Eşinin işi sebebiyle yaklaşık beş senedir Türkiye'de olan ve burada bulunduğu ilk aylardan beri arkadaşımız olan Saçiko gelecek hafta Japonya'ya dönüyor. Zamanlar uyuşmadığı için herkesin katılabileceği bir veda töreni yapılamadı ama farklı gün ve yerlerde birkaç kez veda törenleri yapıldı. Ben bunlardan sadece birine, muhtemelen sonuncusuna katılabildim.
Cumartesi günü geçirdiğim hastalıktan sonra zor da olsa kendimi toparlayarak Pazar günü, Göztepe Parkı'nın yanındaki Rossopomodoro pizzacısında buluştuk. Dünyanın bilmem ne kadar yerinde şubesi olan bu ünlü pizzacı, ününü fiyatlarına yansıtmış ama lezzetlerine aynı ölçüde yansıtmayı başaramamış. Ancak yine günün anlamından bir şeyler eksiltecek kadar dikkat çekmedi.
Ellili yaşlarına Türkiye'de giren Saçiko, burada geçirdiği süre boyunca bizler için her zaman değerli bir arkadaş oldu. Hatta oğlumun doğumu sırasında Japonya'da olduğu için, hastenede eşimi ziyaret etti ve oğlumu benden önce o gördü. Burada kaldığı süre içinde kurslara giderek Türkçe öğrendi. Türk Japon Kadınlar Dostluk Ve Kültür Derneği'nde aktif görevler yaptı. Kermeslere katıldı, yardımlar topladı. Kısaca, hemen hemen her Japon gibi zamanını iyi değerlendirmek için çalıştı. Onunla Japonya'da tekrar buluşmak üzere sözleşerek veda ettik.
Ondan ayrıldıktan sonra eve dönerken yenileme çalışmaları devam eden Göztepe Parkı'ndan geçtik. Şu ana kadar yapılan çalışmalar hakkını vermiş ve park çok güzel şekle bürünmüş. Kalan çalışmalar da tamamlanınca, muhtemelen bizim en çok uğrayacağımız yerlerden biri olacaktır. Bir ağaç gölgesinde oturup rengârenk çiçekleri seyredebileceğim, kulağımda çocuk cıvıltılarıyla kitap okuyabileceğim bir yer olduğunu bilmek güzel bir duygu.
1 Nisan 2013 Pazartesi
29 Mart 2013 Cuma
Japon Dizileri
Bir dizi film takip etmeyeli yıllar oldu. Televizyonda yayınlanan ve senelerce sonu gelmeyen dizileri takip etmek ise benim için hiç cazip gelmiyor. Kendi kendime söz vermişim gibi bu dizileri takip etmedim, etmiyorum.
Geçenlerde baldızım eşime Japonya'daki bir diziden bahsetmiş. Öyle anlatmış ki, eşimde de bir merak uyanmış ve bunu benimle paylaştı. Ülkesinden, akrabalarından uzak olan eşim için yapabileceğim bir şey çıktığını düşünerek, Japonya'da yayınlanan bu dizinin bölümlerini buldum ve onunla birlikte ben de seyrettim.
Dizi o kadar hoşuma gitti ki, sanki seneler önce unuttuğum bir tadı tekrar almışım gibi hissettim. Bu hisler de beni yeni diziler bulup izelemeye sevketti ve Japonya'da yayınlanan iki farklı dizi daha aldım. Eşimle birlikte onları da seyrettik.
İlk seyrettiğimiz dizinin adı 'Kekkon Shinai' idi. Türkçesini 'Evlenmek Yok' diye tercüme etmek mümkün. Diğeri 'Kaseifu no Mita', Bakıcı Mita ve sonuncusu Jin (özel isim) idi. Bu dizilerin iyi tarafı ve ortak özellikleri her birinin on birer bölüm olması. Yani Japonya'da dizilerin bir başı, bir de sonu var. Bizdeki gibi tutarsa devamını çekeriz, 3 seneye yayarız yok. Her bölüm kırk dakika. Diğer taraftan, dizilerin tamamını almış olduğumuz için belirli bir gün ve saat beklemek durumunda kalmadık. Hemen hemen her akşam işimiz bittikten sonra kırk dakikamızı ayırıp, çay ve meyve eşliğinde bölümleri seyrettik. Şimdi bir süre, elimizde olup henüz seyredemediğimiz filmleri seyretmek niyetindeyiz. Üzerimideki işler bize pek fazla zaman bırakmıyor olsa da kendimize bu vakti ayırmak için çaba harcıyoruz.
