16 Haziran 2014 Pazartesi

Başarının Cezası

(05.07.2014: Yazmış olduğum bu yazıyı, yaklaşık bir hafta yayında kaldıktan sonra, aşağıda bahsettiğim arkadaşımın(!) şahsi ricası üzerine buradan kaldırmıştım. Virgülüne kadar her kelimesinin arkasında olduğumu, yazdıklarımı her ortamda savunacağımı ve bu ricanın arkasında başka bir sebep olduğunu hissettiğim anda yazıyı tekrar yerine koyacağımı belirtmiştim. Arkasında başka bir sebep olduğu ortaya çıktığından dolayı, üstelik de kendisinin tetiklediği bilgi erişimleri sonrasında, yazıyı aynı şekilde tekrar yayına aldım. Sadece ve sadece bir değişiklik yaptım: "20 senelik arkadaşım" olarak bahsettiğim kişinin dürüst olduğunu söylediğim kısımları kaldırdım. Orijinal halini bozmamak adına o sözlerin üstü çizilidir ve eklediğim cümle mor renkle yazılmıştır. Anlaşılan o ki, bu konuda bana itiraflar gelmeye devam edecek ve ben de yeni şeyler öğrenmeye devam edeceğim. Bu işin aslını da yine blogumda bir gün yazacağım. Yazının tarihi 16.06.2014tür.)

Burada yazdığım yaşanmış gerçekler, tipik bir "Satışçı proje satamadı, projeciyi cezalandıralım" olayıdır. Aslında çok daha fazlasıdır ama giriş böyle olsun, devamını aşağıda ayrıntılayalım. Yazdıklarımı, bireysel bir takım deneyimlerin aktarılması, ve okuyanların bireysel çıkarımlar elde etmesi esasına dayanarak yazdım. Şirket içinde yaşanan bir takım değişimler bu yazının konusu dışında kaldığından içeriğe dahil edilmemiştir.

20 senelik arkadaşımın isteğiyle ve desteğiyle, onun yöneticiliğinde ve verdiği bir takım güvencelerle, daha az maaşa ve imkâna razı olarak çalışmaya başladığım şirkette, beraber çalıştığım proje ekibinin gayretli çalışmalarıyla birlikte, önemli bir projeyi başarıyla tamamladık. Üzerine, müşterimizle senelik bakım anlaşması yaptık. O da yetmezmiş gibi, bir de başarı hikayesi aldık, medyada yayınlandı ve şirket, yeni proje satışları için bunu referans olarak gösteriyor ve gösterecek. Yani, bir projeci bundan daha başarılı olmalıydı, derseniz bunların altına ekleyecek bir satır bulamazsınız.

Ancak tüm bunlara rağmen satış ekibinin yöneticisi yeni bir proje satma becerisini gösteremedi. Bunun üzerine, bizim bölümün maliyetini düşürmek için başarılı olanları hedef seçti. Maliyetimin yüksek olması bahane edilerek işten çıkarılmamı yönetim kurulunda oylamaya sunup çoğunlukla kabul ettirdi.
Yani şirketin verdiği mesaj şu idi:
Sen ne kadar başarılı olursan ol, biz seni işten çıkarmak için gereken çoğunluğu sağlarız...

Karşılıklı konuşmalarımızda bana söylenen ve son cümlesi dışında samimi olduklarından emin olduğum sözler şunlardı: "Biz senin çalışmalarından da, şirket içindeki ilişkilerinden ve arkadaşlığından da çok memnunuz. Yollarımızı ayırmak istemeyiz. Ama şartlar böyle yapmamızı gerektiriyor". Yani yukarıdaki mesaja şu ekleme yapıldı:
...çünkü bizim için para, başarıdan ve arkadaşlıktan daha önemli.
Başarıyı hazırlayan altyapı nedir, diye sormak gerekir.

Kendisi şirket ortaklarından olduğu için ve aynı zamanda genel müdürlük görevini de yürüttüğü için [1] konumu sağlamdı. Başarısızlığı ne kadar aşikar olursa olsun itiraf edecek kimsenin çıkmayacağına güveniyordu. Oylama yapması ise başlı başına bir dalavere idi. Yeterli çoğunluğu başta sağlamamış olsa ya da sağlamayacağını bilse oylama yaptıramazdı. Oylama!! Benim değil, kurulun kararı, demeye getirip kendisinin hedef olmaktan kurtulacağını ve diğer çalışanların gözünde itibarını koruyacağını düşündü. Yani kendisi kurnaz, çalışanlar aptal(!). Anlaşılan o ki, seçim hileleri yapmak ve başkalarını aptal sanmak tüm dincilerin ortak özelliği. Bir diğer ortak özellikleri olan iftirayı arkamdan ne şekilde yapacaklar merak ediyorum. Aksi yönde oy kullanmış olanlar, haysiyetli kişiler olduklarını göstermişlerdir. Onlar, bu yazının birçok yerinde bahsedilenlerin kendileri olmadığını bilirler.

