22 Ekim 2013 Salı

Seyitgazi'den Akşehir'e

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının ikinci bölümdür. İlk bölüm: Eskişehir Gezisi]

13 Ekim sabahı Eskişehir'den ayrıldıktan sonra ikinci geceyi geçireceğimiz Konya'ya doğru yola çıktık. Konya'ya, Seyitgazi-Yazlıkaya-Afyonkarahisar-Akşehir güzergâhını takip ederek gitmeyi planlamıştık. Bu seçim bize hem güzel bir deneyim hem de biraz korku yaşattı.

Yola çıktıktan kısa bir süre sonra ulaştığımız Seyitgazi köyü, adını Cüneyt Arkın'ın ünlü tiplemesi Battal Gazi'den alıyor. Tam adıyla Seyyid Battal Gazi'nin türbesinin içinde bulunduğu külliye işte bu köyde yer alıyor. Külliye'ye ulaşmak için köyün içinden geçerek tepeye çıkmak gerekiyor. Emevîlerin Anadolu'nun doğusunu fethetmelerinden sonra Malatya'ya yerleşen Arap bir ailenin oğlu olan Battal Gazi, Bizanlıların kesin galibiyetiyle sonuçlanan ve Anadolu'daki Arap ilerlemesini sonlandıran 740 senesindeki Afyon Savaşı'nda aldığı yarayla şehit düşünce bugünkü Seyitgazi köyüne defnedilir. Türbenin 13.yy başında Selçuklular tarafından inşasına başlanır, 15.yy'da Osmanlılar tarafından yenilenerek zamanla yapılan eklemeler sonucu bugünkü halini alır.

Tepede yer alan külliyenin müthiş bir manzarası var. Seyit*1 Battal Gazi Vakfı tarafından bakımı üstlenilmiş olan külliye temiz tutuluyor. Cami içinden girilen türbe, gördüklerim arasında en ilginç olanlardan biriydi. Türbe içinde müthiş bir akustik vardı; her ses türbe içinde birkaç saniye yankılanıyordu ve ses titreşimlerini hissedebiliyorduk. Battal Gazi'nin üzerindeki lahit ise 8 metre uzunluğundaydı. Hemen yanında bulunan ve Bizans imparatorunun kızı olan karısı Elenora'nın bulunduğu lahit ise küçücük kalıyordu. Rivayetler Battal Gazi'nin çok uzun boylu olduğunu söylüyor ama 8 metre değildir artık. Yani Cüneyt Arkın'ın Battal Gazi filmlerinin abartı olduğunu düşünenler, türbeyi görünce bir kez daha düşünsünler.

Afyonkarahisar'a doğru tekrar yola çıktıktan bir süre sonra Yazlıkaya yol ayrımından doğuya doğru döndük. Yazlıkaya köyüne ulaşana kadar geçen 32km boyunca yolda bir tane bile araba yoktu. Köye varana kadar yol boyunca Frig Medeniyetine ait, kayalara kazınmış yerleşim yerleri ve anıtlar çıktı karşımıza. 3000 sene öncesine tarihlenen bu kalıntılar, ne kadar değerli topraklar üzerinde yaşamakta olduğumuzu bir kez daha gözler önüne seriyordu.

Geniş bir alana yayılmış olan Frig Yolu'nun*2 ortasında yer alan Yazlıkaya'daki Midas Anıtı'nı ve etrafındaki Frig yerleşim alanını ziyaret ederek hissettiğimiz duygular, bize, doğru bir güzergâh seçmiş olduğumuzu kanıtladı. 1999 yılında Polatlı'da askerlik yaptığım zaman Gordion'da bulunan ve Midas'ın mezarı olarak bilinen tarihî yapıyı ziyaret etmiştim. Tümen olarak yapmış olduğumuz 30 kilometrelik intikal güzergâhı üzerinde bulunan mezar, Frig Yolu'nun en doğu kısmında yer alıyor. O zaman silah arkadaşlarımla emir altında girdiğim Frig Yolu'na, bu sefer ailemle keyif içinde girmiş oldum. Kim bilir, belki ileriki senelerde tüm yolu katetmek için bir yürüyüş turuna katılırım.