***
Resimler DramaWiki sitesinden alınarak eklenmiştir.
Geçenlerde baldızım eşime Japonya'daki bir diziden bahsetmiş. Öyle anlatmış ki, eşimde de bir merak uyanmış ve bunu benimle paylaştı. Ülkesinden, akrabalarından uzak olan eşim için yapabileceğim bir şey çıktığını düşünerek, Japonya'da yayınlanan bu dizinin bölümlerini buldum ve onunla birlikte ben de seyrettim.
Dizi o kadar hoşuma gitti ki, sanki seneler önce unuttuğum bir tadı tekrar almışım gibi hissettim. Bu hisler de beni yeni diziler bulup izelemeye sevketti ve Japonya'da yayınlanan iki farklı dizi daha aldım. Eşimle birlikte onları da seyrettik.
***
Resimler DramaWiki sitesinden alınarak eklenmiştir.
12 Mart 2013 Salı
Oğlumun Sünneti
Oğlum onuncu ayını doldurdu. Doldurduğunun ertesi günü, yani dün sünnetini yaptırdık.
Doktorun söylemleri ve edindiğimiz bilgiler doğrultusunda, çocuk açısından en uygun sünnet olma döneminin 18 aylık olana kadar ya da 6 yaşından sonra olduğunu öğrenince olabildiğince erken yaptırmaya karar verdik. Aslında en uygun olanın 'yeni doğan sünneti' olduğunu biliyorduk ama Eren Japonya'da doğduğu için ve orada öyle bir adet olmadığı için bu imkana sahip değildik. Türkiye'ye döndükten sonraki ilk aylarda da iş arayışında olduğum için kaynak ayıracak durumda değildik. Biraz düzen tutturduktan sonra, dün bu işi bitirmiş olduk.
Aslında bizim çocukluğumuzda yapıldığı gibi tören yapma niyetimiz yoktu ama annemin heves etmesi sonrası küçük bir şeyler yapmaya karar verdik. Düşününce iyi de oldu. Hem bizler için bir hatıra oldu, hem de ileride oğlumdan gelecek bir takım soruların sayısını azaltmış olduk.
Ailem diyebileceğim kadar yakın Nezihe teyzemin ve Muammer amcamın katılımıyla küçük bir kutlama yaptık. Annemin hevesle aldığı giysi ve başına fazlasıyla büyük gelen şapka ile birlikte, 1984'te benim sünnetimde taktığım papyon ve 'Maşallah' yazısını da kullanarak oğluma 'sünnet çocuğu' havasını vermeye çalıştık. Ben o zaman 9 yaşındaydım ama oğlum henüz on aylık olduğu için ayakta resmini çekemiyoruz. Aradan geçen 30 sene hem resimlerdeki, hem de aynı papyon ve maşallah yazısı olmasına rağmen giysilerdeki farkı ortaya koyuyor.
Doktorun söylemleri ve edindiğimiz bilgiler doğrultusunda, çocuk açısından en uygun sünnet olma döneminin 18 aylık olana kadar ya da 6 yaşından sonra olduğunu öğrenince olabildiğince erken yaptırmaya karar verdik. Aslında en uygun olanın 'yeni doğan sünneti' olduğunu biliyorduk ama Eren Japonya'da doğduğu için ve orada öyle bir adet olmadığı için bu imkana sahip değildik. Türkiye'ye döndükten sonraki ilk aylarda da iş arayışında olduğum için kaynak ayıracak durumda değildik. Biraz düzen tutturduktan sonra, dün bu işi bitirmiş olduk.