Ben iki noktada yanılgı yaşadım. İşe girmeme sebep olan ve uzun süre birlikte çalışacağımız üzere konuşma yaptığım arkadaşım bu şahıslar hakkında iyi şeyler söylemişti ve ben de onun sözlerine güvenip onları adam zannetmiştim. Birinci yanılgım bu idi. Başlarındaki kişi, bizim bölüm üzerinde baskı kurmaya başlayınca arkadaşımın yani yöneticimin tavırları da değişti. Son haftalara doğru dahil olmam gereken işleri vermeyip yapmakla yükümlü olmamam gereken işler verdi ve bunların hesabını sorar oldu. Teşbih yaparak anlatayım; yolcu uçağının kaptan pilotu yardımcı pilota şöyle der: "Bugün yolculara çayları, kahveleri sen dağıt. Uçak personelinin her işi yapabiliyor olması lazım. Yoksa kimse bizim uçağa binmez." Hostes işe alırsın, maaşını ona göre verirsin, ya da her işe koşturacak altyapıyı ve motivasyonu sağlarsın.
Geri çevirdiğim görüşme teklifleri. Birinin tarihinin 5 Kasım,
yani işten çıkarılmam oylanmadan birkaç hafta önce olduğuna
dikkat çekeri
m.
Ancak işin başında, altı ay sonra maaşımı artıracağını söyleyip, on üç ay sonra maaşsız bıraktı. Üstüne de, sana zaten filancadan falancadan daha fazla para veriyorum, diye laflar etmeye başladı. Bunları, beni şimdiye kadar aldıklarımdan daha az maaşa ve imkana razı olmam sırasında söyleseydi, ben de diğer teklifi değerlendirirdim. Uzun süre birlikte çalışacağımıza o kadar ikna edilmiştim ki, çalıştığım süre içinde gelen iki iş görüşmesi teklifini bile geri çevirmiştim. İkinci yanılgım, güvenmek idi. Yani suç bendedir!

Sonuçta bir şirket, kârlılığını korumak zorundadır ve bunun için gereken önlemleri almalıdır. Maliyet düşürmek de şirketin olağan tavırlarındandır. Gelinen noktada bizim bölümün elinde yeni bir proje geliri olmadığı için şirketin bölüme harcadığı para bölümün gelirinden daha fazla durumdaydı. Şirketin bir önlem alması gerekiyordu. Ancak, şirkete başarı kazandırıp bu başarının sektör medyasında yayınlanmasını sağlayan kişileri devre dışı bırakıp, görevi satış yapmak olan ve bunu beceremeyen kişiyi korumanın sonuçları gerçekten şirketin yararına mı olur? Sonuçta başarılı olan kişi değer katacağı farklı bir pozisyonda da değerlendirilebilir ki bana da bu teklif zaten yapılmıştı ve kabul etmiştim. Ancak birkaç gün içinde birilerinin oyunuyla bu da bozuldu.

İşin başında şirket deseydi ki, proje seneye biteceği için bir sene kontratlı olarak işe alacağız, o zaman ya ben kabul ederdim ya da kabul eden başkası alınırdı, proje bitiminde de yollar ayrılırdı. Ama şöyle yaptılar: biz bir aileyiz, başarımızı buna borçluyuz, birlikte uzun süre çalışmak istiyoruz, diyerek işe aldılar, başarı geldiği anda oylama yapıp işten çıkarmak istediler. Aynı kandırmacayla işe aldıkları birini de, başladıktan altı ay sonra işten çıkarmaya kalkmışlar, ki bu arkadaşın da iş hayatında başarılı olacağından kuşkum yok. Kendisinden önce satış müdürü olan ve bezdirilerek ayrılmasına sebep olunan diğer satışçı arkadaş ise şu an başka bir şirkette çalışıyor, çok başarılı, yüksek hacimli ve kıskandıracak ölçüde satışlar yapıyor. Böylesine başarı gösteren bir kişi, benzer işleri bu şirkette yapamadıysa bunun sebebi gerçekten kendisi olabilir mi!.. Ne demişler, at sahibine göre kişner.

Sonuçta benimle çalışmaya devam etmek isteyen arkadaşımın aracılığı ile, bana ödenmesi gereken tazminatı istemediğimi söyledim ve yeni proje alınana kadar ücretsiz izin talep ettim. Kabul edildi. Bu kadar uzun süreceğini tahmin etmeyerek ücretsiz izinli olduğum dönem içinde iki önemli proje satışının kaybedildiğini gördüm. Bunlardan birinde teklif verdiğimiz GSM şirketi, bizim yerimize, kendilerini 2005'te 50 milyon dolar zarara uğrattığı için o seneden beri kapıdan içeri sokmadığı rakibimizi tercih etti! [2]. Kime kaybedildiğini düşünebiliyor musunuz?! Diğeri daha da vahim: siyasî fikir yakınlığı sebebiyle uzun senelerden beri farklı projelerde iş yaptığı şirket bile başkasını tercih etti. Yani iş yaparken bizden mi koşulu arayan şirket, onlardan olmayanı olana tercih etti. Arkadaşım bu durumu savunurken, projenin, danışmanlık farkı yüzünden değil, üretici firmanın lisans fiyatı farkı yüzünden kaybedildiğini söyledi. İyi de, bir satışçının zaten orada devreye girmesi ve kendini göstermesi lazım değil mi? İki yönlü ilişkilerini kullanıp ikna kabiliyetini ve iş bitiriciliğini bu aşamada göstermesi lazım değil mi?