Yazlıkaya'dan Afyon'a doğru tekrar yola çıktık ve o bozuk köy yolunda giderken her yanımızda yine çeşitli kalıntılar gördük. Ancak o kadar medeniyetten uzak kalmış yerlerdi ki, cep telefonlarımız bile çekmiyordu. Hem Turkcell hem Vodafone hatlarının çekmediğinin altını çiziyorum. Eşim, ya araba bozulursa gibi ürkütücü senaryolar kurmaya başlamıştı ki, kendimizi başka bir köy içinde bulduk. Toprak üzerinde çalışmakta olan bir kadına emin olmak için yolu sorduk. Orta yaşlarda, ince, uzun boylu bu köylü kadının yolu tarif edişi, tavırları, bakışları o kadar zekâ ve heyecan doluydu ki, ömrünü o küçük köyde geçirmiş olmasından üzüntü duydum. Kızlarımızın okuması için, başta rahmetli Türkan Saylan'ın başlattığı olmak üzere benzer projelere destek verilmesinin ne kadar önemli olduğunu bu paragrafın sonunda hatırlatmak istiyorum.

Öğlen saat iki sularında Afyonkarahisar'a vardığımızda, planladığımızdan daha fazla zaman harcamış olduğumuzu anladık. Afyon'da ziyaret etmek istediğimiz yerler vardı ama hem çok geç kalmıştık hem de şehirde inanılmaz bir kalabalık vardı. Yemek için bile durmak istediğimiz hiçbir yerde boş park yeri yoktu. Nihayet şehir dışına doğru bir restoranda durup karnımızı doyurduk. Afyon'da görmek istediğimiz yerleri daha sonraki bir tarihe ertelemek zorunda kaldık. Ama hiç olmazsa meşhur kaymağının tadına, yemek sonrası istediğimiz ekmek kadayıfının üstünde bakma imkânı bulduk.

Konya'ya doğru yola koyulduk ve gece kalacağımız otele varmadan önce uğrayacağımız son yer olan Akhisar'da yaklaşık 30 dakikalık bir mola verdik. Bu molada, seneler önce annem ve rahmetli babamla yapmış olduğum Nasreddin Hoca türbesi ziyaretini, bu sefer eşim ve oğlumla yaptım. Nasreddin Hoca'nın yattığı söylenen türbe ile ilgili çok yeni bir bilgi var ve bu satırlarda size aktarmak istiyorum. Nisan 2013 tarihli habere göre; Anadolu Üniversitesi tarafından Sivrihisar ilçesindeki Ulu Cami kütüphanesinde bulunan mezar taşı ve taş sandukaların incelenmesi sonucunda taş sandukalardan birinin Nasreddin Hoca'ya ait olduğu belirlemiş. Bu bulguyla, mezarın nerede olduğu konusundaki belirsizliğin sona erdiğini söyleyen araştırmacılar, hocaya yaraşır bir anıt mezar yapılması konusunda telkinlerde bulunmuş*3. Bu durumda Akşehir'deki türbenin akıbeti ne olur merak ediyorum.

Bu son ziyaretten sonra, geceyi geçireceğimiz ve Adana'dan önceki son ziyaret yerimiz olan Konya'ya hareket ettik.

[Sonraki bölüm: Konya Gezisi]
_______________________________________________________________________________
*Bazı yerde 'seyyid', bazı yerde 'seyit' olarak yazılmış. Yazımda bu ayrıntıya dikkat ederek aktardım.
*2 Frigya Kültürel Mirasını Koruma ve Kalkınma Birliği (FRİGKÜM) tarafından desteklenen proje için bkz: http://www.frigvadisi.org/
*3 http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/23084216.asp

19 Ekim 2013 Cumartesi

Eskişehir Gezisi

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının ilk bölümdür.]

