebeplerinden biri de, hiç kuşkusuz, her zaman böyle bir keyfe zaman ve para ayırma imkanına sahip olmamak. Ne de olsa tüm hayatını çiftçi bir adamın ev hanımı eşi olarak geçirmiş bir kadın. Birkaç senede ancak bir kez böyle bir fırsatı yakalamak bile büyük bir eylem onun için.

Sanırım annemden almış olsam gerek, lüks otellerde, restoranlarda vakit geçirmeyi ben de onun kadar seviyorum. Arada bir paraya kıyıp böyle bir şey yapasım geliyor. Bu imkanı yakalamanın, daha doğrusu yaratmanın nadir olması, hatıralarda o kadar kalıcı olmasını sağlıyor.

Aslında annemi de götürmek isterdim ama biraz da onun Adana'ya dönmesinden kaynaklanan boşluğu doldurmak için bayramın üçüncü günü eşim ve oğlumla Çırağan Otel'e gittik. En son gittiğimin üzerinden 12 yıl geçmişti ama 7 senedir İstanbul'da yaşamakta olan eşim için ilkti. Şanslıydık, çünkü hem hava güzeldi hem de pastanenin bahçesine adım atar atmaz olabilecek en iyi yerde masa bulup oturduk. Havuzun yanı başında ve tam orta kenarında, ardından boğazı izleyebildiğimiz masada kahvelerimizi yudumladık.

Otel bahçesinde ve Çırağan Sarayı'nın avlusunun boğaza bakan kısmında yürüyüş yaptık. Oğlum biraz salıncağa bindi ama çabuk sıkıldı. Etrafta dolaşmak daha çok hoşuna gitti. Aslında öğle yemeği için Bebek'te bir yere geçmek istiyorduk ama hem vakit daralıyordu hem de oğlum halinden fazlasıyla memnun görünüyordu. Bu yüzden biraz daha paraya kıyıp öğle yemeğini de otelin restoranında yemeye karar verdik. Üstelik buna hiç pişman olmadık çünkü hem bizim yemeklerimiz nefisti hem de oğlum kendisi için istediğimiz pizzanın neredeyse tamamını yedi.

Dönerken bile şanslıydık çünkü geliş yolunda adım adım ilerleyen trafik, ters yönde çok açıktı. Gelirken de dönerken de rahat bir yolculuk yaptık. Eve vardığımızda arabada çoktan uykuya dalmış olan Eren'i yatağına yatırdık. Ertesi gün, yani bayramın ve tatilin son gününü Caddebostan sahilinde yürüyüş yaparak, yani bu kez bedavaya getireceğimiz kısa bir gezi yaparak geçirmek üzere karar verip biz de istirahate çekildik.