Bu iki büyük başarısızlıktan sonra, daha fazla beklemenin bir anlamı olmadığını, yeni proje alınsa bile şu ya da bu nedenle oylama ayağıyla iş sürekliliği sağlanmayacağını ve bu şirket çatısı altında bir gelecek görünmediğini düşünerek derhal yeni iş arayışına geçtim. Derhal, diyorum ama aslında geç kalınmış bir karardı; geç anladım. Şanslıydım; beni tanıyan, bana inanan bir arkadaşımın aracılığıyla kısa bir süre önce yeni bir işi kabul ettim.

Şunları da mutlaka söylemem gerekir: Yöneticim olan arkadaşım, yaklaşık 15 senedir içinde olduğum iş hayatımdaki, teknik bilgisi en iyi olan yöneticiydi. Elemanlarının yaptığı işi, teknik açıdan bile onlardan daha iyi bilen, yardım eden, yönlendiren bir başka yöneticim olmadı. Kendisi de dahil, birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarım dürüst, özverili ve sorumluluk sahibilerdi. Onların başarıdaki payı benden çok daha yüksektir, ve hatta ben, kendi başarımdaki payımı bile onlara borçluyum. Birlikte çok iyi bir uyum yakalamıştık ve güzel işler çıkardık. Umarım ben ayrıldıktan sonra onlara hak ettikleri değer verilir. Ahlâk sahibi insanların başında olduğu bir şirkette bir araya gelip tekrar birlikte çalışabilmeyi çok isterdim.

Sonuçta bu anlatılanlardan çıkartılacak dersler var. Özellikle, bu şirkette kalan genç çalışma arkadaşlarımın ve bu satırlara bir şekilde ulaşan çalışanların bu tecrübeleri dikkate almalarını isterim. Bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
1- 20 senelik arkadaşın da olsa lafına güvenme. Zira o, sözlerinde samimi bile olsa dizginler onun elinde olmayabilir. Para için herkes her şeyi yapabilir.
2- Seçeneğin varsa daha az maaşa ve/veya daha düşük mevkiye razı olma. Daha iyiyi hedefle ve arayışını sürdür.
3- Şirketin başarısı için sevdiklerine ayırdığın vakitten çalma. Gayretin ve başarın karşılıksız kalırsa en çok o vakte üzülürsün.
4- Hiçbir iş görüşmesi teklifini geri çevirme. Şirketine bağlı olman, şirketin de sana bağlı olduğu anlamına gelmez.
5- Biz bir aileyiz, diyenlerin patron olduğu şirketten kaçın. Biz, dediği seni kapsamaz.
6- Namazlı niyazlı olduklarını görüp hakkını gasp etmeyeceklerini sanma. Namazına değil parayla ilişkisine bak, diyen hadisi hatırla. Zaten namazın değerlendirmesini yapmak senin değil Allah'ın işi. Sen kendi işine bak!
7- Kendinden verme. Örneğin, şehir dışı iş seyahatlerini kendi arabanla yapma. (Ben benzin paramı bile zor aldım). Sen önemsemesen de, şirket bir kuruşun bile hesabını yapar.
8- Dürüst ve ahlâklı bir çalışma ortamı istiyorsan dinci patronların şirketlerinden uzak dur. Zaten teknik olarak şirket kelimesi, Türkçe'de de kullanılan Arapça şirk kelimesinden gelir ve ortaklık demektir. Bazen duyduğunuz ortaklık kurmak tabiri şirket kurmak ile eş anlamlıdır. Dinî anlamda ise Allah'a ortak koşmak demektir. Kur'an'da defalarca geçer ve "çok büyük bir zulüm" olarak nitelenir (bkz. Lukman, 13). Şirke bulaşmış kişiye müşrik denir. Yani müşrik, dinî anlamda Allah'a ortak koşan, teknik anlamda da şirket ortağı demektir. Dinî anlamda müşriklerin temel özellikleri namaz, oruç, hac gibi dinin fotografik olan ibadetlerini yerine getirirken, ahlâkî ve kul hakkı ile ilişkili olanları ezip geçmektir. Bu maddeyi niye bu kadar uzun tutup konuyu farklı bir yere çektin, diye sorarsanız; bahsettiğim kişileri düşündüğümde, yazmasaydım eksik olurdu, diye cevaplarım.
9- Kayıplardan bile edinilecek kazanımlar vardır. Yukarıda yazdıklarımın tamamı, okuyanların kişiliklerine, bulundukları yere, bakış açılarına ve daha bir çok etkene göre; kimine isabetli kimine sapkın, kimine yerinde kimine abartılı, kimine müthiş kimine rezil gelebilir. Ancak belki de hiç birinin itiraz etmeyeceği tek madde budur. En kötü ortamda bile, en çok haksızlığa uğradığın ortamda bile çok iyi dostluklar edinebilir ve bu dostluklar sonraki hayatının kalıcı bir parçası olabilir. Ben, birkaçı yönetim kurulunda bile olmak üzere, güzel dostluklar elde ettim, erdemli insanlar tanıdım. Hatta bunlardan biriyle yeni işimde birlikte olacağım, ve diğerleriyle, aynı işte çalışma imkanı bulamasam bile hayat boyu irtibatımı koruyacağım.