Bize bir tam hafta tatil imkanı sunan bu kurban bayramında memleketimize, yani Adana'ya gitmeye karar verdik. Ama giderken geze geze gidip, özellikle eşimin henüz görmediği yerlere uğrayarak gitme kararı aldık. Arabamızla yapacağımız yolculukta güzergâhımızı şu şekilde belirledik: İstanbul-Eskişehir-Konya-Adana ve dönerken Adana-Ankara-İstanbul. Üç gecesi Adana'da olmak üzere, gidiş ve dönüş yolculuğunda Eskişehir, Konya ve Ankara'da birer gece kalıp bu şehirlerde belirlediğimiz yerleri gezme karar aldık. Bu yazı dizisinde bulunduğumuz yerlerle ilgili anıları, deneyimleri, bilgileri ve önerileri veriyor olacağım. İlk durağımız Eskişehir ile başlıyorum.

İstanbul'dan Eskişehir'e gitmek için sabah 05:00'te yola çıktık ama yol tıklım tıklım doluydu. TEM yoluna çıkalı daha 20km bile olmadan trafiğin daha da tıkanmasına sebep olan iki kaza meydana gelmişti. Yol Sapanca'dan sonra açıldı ve sonraki yolculuğumuz rahat geçti. Ama Eskişehir'e toplam 6 saate yakın bir yolculuk sonunda ulaşabildik.

Eskişehir'de, otelimizin bulunduğu sokak dahil, sokaklar çok dar. Bu dar sokaklara bir de arabalar parkediyor, hem de sağlı sollu iki sıra halide. Arabayla dönmek için bazı yerlerde iki hamle yapmak gerekiyor. Direkler, çöpler gibi engeller yüzünden kaldırımlarda puseti süremedik, yolun ortasından yürüdük. İlk olarak, şehrin içinden geçen Porsuk Çayı'nda 15 dakikalık kısa bir tur yaptık. Böylece yol yorgunluğunu üzerimizden biraz atıp öğle yemeğine geçtik.

Çibörek

Çibörek derken imlada hata yaptım sanmayın. İstanbul'dakinin aksine 'ğ' harfi çoğu yerde ne yazılıyor ne de telaffuz ediliyor. En iyi yapan yer olarak duyum aldığımız Papağan isimli yere gittik. Peynirli çiğ börek var mı dedim, kadın kibar olduğu için bana küfür etmedi; şunu anlamama yardımcı oldu: Çibörek çibörektir, kıyma ile yapılır, peynirli olan şey her şey olabilir çibörek olamaz. Bu yemek madem Eskişehir'e ait, sahibinin dediğine saygı göstermek gerekir. Ama ilginçtir, restoranın adı şöyle yazılmış: Papağan Çiğbörek. Yerli turistlerin şaşırmaması içindir diye tahmin ediyorum.

Çiböreğin lezzeti saygıyı ayrıca hak ediyor. Tadına doyamadım desem abartmış olmam. Çibörek buysa şimdiye kadar yediklerim neydi, dedim. Kıymasında karabiberin tadı hissediliyor ama acısı hissedilmiyor. Acı katsın diye değil lezzet katsın diye karabiber kullanılmış ve her nasıl olmuşsa üstesinden gelinmiş. Eskişehir dışında size, şurada aynısını yapıyorlar işte, diyen olursa sakın inanmayın.

Odunpazarı Evleri ve Lületaşı

Eskişehir'in gerçek eski şehri Odunpazarı Evleri'nin bulunduğu yerdir. Ziyaret ettiğimiz ve tamamı yürüme mesafesinde olan tarihî Kurşunlu Külliyesi, Cam Sanatları Müzesi ve Atlıhan Çarşısı bu bölgede yer alır.