Aslında bizim çocukluğumuzda yapıldığı gibi tören yapma niyetimiz yoktu ama annemin heves etmesi sonrası küçük bir şeyler yapmaya karar verdik. Düşününce iyi de oldu. Hem bizler için bir hatıra oldu, hem de ileride oğlumdan gelecek bir takım soruların sayısını azaltmış olduk.
Ailem diyebileceğim kadar yakın Nezihe teyzemin ve Muammer amcamın katılımıyla küçük bir kutlama yaptık. Annemin hevesle aldığı giysi ve başına fazlasıyla büyük gelen şapka ile birlikte, 1984'te benim sünnetimde taktığım papyon ve 'Maşallah' yazısını da kullanarak oğluma 'sünnet çocuğu' havasını vermeye çalıştık. Ben o zaman 9 yaşındaydım ama oğlum henüz on aylık olduğu için ayakta resmini çekemiyoruz. Aradan geçen 30 sene hem resimlerdeki, hem de aynı papyon ve maşallah yazısı olmasına rağmen giysilerdeki farkı ortaya koyuyor.
5 Mart 2013 Salı
Ülke Tanıtımı!
Bir Fransız'a nasıl rezil olunur diye hiç sormamıştım ama sormadan cevap geldi.
Bugün, çalıştığım şirket tarafından gönderildiğim üç günlük eğitim programının ilk gününü bitirdik. Toplam on dört kişilik bir sınıfta, iki iş arkadaşımla beraber aynı masaya oturduk, bir taraftan dersi takip ediyoruz diğer taraftan önümüzdeki bilgisayarın başında uygulamaları yapıyoruz. Binanın birinci katındaki sınıftayız ve üçümüzün arkasındaki pencereler dışarıdaki sokağı görüyor.
Eğitmenimiz orta yaşlı, Fransız bir adam. Bilgili olmasının yanı sıra, hoşsohbet, cana yakın, güler yüzlü, öğrendiği Türkçe kelimeleri kullanarak gönlümüzü kazanmaya da çalışan sevimli bir adam. İnsana, Sarkozy gibi Fransızlar var ama demek ki böyleleri de varmış, dedirtiyor. Öğlen yemeğinde Türkçe'de kullanılan Fransızca kelimeler ve Türkçe'den diğer dillere geçen kelimeler üzerine de sohbet ettik.
Öğleden sonra bilgisayar başında çalışırken ona bir şey sormamız gerekti ve çağırdık. Soruyu sorduk, yüzü bize dönük olarak anlatmaya başladı ve birden bire arkamızadaki pencereden bir şey görüp "vaa" diye ses çıkararak şaşkınlıkla gözlerini dışarıya dikti. Onun tepkisiyle biz de dönüp baktık.
Manzara şu:
Adamın teki yanındaki kadına (karısı olduğu kesin diyebilirim) yumruk sallıyor, kadın kendini korumaya çalışarak adamdan bir kaç adım uzaklaşıyor, adam yumruğu hava onun üzerine gitmeyi sürdürüyor, kadın yerden bir şey alıp atacakmış gibi elini havaya kaldırıyor, adam tınmıyor yumruğu kadına indiriyor. Biraz daha itiş kakış yollarına devam ediyorlar, görüş alanımızın dışına çıkınca tekrar Fransız eğitmenimize dönüyoruz.
Fransız eğitmenimiz bu olayın etkisinden kendini çabucak sıyırıp, belli belirsiz bir gülümsemeyle sorumuzu cevaplmaya devam etti. İşte yüzünde gidip gelen o bir saniyelik ifade şöyle söyler gibiydi: "Burası Türkiye, burada böyle şeyler görülebilir". Ben sorumuza verdiği cevabı anlayamadım çünkü düşüncelerimde karısına vuran o herifi çoktan cezalandırmaya başlamıştım. Bir taraftan bir kadını nasıl döversin diye ceza kesiyorum, diğer taraftan memleketi elin Fransız'ına nasıl böyle rezil edersin diye ceza kesiyorum!