Peki benim hiç mi hatam yoktu, ben daha fazla ne yapabilirdim, yazdıklarımın şurasında burasında yanılmıyor muyum? Bunlara da onlar cevap versin, belki inananlar olur. Hatta belki beni bile ikna edebilirler.
_________________________________________________________________________________
[1] Sonradan genel müdürlük görevi değiştirilmiş. Acaba neden? Yoksa birileri bir şeylerin farkına mı vardı?..
[2] 2000-2010 yıllarında o GSM şirketinde çalışıyordum ve bahsettiğim olayları iyi biliyorum.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Ödeme Emri

Geçen hafta evime postacı geldi ve Adana Vergi Dairesi tarafından gönderilen bir ödeme emri getirdi. İmza karşılığı alıp okudum. Özetle; dört ayrı kalemde toplam 2.300 liraya yakın bir vergi borcum olduğunu, bu borcun 2008'e ait olduğunu, vadesinin 2013'te dolduğunu ve bir hafta içinde faiziyle ödemediğim takdirde haciz işlemi yapılacağı bildiriliyordu.

Biraz araştırdım. Olay şöyle: İsmi lazım değil, topraklarımızın bulunduğu Adana'daki köyde, çiftçilere ait bazı topraklar devlet tarafından 2008'de istimlak edilip alttan boru hatları geçirilmişti, sonra üstü kapatılmıştı. (Benzer ödeme belgeleri bölgedeki birçok çiftçiye gelmiş). Yani çiftçilerin babadan dededen kalan topraklarına devlet el koymuş, kendi malı ilan etmiş ve boru hattı geçirmişti. Ancak çifçiler tarlalarının ortasından, kenarından, her neresindense borular geçirilen bu topraklara ekim yapmaya devam etmişler. Aradan beş sene geçince, milletin parasını zarrab'a, bilal'e, ayakkabı kutularına dağıtan devlet paraya sıkışmış olacak ki, sen bize ait toprakları beş senedir kullanıyorsun, parasını öde bakalım, diye ortaya düşmüş. Teşbih yapacak olursak, oturduğunuz evin bahçesinin altından boru hattı geçiriliyor, beş sene sonra, devletin bahçesinde oturuyorsun, diye ödeme yapmanız isteniyor.

Sonuçta bu çiftçilerin de o toprakları kullanmaması lazımdı, diye düşünsek ve devlete haklılık payı versek, beş senedir neyi bekledin diye sormak lazım. Dolayısıyla insanın aklına türlü art niyetler olduğu geliyor. Art niyetli olduğunu asıl destekleyen durum ise olayın benimle hiç ilgisi olmaması. Zira istimlak edilen topraklar arasında bana ait bir toprak parçası yoktu. Bana ait olsa bile tarlalarım kirada olduğu için, eğer birileri gerçekten kullanmış olsa bile ödeme emrinin kiracıya gitmesi gerekirdi. Kaldı ki ben zaten 2000 senesinden beri İstanbul'da yaşıyorum ve çalışıyorum. Kendi tarlamı bile kullanmıyorum ki devletinkini kullanayım. Zaten ödeme emri de İstanbul'daki evime geldi. Yani onlar da biliyor ki, ben Adana'da herhangi bir yeri kullanmıyorum, istimlak ettikleri tarlaya ne bir eşyamı koydum ne de bir tohum ektim. Kendi topraklarımın ise tek sahibi ben değilim, bazıları annemle ortak bazıları da kuzenlerimle. Ama onlara gelen bir ödeme emri de yok. Yine teşbih yapacak olursak, iki blok ötedeki size ait olmayan bir evin bahçesinin altından boru hattı geçiriliyor, nerede olduğunu kime ait olduğunu bile bilmiyorsunuz, beş sene sonra, devletin bahçesinde oturuyorsun, diye ödeme yapmanız isteniyor.