Lületaşı, dünyada sadece Eskişehir'de bulunur ve dolayısıyla madenciliği de, sanatçılığı da buraya mahsustur. Lületaşı, yeraltından, suyu emmiş ve ıslak halde çıkartılır. Islaklığı muhafaza edilerek sanatçının ellerine gelir ve işlenir. İşleme bittikten sonra balmumu uygulanır ve son halini alır. Lületaşından yapılma pipo başları en çok ilgi gören el işleridir.

Atlıhan Çarşısı'nda bulunan küçük dükkanlarda lületaşından yapılma pek çok hatıra eşyası almak mümkün. Dükkanların sahipleri de genellikle bu sanatçıların kendileri. Biz de bir sanatçıyı çalışırken görme imkânı bulduk, hatıra eşyalarımızı da onun dükkanından aldık.

Lületaşı eserleri için, Kurşunlu Külliyesi'nde de bir sergi bölümü ayrılmış ve gerçek sanat eserlerini burada görmek mümkün kılınmış. Mimar Sinan'dan önce mimarbaşı olan Acem Ali tarafından, Çoban Mustafa Paşa'nın talimatıyla inşa edilen Kurşunlu Külliyesi 1525 yılına tarihlenir. Mevlevîhane olarak işlev görmüş olan külliyenin çeşitli bölümleri bugün sergi, cam atölyesi gibi sanatsal faaliyetlere ev sahipliği yapıyor.

Cam Sanatları Müzesi'nde, Türk ve diğer ülke sanatçılarının eserlerini sergileniyor. Bu müzenin içinde farklı bir sergi daha yer alıyor. Sergi içinde sergi diyebileceğimiz bu bölümde, bizim ziyaret ettiğimiz gün çok anlamlı bir sergi vardı. Cumhuriyet'in köy enstitülerini resimlerle anlatan bu önemli sergi, size, bu enstitülerin kapatılarak ülkenin nasıl bir ihanete uğradığını da tekrar hatırlatıyor. Yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin.

Met Helvası

Lületaşı ve çibörek dışında Eskişehir'le özdeşleşmiş bir başka şey de met helvasıdır. Sıkıştırılmış pişmaniye olarak tarif edersek Eskişehirliler bize kızar mı bilmem ama bu niteleme pek de yanlış olmaz. Parmak kalınlığında çubuklar şeklinde satışa sunulan bu helvanın ağızda dağılan güzel bir tadı var ama ben tercihimi pişmaniyeden yana kullanırım. Met kelimesi zaten çubuk demek ve çelik çomak oyunun yöredeki ismi. Kurşunlu Külliyesi'nin yakınında bulunan Balkan adlı mağazadan satın alabilirsiniz.

Sazova Parkı

Sazova Parkı'na akşam saatlerinde gittik ve tam zamanında gitmişiz diye hissettik. Gün sonunda insanı rahatlatan, dinlendiren bir havası var. Son derece güzel yeşillendirilmiş ama genç ağaçların daha çok büyümesi gerekiyor. Orta alana büyük bir suni göl yapılmış, içinde ördekler, kazlar, kuğular keyif sürüyor. Park alanında Masal Kalesi, Korsan Gemisi gibi ziyaret edilebilecek eğlenceli yapılar da bulunuyor. Her yerde sevgililerin bolca resim çektirdiklerine şahit olabilirsiniz. Gelinlik ve damatlıkla gelip düğün albümlerini oluşturan 10'a yakın çift gördük. Ben de ilk defa yeşil gelinlik burada görmüş oldum.

