5 Kasım 2012 Pazartesi

Çapul Kelimesi ve Türklerin İlk İzleri

Çapulculuk, yani yağmacılık.
Çapul=yağma.
Ya da
Çapul=çekirge ???

Bu sözcüğün kökeni hakkında ilginç bir bilgiye rastladım. İnternette araştırdığım zaman VikiSözlük'ün sayfasında kelime kökeni olarak Farsça işaret edilmiş ama öyle olsaydı Osmanlıca-Türkçe sözlüğünde yer almasını beklerdim. Ancak elimdeki sözlükte yoktu.

Çapul sözcüğünün VikiSözlük'teki köken bilgisi hatalı görünüyor
Sözcüğün Aztekçe olduğu bilgisini bize Tahsin Mayatepek veriyor. 1935 yılında Atatürk tarafından Meksika Büyükelçiliğine atanan Tahsin Bey, yine Atatürk'ün bu atama vesilesiyle verdiği önemli görevleri yerine getirirken elde ettiği bilgileri raporlar halinde Atatürk'e göndermiş ve 14. raporunda şu satırları yazmış:
"...Çapultepek (Aztek dilinde (Çapul) Çekirge ve (Tepek) de Tepe) yani Çekirge Tepesi demektir. Çekirgenin ekinleri tahrip, yağma ettiği malum olduğundan eski Türklerin Aslen Aztekçe'de çekirge anlamında olan bu Çapul sözcüğünün mecazi bir surette Yağma mânâsında kullanılmış olmaları muhtemel bulunduğunu istidlalen arz eylerim..."

Bu bilgilere ulaştığım Sinan Meydan'ın Atatürk ve Kayıp Kıta Mu kitabı son okuduğum kitaplardan en ilginciydi. Tahsin Bey kendisi için Maya Tepesi anlamına gelen Mayatepek soyadını da Atatürk'ün onayıyla almış. Atatürk'ün Türklerin Orta Asya ve Anadolu'da ilk ortaya çıkmalarından önce neredeydi sorusuna cevaben aradığı, okuduğu kitaplarda izlerine rastlayarak bilimsel olarak araştırılması isteği ve çabalarına kitabında yer veren Sinan Meydan çok iyi bir iş çıkarmış. Bu araştırmalar sonucu bilimsel olarak ortaya konan bulgular Atatürk'ün memnuniyetini şu sözlerle dile getirmesine sebep olmuş: "Mu ve May, yani Uygur Türk alfabesinin bütün medeni dünyada ilk alfabe olduğunu görmekle...bahtiyar olduk". Atatürk, Türk milletinin dünyanın ilk uygarlığı olan Mu'dan, Türkçe'nin ilk dil olan Mu Dili'nden, ilk alfabenin Türk alfabesi olduğundan (ki Latin Alfabesi olarak isimlendirilen alfabe de Türk Alfabesinden türetilmiştir ve Harf Devrimi esasen öze dönüştür) son derece emindi ama bunun bilimsel olarak kanıtlanmasını istiyor ve böylece dünyaya duyurmak istiyordu. Ömrü buna yetmedi ve bu araştırmalar da onun ölümünden sonra devam ettirilmedi. Bugün ise "Arap köklerimize dönmeliyiz" diyen bakanlarımız var.


Tahsin Bey'in raporlarında 'çapul' ve 'tepek' kelimeleri gibi pek çok kelimeler Türkçe karşılıklarıyla sıralanmış. Raporlarda göze batan vurgulardan biri de Musa, İsa ve Muhammed peygamberlerin dinlerinin "Mu kaynaklı" olduklarının anlatımıydı. Namaz, abdest, oruç, ezan, ölü yıkama, sünnet gibi uygulamaların "Mu dininden kaynaklandığını" kanıtlamaya çalışan Tahsin Bey'e göre Kâbe'nin tavafı da Mu dinindeki Güneş mabetlerinde uygulanmış ve günde beş vakit namazın da Güneşin konumlarına göre tanzim edilmiş olmasına dikkat çekilmiş. Aslında tüm bunlar bize dinimizin "kaynağının" nereden geldiğini değil de Din'in insanlık tarihi boyunca benzer uygulamalarla tebliğ edilmiş olduğunu açıklamaktadır diye düşünüyorum. Her ne kadar Tahsin Bey kendisinden açıklama istendiğinde "kaynağı" olduğu kanaatini savunmuşsa da bu fikirler, dinin gerçeklerini herkesten fazla anlamış ve özümsemiş olan Atatürk tarafından itibar görmemiş. İşin Güneşe tapma tarafı da belki diğer pek çok dinde olduğu peygamber tebliği sonrası zamanlarda yozlaşmanın belirtileri olabilir. Meselâ, Kâbe'nin Hz.İbrahim'den sonra İslam'ın ilk dönemlerine kadar putlar tapınağına dönüştürülmesi gibi.

Ayrıca Kur'an pek çok kavimin helak edildiği hakkında ayetler veriyor. Sözgelimi kitapta bize verilen Theotihuacan Palenk Mabedi Piramidi'nde (Meksika) Mu'nun yıkılışını yazan metindeki "korkunç yer sarsıntısı" ibaresinin "şiddetli sarsıntı/korkunç titreşim(A'raf 78), korkunç bir sarsıntı (Ankebût 37)" ifadeleriyle bazı kavimlerin helak edilmesi anlatımının Kur'an'da yer alması da ilginç bir benzerlik.