Sonuçta itiraz dilekçesi verdik. Ben gidemediğim için yetmişini geçmiş olan annemin Adana'daki tüm günü bu işle uğraşmakla geçmiş. APS ile gönderdiğim imzalı dilekçem bile beş günde anneme ulaşmadığı için kendisi gidip merkezden almış. Telefonda bana bilgi verirkenki sesi yorgunluktan titriyordu. 301 kişinin kanı henüz ellerinde kurumamış olanların 12 senedir kurmuş oldukları düzende hayatta olduğumuza bile şükretmek gerekir sanırım! Ne diyelim, yine de adalete olan inancımızı kaybetmeyelim ve bu yanlışın düzeltilmesini ümit edelim.

29 Nisan 2014 Salı

Nagoya Kalesi

Eşimin doğup büyüdüğü ve gittiğimiz zaman kaldığımız evinin bulunduğu Tsu () şehrine en yakın büyük şehir olan Nagoya (名古屋), Japonya'nın en sık ziyaret ettiğim şehridir. Gerek alışveriş, gerekse gezmek için birçok kez gittiğim bu şehrin simgelerinden biri olan Nagoya Kalesi'ni, daha önce 18 Temmuz 2011'de eşimle birlikte gittiğim ilk seferden sonra, bu kez iki yaşındaki oğlumuzla beraber, kiraz çiçeklerinin açtığı dönemde yani sakura döneminde tekrar ziyaret ettik.

1 Nisan 2014'te yapmış olduğumuz gezi hakkındaki bu yazım, bazı tarihsel bilgiler eklemeyi de gerekli görmemden dolayı tahminimden biraz daha uzun oldu. Bu tarihsel bilgileri araştırırken epeyi vakit harcadım çünkü bu satırlara eklerken, gezi yazısı kalıbının dışına fazla çıkmamak adına, önemli, ilginç ve ilişkili olan verileri ortaya çıkarmak için daha çok bilgiye ulaşmam ve bunlar arasından seçim yapmam gerekti. Fotoğrafları seçip düzenlemem de ayrıca vakit aldı ama o, işin nispeten daha keyifli yanıydı.

Başlayalım..
Nagoya Kalesi (名古屋城, orj. Nagoya Jõ[1], Japon tarihinin en önemli Şogunlarından, yani hükümdarlarından biri olan Ieyasu Tokugawa'nın (徳川 家康) emriyle inşa edilir. Tokugawa (1543-1616), Japonya'yı birleştiren üç büyük generalin üçüncüsüdür. Kendisinin adıyla anılan Tokugawa Barışı dönemi 260 yıl sürer ve bu barış döneminde, o güne kadar asıl işi savaşmak olan samuray sınıfı, sanat, felsefe veya bürokrasiye adım atar. Tokugawa Şogunları Dönemi olarak da bilinen bu iki buçuk asırlık dönemde Japonya, Avrupalı misyonerlere kapılarını kapatır, kendisini dış dünyadan soyutlayarak özgün kültürünü geliştirir. Bahçe düzenleme başta olmak üzere, edebiyat, resim, çay seremonisi, çiçek düzenleme, tiyatro gibi güzel sanat alanları ile tercümesi 'savaşçının yolu' olan Bushido (武士道, ok.Buşido) savaş sanatında mükemmelliğin arandığı devir böylece başlar. Nagoya Kalesi'nin kurucusu olan Ieyasu Tokugawa, böylece, sadece Japon tarihinin değil, bugüne kadar yaşatılmakta olan Japon kültürünün de önemli öncülerinden biri durumundadır. [2]

1610 yılında inşasına başlanan kalenin kullanımı 1620 yılında, yani I.Tokugawa'nın ölümünden sonra başlar. İnşasında kullanılan sistemler, kendisinden sonra yapılacak olan kalelere de örnek teşkil eder. Çivi kullanılmadan, yapboz misali birbirlerine geçirilerek sabitlenen kirişler ve kolonlar, hayranlık uyandırıcı tasarımlarla işlenmiş ve kalenin bugünkü sergi alanlarından birinde ziyaretçilerin de bu montajı yapabilmesi için örneklenerek denemeye açılmıştır. Kalenin simgesi durumunda olan iki altın yunus heykeli, kuzey ve güney kısımlar olmak üzere ana kule çatısının iki köşesinde yer alır. Görünüm itibarıyla ejderhayı daha çok andıran ve Kinshachi (金鯱, ok.Kinşaçi) adı verilen bu yunusların, su meydana çıkartarak kaleyi yangından koruyan tılsımlar olduğuna inanılmıştır. Ancak tüm tarihini halk katliamları üzerine oturtmuş olan ABD'nin 1945'te Nagoya şehrine düzenlediği hava saldırısı ile kale yanar ve büyük ölçüde zarar görür. Kale, sonraki senelerde baştan inşa edilir. Japonya'nın kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına hangi şehrine giderseniz gidin, hangi tarihî yapıyı ziyaret ederseniz edin, birçoğu için "2. Dünya Savaşı'nda hava saldırısıyla yıkılıp filanca tarihte tekrar inşa edilmiştir" yazar.