Kafeler ve Akşam Yemeği

Eskişehir'in her yanı, öğrencilerin çoğunlukta olduğu kafelerle dolu. Özellikle Porsuk Çayı'nın etrafı, öğrenci şehrinde olduğunuzu zihninize kazımak istercesine kafe ve çay bahçeleriyle dolu. Ama bu kadar kafenin arasında yemek yenecek yerler çok az, çeşitler daha da az. Öğrencilerin kahveye, çaya olduğu kadar yemeğe de ihtiyaçları olabileceği düşünülmemiş gibi. Ya da çibörek var işte daha ne olsun, der gibiler. Hatta, Sazova Parkı'nda yanyana iki kafe işler durumdaydı ama restoran işsizlikten kepenk indirmiş. Biz çiböreği öğlen yediğimiz için akşam farklı bir şey yemek isteyince, sokaklarda epeyce tur attık. En son Lokma Kebap diye bir yere oturduk. Tıkabasa doluydu. Oğlum için güveç istedik, garson birkaç dakika sonra gelip fırın çok meşgul, usta güveç çıkmaz diyor, dedi. Adamı haşlayınca 20 dakika sonra güveci getirdiler. Fırıncının keyfine göre sipariş alıyorlar! Ama etleri lezzetliydi. Kapris çekmeye razı olursanız bir deneyin derim.

Devrim Arabası

Pazar sabahı Eskişehir'de kaldığımız otelden ayrıldık ama Devrim Arabası'nı görmeden gitmek istemiyorduk. Devrim Arabası, halen faal olan Tülomsaş fabrikasının içinde yer alıyor. Ziyaretçilerin artan ilgisinden korumak için camekanlı bölüm içinde sergilenmeye başlanmış.
Tamamen Türk mühendislerin, sadece 99 günde tamamladıkları ve halen işler durumda olan bu otomobil, bilmeyene sıradan ve eski bir otomobil olarak görünürken, insanın içini acıtan tarihini bilenin gözünde tüm ihtişamıyla boy gösteriyor. Devlet dairesi olduğu için pazar günleri ziyarete kapalı olduğu söylenmişti ama yolumuzun üzerinde olduğu için şansımızı deneyelim deyip durmasaydık göremeyecektik. Araba her zaman ziyarete açık. Bir güvenlik görevlisi size eşlik ediyor, tarihini anlatan 5 dakikalık bir özet video seyrettiriyor, isterseniz resminizi çekiyor ve sizi çıkışa kadar geçiriyor.

Madame Tadia Oteli

Eskişehir'de Madame Tadia adında yeni bir otelde kaldık. Yukarıda bahsettiğim dar sokaklardan birine konuşlandırılmış, bulabilmek için arabayla üç tur attığımız, açılalı henüz 55 gün olmuş bir otel. Rezervasyonunu yaptığım booking.com'daki resimlerinden daha kötü olacağını düşünmüştüm ama kendimi hazırlamış olduğumdan biraz daha fazla hayal kırıklığına uğradım. Otel ve kaldığımız oda temiz olmaya tertemizdi. En lüks otellerde bile bulmaya alışık olmadığımız tarak, diş fırçası ve macunu kombinasyonu sunulmuştu. Mini bardaki tüm içecekler ücretsizdi; alkollü içecek yoktu ama 6 çeşit kutu meşrubat ve 2 şişe su vardı. Ancak aynı ücreti ödediğim Konya Dedeman'la karşılaştırınca -ki aynı fiyatı ödediğime göre haliyle karşılaştırırım- ufak tefek detaylar rahatsızlık veriyordu. Meselâ, klozetin asimetrik vidalandığı bir otel odası ilk kez gördüm. Kapağa göre oturursanız biraz sola dönmüş oluyorsunuz ve haliyle taharet musluğu hedefi tutturamıyor. Kapı kilidinin dili oyuğa denk gelmiyor. Duş ahizesi sabitti ama Allahtan yerçekimi sebebiyle kafamızı ıskalamıyordu. Odanın elektrik aydınlatması yok sayılırdı. Odaya boy aynası koymuşlar ama o alanda ışık olmadığı için göremiyorsunuz. Asansörü zeminin aşağı katındaki otoparka kadar indirme zahmetine girmemişler, hatta merdiven bile koymamışlar. Arabayı park ettikten sonra aynı rampayı valizlerle çıkmanız lazım.