Bu Fransız tekrar ülkesine döndüğünde ilk önce bu olayı anlatacaktır. Çünkü aklında en çok bu olay yer etmiştir. Derse gelen öğrenciler ne kadar zekiymiş, hanımların başı açıkmış ve gayet modernmiş, Türkler çok güzel yabancı dil konuşuyorlarmış, meğer Fransızca'da kullanılan şu şu şu kelimler aslında Türkçe'den geliyormuş, falan, hepsi bu olaydan sonra hikaye oldu. Çünkü Fransız şunu gördü: ders anlatırken bir adam sokak ortasında karısını dövüyordu.
Bugün, çalıştığım şirket tarafından gönderildiğim üç günlük eğitim programının ilk gününü bitirdik. Toplam on dört kişilik bir sınıfta, iki iş arkadaşımla beraber aynı masaya oturduk, bir taraftan dersi takip ediyoruz diğer taraftan önümüzdeki bilgisayarın başında uygulamaları yapıyoruz. Binanın birinci katındaki sınıftayız ve üçümüzün arkasındaki pencereler dışarıdaki sokağı görüyor.
Eğitmenimiz orta yaşlı, Fransız bir adam. Bilgili olmasının yanı sıra, hoşsohbet, cana yakın, güler yüzlü, öğrendiği Türkçe kelimeleri kullanarak gönlümüzü kazanmaya da çalışan sevimli bir adam. İnsana, Sarkozy gibi Fransızlar var ama demek ki böyleleri de varmış, dedirtiyor. Öğlen yemeğinde Türkçe'de kullanılan Fransızca kelimeler ve Türkçe'den diğer dillere geçen kelimeler üzerine de sohbet ettik.
Öğleden sonra bilgisayar başında çalışırken ona bir şey sormamız gerekti ve çağırdık. Soruyu sorduk, yüzü bize dönük olarak anlatmaya başladı ve birden bire arkamızadaki pencereden bir şey görüp "vaa" diye ses çıkararak şaşkınlıkla gözlerini dışarıya dikti. Onun tepkisiyle biz de dönüp baktık.
Manzara şu:
Adamın teki yanındaki kadına (karısı olduğu kesin diyebilirim) yumruk sallıyor, kadın kendini korumaya çalışarak adamdan bir kaç adım uzaklaşıyor, adam yumruğu hava onun üzerine gitmeyi sürdürüyor, kadın yerden bir şey alıp atacakmış gibi elini havaya kaldırıyor, adam tınmıyor yumruğu kadına indiriyor. Biraz daha itiş kakış yollarına devam ediyorlar, görüş alanımızın dışına çıkınca tekrar Fransız eğitmenimize dönüyoruz.
Fransız eğitmenimiz bu olayın etkisinden kendini çabucak sıyırıp, belli belirsiz bir gülümsemeyle sorumuzu cevaplmaya devam etti. İşte yüzünde gidip gelen o bir saniyelik ifade şöyle söyler gibiydi: "Burası Türkiye, burada böyle şeyler görülebilir". Ben sorumuza verdiği cevabı anlayamadım çünkü düşüncelerimde karısına vuran o herifi çoktan cezalandırmaya başlamıştım. Bir taraftan bir kadını nasıl döversin diye ceza kesiyorum, diğer taraftan memleketi elin Fransız'ına nasıl böyle rezil edersin diye ceza kesiyorum!
Bu Fransız tekrar ülkesine döndüğünde ilk önce bu olayı anlatacaktır. Çünkü aklında en çok bu olay yer etmiştir. Derse gelen öğrenciler ne kadar zekiymiş, hanımların başı açıkmış ve gayet modernmiş, Türkler çok güzel yabancı dil konuşuyorlarmış, meğer Fransızca'da kullanılan şu şu şu kelimler aslında Türkçe'den geliyormuş, falan, hepsi bu olaydan sonra hikaye oldu. Çünkü Fransız şunu gördü: ders anlatırken bir adam sokak ortasında karısını dövüyordu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