Hori Nehri'nin (堀川[3] yanında bulunan Nagoya Kalesi, tüm Japon kalelerinde olduğu gibi, yontulmuş taşlar üzerine oturtulur. Kullanıldığı dönemde bu taş duvarlar su dolu bir kanalı çevreler ve böylece kale korumasında ek bir güvenlik oluşturulur. Bu büyük taşların üzerinde, onların yapımını üstlenmiş olan Daimyo Lordlarının, yani feodal hükümdarların [4] imzaları bugün de görülebilir durumdadır. Taşların en ünlüsü ise hiç kuşkusuz Kiyomasa Taşıdır. Adını, Kato Kiyomasa isimli feodal hükümdardan alan bu devasa taşı görünce, o zamanki imkanlarla nasıl taşınabilmiş olduğuna dair fikir yürütmek bir hayli güç ve bir o kadar da hayranlık vericidir.

Bir bodrum ve yedi üst katı olan kalenin, altıncı katı hariç tüm katları gezilebilir durumda. Bu katlarda sergilenen tarihî, sanatsal eserlerin yanı sıra, o dönemi yansıtan maketler ve animasyonlar bulunmakta. Eski samuraylara ait zırhlar, kılıçlar, silahlar, duvar süslemeleri, çizimler, paralar sergilenen eserler arasında. Beşinci katta bulunan büyük bir Kinshachi maketiyle resim çektirebilir, yukarıda bahsettiğim devasa taşların insan gücüyle nasıl taşınmış olduğunu betimleyen maketi hareket ettirebilirsiniz.

Ana kulenin en üst katının dört yanında bulunan pencerelerden çevreyi 360 derece görmek mümkün. Böylece, kullanıldığı dönemin en yüksek mevkisi olduğu düşünülünce, kalenin inşasına stratejik açıdan ne kadar önem verilmiş olduğu da bir kez daha ortaya çıkar. Bu katta ayrıca hatıra eşyaları satılıyor. Benzer eşyaların satıldığı bir başka mağaza da kalenin avlusunda bulunuyor. Bu avluda, 2013'te ziyarete açılmış olan, yani bizim de yeni gördüğümüz Hommaru Sarayı'nın, sadece küçük bir bölümü gezilebilir durumda. İlk olarak 1615'te inşa edilmiş olan ve mimarisiyle sayılı şaheserler arasında yer etmiş olan yapı, kalenin ana binasıyla birlikte 1930'da millî servet olarak işaret edilmiş, ne var ki ABD bombardımanıyla tamamen yanmıştır. Restorasyon çalışmaları, daha doğrusu yeniden yapımı devam eden ve 30 odasıyla 3100 metrekarelik bir alanı kaplayacak olan Hommaru Sarayı'nın, 2018'de tamamlanması planlanıyor. Yani bize, Nagoya Kalesi'ni o tarihte tekrar ziyaret etmek görünüyor.

Avlunun en çok insan toplayan bir başka yeri, yeşil çaylı dondurma satan küçük dükkan. Dükkan değil de kulübe desek bile yeridir çünkü içine iki kişi zar zor sığıyor ve bu iki kişi, uzun bir kuyruk oluşturan müşteri kalabalığına dondurma yetiştirmeye çalışıyor. Dondurmanızı alıp, görkemli kiraz ağacının altındaki banklardan birine oturup afiyetle ve huzur içinde yiyerek dinlenebilirsiniz.

Kalenin etrafı parklarla, bahçelerle çevrili. Zaten Japonya'da tarihî bir yapıyı, hatta herhangi bir yeri süslemek için binaların kullanıldığı falan aklınıza gelmesin; ağaçlar, çiçekler ve su gelsin. Temmuz 2011'de gittiğimde, etraf, ağaçların yeşiliyle örtülüydü. Bu sefer, sakura dönemi olması dolayısıyla, bu yeşil örtüye pembe renkler de eklenmişti. Kalenin çevresini saran bu alanlar üç bölümden oluşuyor: Ninomaru, Ofukemaru ve Nishinomaru (ok.Nişinomaru). Bu bölümlerin her biri, bahçelerin yanı sıra, geleneksel çay evlerini, müzeleri ve sergileri de içinde barındırıyor. Ayrıca, Ofukemaru'da bulunan ahşap atölyesinde, restorasyonu devam etmekte olan Hommaru Sarayı'nın malzemeleri üretiliyor ve ziyarete açık tutuluyor. Yani Japon yetkililer kale ziyaretini, sadece tarihî bir yeri görüp gitmiş olmak üzere değil, dolu dolu hatıralarla ve hislerle geçirilecek koca bir gün olması için büyük çaba harcamışlar. İşte biz de böyle bir günü geride bırakarak, akşam saatlerinde evimizin yolunu tuttuk.
________________________________________________________________________________
[1] Resmî sitesi: http://www.nagoyajo.city.nagoya.jp/13_english/
[2] Ana kaynak: Dönüm Noktalarıyla Japon Tarihi Samuraylar Çağı, Erdal Küçükyalçın.
[3] Hori Nehri, tarihi 1610 yılına dayanan el yapımı bir kanaldır. Şehre gemilerle mal getirilmesi amacıyla açılmıştır ve halk tarafından Ana Nehir olarak adlandırılmıştır.
[4] Ieyasu Tokugawa, Nagoya Kalesi'nin yapımı için 20 daimyo hükümdarını görevlendirmiştir.