13 Ekim sabahı işte bu otelden ayrılıp, Devrim Arabası ziyaretinden sonra Afyonkarahisar'a doğru yola çıktık.

[Sonraki bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e]

29 Eylül 2013 Pazar

Şu Çılgın Türkler

Şu Çılgın Türkler kitabı piyasaya çıktığında o kadar çok medyada bahsi geçmişti ki almak içimden gelmemişti. Çünkü bizim medyamızın bir şeyden sürekli bahsetmesi değersiz bir şeyin reklamını yapmakta olduğuna delalet eder. Ancak bir süre sonra çok saygı duyduğum köşe yazarları, sanatçılar ve ilim adamları da bahsetmeye başlamışlardı ki nihayet kitabı almıştım. Okuduğumda ise, hayatımda beni en çok etkileyen kitaplardan birini bitirmiş olmanın yanı sıra, hem çok önemli tarihî bilgiler edinmiştim hem de kitaplarını her daim takip edeceğim muhteşem bir tarihçi-yazarı tanımış olmuştum.

Turgut Özakman'ın okumadığım kitabı yok sayılır. Şu Çılgın Türkler'in Japonca çevirisinin de yayınlandığını duyduğum zaman, hem bu okuma zevkini tatsın hem de biz Türkler ve tarihimiz hakkında daha çok bilgiyi kendi dilinde okuyarak öğrensin diye hemen eşime aldırdım. Kitabın Japonca çevirisini yapan Aya Suzuki, Tokyo Waseda Üniversitesi'nde Çin Edebiyatı üzerine eğitim almış, 2001'de Özbekçe-Japonca deyişler kitabı çıkarmış, 2005'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Türkçe bölümünü bitirmiş. Aya Suzuki'nin kitapta yer alan sözlerini eşime tercüme ettirdim ve bu satırlarda size aktarmak istiyorum:

Türkiye'de en çok satan kitap olması üzerine çevirisini yapmaya karar veren Aya Suzuki, bir ülkede en çok ilgi gören şeylerin o ülke insanları hakkında en doğru bilgileri verdiği düşüncesini ifade ediyor. Türkiye'de en çok satan kitabın hayalî bir roman ya da bir biyografi değilken bir tarih kitabı olması ona ilginç geliyor. Aya Suzuki, Japonya'da İngiltere'den dost ülke olarak bahsedilirken bu kitapta düşman olarak anlatılmasına dikkat çekiyor ve Japonların tarihe ABD ve İngiltere perspektifinden baktıklarını, ancak bu kitabın gerçek dünya tarihini göz önüne getirmesi bakımından önemli olduğunu belirtiyor. Türk arkadaşlarının 'bizim gurur duyduğumuz tarih budur' dediklerini ve bu büyük savaşları kazanan Türklerin her zaman kendileriyle gurur duymalarının sebebinin bu kitaptan öğrenilebileceğini aktaran Aya Suzuki, tarih seven Japonlara bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ediyor.

Aya Suzuki, yazardan bahsederken de şunları söylüyor: "Türkler her zaman beni utandıracak kadar nazik insanlar ama Turgut Özakman hepsinden daha da nazikti. Ne zaman kendisinden yardım istesem her zaman, derhal, doğru ve sabırlı bir şekilde bana yardım etti. Çevirirken bana destek oldu. Onunla uzun süre mesajlarla da irtibat kurdum ve mesajlarının sonunda bana her zaman şöyle söyledi: 'Her şey gönlünce olsun' (A.Suzuki bu sözleri Türkçe olarak Japon Katakana alfabesiyle yazmış ve sonra tercümesini vermiş [M.S]). Japonya'da da birbirimize 'ganbare' (haydi/çok çalış/dayan gibi anlamları birleştiren bir destekleme sözcüğü, Japonya'da sık kullanılır [M.S.]) gibi bizi strese sokan bir sözcük kullanmak yerine, her şey gönlünce olsun desek ne güzel olur." Bu muhteşem eseri kendi halkına sunmuş olan bir yabancıdan bu sözleri duymak ne kadar gurur verici.