17 Nisan 2014 Perşembe

Osaka Kaiyukan

Osaka Kaiyukan (海遊館) [1], bugüne kadar olan Japonya seyahatlerimde gitmiş olduğum dördüncü akvaryum idi. Daha önce de blogumda yer verdiğim akvaryumların [2] en ilginci değildi ama hepsinde olduğu gibi onu da diğerlerinden farklı yapan bir özelliği vardı. Kaiyukan akvaryumunu diğerlerinden ayıran ve ününün asıl kaynağı ise balina köpekbalığı olarak bilinen Rhincodon Typus türünü içinde barındırmasıdır.

Osaka'ya asıl gitme sebebimiz, orada yaşayan ve eşimin eski arkadaşı olan Rie'yle buluşmak idi. Daha önce İstanbul'da da buluştuğumuz ve evimizde misafir ettiğimiz Rie, oğlumuz için de ilginç olacağı düşüncesiyle gezmek için Kaiyukan'ı seçmişti. Böylece Japonya'da kaldığım süre boyunca geçirdiğim en yağmurlu gün olan 30 martta Osaka'yı ziyaret edip hatıralarımız arasına güzel bir günü daha ekledik. Gezinin yarısında uykuya dalmasına rağmen oğlumun ilk kez gördüğü canlılara verdiği tepkiler çok hoştu. Bu da arkadaşımızın bizim için iyi bir tercih yaptığını göstermeye yetmişti.

Eşim Osaka'daki insanların cana yakın olduklarını söyler. Rie ile buluştuğumuz Namba tren istasyonundan Kaiyukan'a gitmek için bindiğimiz otobüs bunun bir ispatı gibiydi. Otobüs boş olduğu için üçümüz, aslında yaşlılar/hamileler/engelliler için ayrılan koltuklarda yan yana oturmuştuk ve koridorda fazla yer kaplamaması için oğlumun pusetini olabildiğince kendime çekmiştim. Duraklarda durdukça otobüs dolmaya başladı. Duraklardan birinde yaşlı bir amcanın geldiğini görünce ona yer vermek için ayağa kalktım ve kırık Japoncamla yerimi gösterdim ama yaşlı amca tekrar oturmamı işaret ederek iki basamak kadar yüksek olan yanımdaki koltuğa bir sıçrayışta oraya oturdu. Seksen yaşında olduğunu söyleyen bu amca ile, Rie'nin ve otobüsteki diğer insanların az çok katılımıyla bir muhabbete tutuştuk. Rie ona yaşına göre dinç olduğunu, koltuğa sıçrayarak oturduğunu söyleyince otobüste gülüşmeler oldu.  Bu yaşlı amca bizden daha önce indi ve inmeden önce torbasından bir mandalina çıkartıp oğlum için olduğunu söyleyerek hediye etti. Vermeye daha önceden niyetlenmişti ama bunu gizleyerek tam inerken vermişti; böylece karşılığında bir şey vermeye kalkmamızı istememişti. Az bir emekli maaşıyla geçinmek zorunda olduğu düşünüldüğünde, bu amcanın oğluma vermiş olduğu bu değerli hediye sebebiyle onu bu satırlarda şükranla anmak istedim.

Osaka Kaiyukan binasının giriş kısmını, kilitli dolaplara eşyalarınızı bırakabileceğiniz geniş bir salon oluşturuyor. Böylece şemsiye, çanta, mont, ne varsa fazlalıklarınızı yanınızda taşımak zorunda kalmadan ziyaretinizin keyifli geçmesine olanak veriliyor. Üçüncü katta olan bu giriş bölümünde biletlerinizi okuttuktan sonra geçtiğiniz turnikede sizi çok uzun bir yürüyen merdiven bekliyor. Bu merdiven ile binanın son katına kadar çıkıyorsunuz. Yani üçüncü kattan sekizinci kata kadar yürüyen merdiven ile çıkıyorsunuz. Binanın merkezine boylu boyunca yerleştirilmiş olan büyük akvaryumun çevresindeki rampadan saat yönünde döne döne iniyorsunuz ve tekrar başladığınız yere, üçüncü kata geri geliyorsunuz. Geniş bir sarmal çizerek ilerlediğiniz bu parkurun sol kısmındaki vitrinlerinde dünyanın çeşitli denizlerinden toplanmış rengarenk irili ufaklı canlılar bulunuyor. Bunların arasında çeşitli balıklar olduğu gibi yunuslar, foklar, penguenler, deniz kaplumbağaları da var. Merkezdeki büyük tank ise diğer köpekbalıkları ve vatozlar ile balina köpekbalığını içinde bulunduruyor. Bu balığın Kaiyukan tarafından ona verilen bir de ismi var: Yu-chan [3].

Bilinen en büyük balık türü (balina değil) olan Rhincodonların boyları 10 metrenin, ağırlıkları da 20 tonun üzerine çıkabiliyor. Türünün kalan tek örneği olan ve yaklaşık 70 senelik bir ömre sahip olan bu devasa balıklardan birini, daha doğrusu Yu-chan'ı yüzerken görmek nefes kesiciydi. Ana tank içinde onunla birlikte yüzen görevli dalgıçları kıskanmamak elde değildi.

Parkur üzerinde yer yer ayrılan küçük bölümler de mevcut. Bu bölümlerde derinliklerde yaşayan balık türleri, deniz anaları, yosun ve mercan türlerini görmek mümkün. Bölümlerden birinde de bir sergi alanı var ve burada Kaiyukan'ın tarihçesi anlatılıyor. Yu-chan'ı içinde bulunduran büyük tankın camının ne kadar kalın olduğunu görmek gerçekten hayret vericiydi.

Son bölümde geniş ve sığ bir havuz bulunuyor. Bu havuzda çeşitli vatozlar ve köpekbalıkları var ve görevlilerin gözetiminde bunlara dokunmanıza izin veriliyor. 2010'da gittiğim Kushimoto Marine Park'ta ellerime aldığım karettadan sonra Kaiyukan'da da benzer bir deneyimi böylece yaşamış oldum. Köpekbalıklarının derileri sert ve pürüzlü idi. O kadar ki, derilerinin üzerinde yapışmış olan kumları önce derisinin kendisi zannettim. Sonra biraz silkeleyip derilerini gerçekten hissettiğimde çok bir fark olmadığını gördüm. Kanatlı vatozların sırtı ise tam tersine yumuşak ve çok kaygandı.

Öğlen yemeği saatini biraz geçirdikten sonra çıktığımız Kaiyukan'ın yan tarafındaki küçük alışveriş merkezinde, bir Türk restoranında(!) yemek yedik. Yemekler o kadar kötü ve Türk yemeği olmaktan uzaktı ki eşim bile şu sözleri söylemek zorunda kaldı: "buraya gelen Japonların Türk yemeklerinin böyle kötü olduğunu düşünmesini istemiyorum". Yaklaşık 30 TL karşılığı bir ücret ödeyip, açık büfede bir saatlik süre boyunca tabağınızı istediğiniz kadar doldurup yeme hakkına sahipsiniz. Ama salatasından çorbasına kadar her şey büyük bir beceriksizlik eseriydi, hatta peynirli pide yapmayı bile becerememişlerdi. İç mekanın da itici bir görüntüsü vardı ve "Türk müziği" diye Tatlıses, Kırmızıgül, vs basıyorlardı. Bir gün yolunuz Japonya'ya düşer de memleket özlemi çekip burada yemek yemeye kalkarsanız büyük bir hata etmiş olursunuz.

Neyse ki daha sonra uğradığımız Namba Parks [4] adlı alışveriş merkezi ve oradaki Nana's Green Tea [5] adlı pastanede yediğimiz nefis tatlılar damak tadımızı yerine getirdi. Namba Parks, alışageldiğimiz AVMlerin aksine bir çok açık alana sahip, modern ve olabildiğince ağaçlar, çeşitli bitkiler ve çiçeklerle süslenmiş. İçerisindeki mağazalarda Japonya'nın değişik yerlerinden olduğu gibi dünyanın da farklı yerlerinden gelen nadir eşyalar ve yiyecekler satılıyor. Sadece Namba Parks'ı gezmek için bile bir gün feda edilebilir ve bu boşa geçmiş bir gün sayılmaz. Ancak biz Osaka'daki günümüzü burada noktalamak durumundaydık. Namba Parks'ın alt katındaki tren istasyonunda arkadaşımızla vedalaşıp iki buçuk saatlik eve dönüş yolculuğumuza, güzel bir günün hatıralarını yanımıza alarak böylece başlamış olduk.
_________________________________________________________________________________
[1] Kaiyukan'ın resmî internet sitesi: http://www.kaiyukan.com/language/eng/index.htm
[2] İlgili yazı: http://www.hayatinbencesi.com/2013/07/akvaryum-ziyaretleri.html
[3] chan (okunuşu: çan), isim sonuna eklenen ve saygınlık kazandıran san eki gibidir; isme sevimlilik ve samimiyet kazandırır. Örneğin, köpek ve köpecik gibi.  
[4] resmî internet sitesi: http://www.nambaparks.com/en.html
[5] resmî internet sitesi: http://www.nanaha.com/en/