O yazarın, o güzel insanın dün vefat ettiğini öğrenmiş olmanın üzüntüsü içindeyim. Bir öğretmenimi kaybetmiş gibi hissediyorum kendimi. Öğrenmek istediğim o kadar çok şey varken, Turgut Özakman da bu dünyadan ayrıldıktan sonra nasıl öğrenebileceğimin endişesi içindeyim. Mekânın cennet olsun. Yazmış olduğun o Çılgın Türkler'in arasındasın artık. Bize kazandırdıkların ve öğrettiklerin için sana minnettarız.

27 Eylül 2013 Cuma

King ve Maxwell 3&4

Simple Genious, King ve Maxwell serisinin üçüncü kitabı. Bu kitapta alışageldiğimiz maceranın ve heyecanın yanı sıra ikiliye ait daha duygusal ve içsel kişilikleri de yer buluyor. Ayrıca, önce kişisel bir problemin çözümü için yardımcı olan, daha sonra ise maceranın içine dahil olan yeni bir karakter tanıtılıyor. Horatio Barnes isimli bu karakter bir psikolog olarak karşımıza çıkıyor. İlginç bir karakter olması bakımından sonraki kitapta da yer alacağını düşünmüştüm ama o kitapta sadece iki yerde bahsi geçiyor.

Önemli bir bilim kompleksinde çalışan bir bilim adamının, bu kompleksin yanında bulunan CIA'e ait bölgedeki ölümünü aydınlatmak üzere, hem CIA'i hem de FBI'ı karşısına alan ikili, çetin bir mücadeleye giriyor. Ölen bilim adamının yaptığı araştırmalar, Charles Babbage isimli gerçek bir bilim adamının buluşlarının günümüz teknolojileriyle geliştirilmesi yönünde. 1791-1871 yılları arasında yaşamış olan Charles Babbage, yapmış olduğu çalışmalar ile dünyanın ilk mekanik bilgisayarının mucidi ve bilgisayarın babası olarak kabul edilir. Yazarın, kitabı yazarken satırlarına taşıdığı bu alandaki bilgileri titizlikle araştırmış olduğunu söyleyebilirim.


*

Serinin dördüncü kitabı First Family, adından da anlaşılacağı üzere ABD başkanının ailesiyle ilgili. Her zaman 'fazla Amerikanvari' olarak nitelediğim Baldacci, bu kitabında Amerikanvariliğin artık zirvesine çıkıyor. Başkanlık seçimleri öncesinde başkanın kayınbiraderinin karısının öldürülmesi ve kızının kaçırılması ile tüm yetkili birimler seferber oluyor ve bu birimlerin hoşlarına gitmese de başkanın karısının özel talimatı doğrultusunda konuya dahil edildikleri için itiraz edemedikleri King ve Maxwell olayı çözmeye çalışıyor. Önceki kitaptaki gibi, ana konudan farklı ikinci bir olayın aydınlatılması da kitaba işlenmiş ama bu sefer çok daha karakter özelinde bir mesele olarak.

Kitaptaki ilginç bilgilerden biri de saç analizi konusundaki bulgulardı. Olay yeri incelemesi sırasında bulunan saç analiziyle, failin, çocukluğundan beri ne tür besinlerle beslenmiş olduğu ortaya çıkartılıyor ve böylece nerede yaşamakta olduğuna dair bilgilere ulaşılıyor.

Bugüne kadar olan yazılarımda, Baldacci'nin kitaplarındaki kurgusal ustalıktan bahsettim ama edebî yanından bahsetmedim. Bugün bu eksiğimi gidereyim. Kitaplarında önemli sayılacak felsefî sözler de karakterlerin duygularından satırlara aktarıyor yazar. Ben de yazımı, First Family kitabından benimsediğim bir sözle bitireyim:
Yalnız ölmekten daha berbat bir şey varsa o da amaçladığın işi yapamadan ölmektir.