Atatürk, dünyanın ilk medeniyetinin Türkler tarafından kurulmuş olduğunu ve bugünkü Türklerin, diliyle, yaşantısıyla bu medeniyeti en bozulmamış haliyle devam ettiriyor olduğunu bilimsel olarak kanıtlamak ve dünyaya duyurmak istiyordu. Yazar, ortaya koyduğu tüm incelemeler sonrasında şu sözleri dile getiriyor: "Türkler Orta Asya'ya Mu'dan göç etmişler ve dünyadaki ilk dil Mu dili yani Türkçe'dir." Şu anda kitabın devamı niteliğinde olan Köken isimli kitaba başladım ve heyecanla okumaya devam ediyorum.

3 Kasım 2012 Cumartesi

31.10.2012 Buluşmasından

Eşim ve İstanbul'daki Japon arkadaşları fırsat buldukça buluşuyorlar. Birçoğunun da bizim gibi çocukları var ve bu sebeple bu buluşmalar aynı zamanda çocukları da bir araya getiriyor. Eşimi ve oğlumu alıp eve getirmek üzere gittiğimde benim de onları birlikte görme şansım oluyor. Resmin solundaki Souma ve Miray ise 3 yaşını dolduruyorlar. Onlardan çok daha küçük olan Eren'i epeyi sevmiş görünüyorlar.
 

31 Ekim 2012 Çarşamba

Hong Kong'da Cadılar Bayramı

Bugün 'Halloween' dedikleri ve bizde Cadılar Bayramı olarak adlandırılan 31 Ekim günü. Asla ilgimi çekmemiş olan ve zaten ülkemizde de pek bir anlamı olmayan bu 'Halloween', günün birinde garip bir tesadüf eseri kendimi içinde bulmamla hayatımın en ilginç anılarından birini yaşattı bana.

İki sene önce işim gereği Çin'in Shenzhen kentine giderken gidiş dönüş biletimi Hong Kong üzerinden almıştım. Dönmeden önce Hong Kong'da iki gün ve bir gece kalma fırsatı bulmuştum. Ve ne tesadüftür ki o gece Cadılar Bayramına denk gelmiş. Birlikte gittiğim arkadaşımla etrafımızda firavunlar, korsanlar vs. görünce birine sorduk ve o günün Cadılar Bayramı olduğu cevabını alınca neler döndüğünü anladık. Şehirde o gece gerçekten de bir Cadilar Bayramı partisi olacakmış ve bizim için artık hedef o partinin olduğu yerdi.

 
Lan Kwai Fong olarak adlandırılan yere geldiğimizde sokaklardan taşan rengarenk bir kalabalığın içinde bulduk kendimizi. İnsanlar etrafı barlarla çevrili sokaklar çemberi içinde, aynı yönde dönüyorlar, uğramak istedikleri bara gelince ayrılıyorlardı. Uğramak istenilen yer kaçırılınca geriye dönme şansı yoktu ve bir tur daha atmak gerekiyordu. Polis, bazı aralıklarda kalabalığı durdurarak dönüş yönünü tersine çevirdi. Biz de gece boyunca diğer insanlarla birlikte bu çemberin içinde döndük, ara ara yorulup kıyıda köşede durup resimler çektik, birkaç değişik barda içkiler içerek yorgunluğumuzu giderdik, sonra tekrar kalabalığın içine karıştık.


Yıllardır kullanmakta olduğum fotoğraf makinemi, içinde yüzlerce resim olduğu halde Çin'de kaybetmiştim. Hong Kong'a geldiğim gün ilk işim yeni bir makine almak oldu ve yeni makinenin ilk resimlerini bu partide çektim. Gecenin ve partinin anlamına uygun bir kılığa sahip olmamama rağmen boynuma asıl profesyönel makineyle gazeteci gibi bir şey zannedilmiş olacağım ki kimin resmini çekmek istediysem ya da kiminle resim çektirmek istediysem hiçbir itirazla karşılaşmadan seve seve poz verdiler. Hatta dansöz kıyafeti içinde olan bir bayandan resmini çekmek için izin istediğimde, resminin çekilmesine değer olmadığını düşündüğünü algıladığım bir ifadeyle "gerçekten mi" diyerek sevinçli bir şekilde poz vermişti. Ama sanırım bu itirazsız kabullerin esas sebebinde, iki gün boyunca gözlemlediğim kadarıyla Hong Kong'daki insanların, Çin'de gördüklerimin aksine, cana yakın ve sevecen olmalarının daha büyük bir payı var.


Gecenin en ilgi çeken tipleri arasında, bir barın ön kısmıyla sokak arasında kalan barikatların üzerine çıkıp müzik eşliğinde dans eden 'gay' tipler vardı. Gerçekten öyle olduklarını sanmıyorum, zira hem tavırları çok zorlama bir yapmacıklık taşıyordu hem de, meselâ, bir gün için o kadar özen gösterme abartısına gerek olmayacağını düşünmüşlerdi ki bacakları tıraşsızdı.

Bayanlar arasında dansöz kıyafetlerini tercih etmiş olanlardan birkaç kişiye rast geldim. Bunun yanı sıra, yakın kültürler olmasının etkisiyle geyşa kimonosundan esinlenilmiş giyseler giyenler de oldukça fazlaydı.

 
Gecenin en göze batan figürlerinden biri ise Beşinci Element filmindeki Leeloo kıyafetini seçmiş olan bayandı. Güzel fiziği ile bu seçiminin hakkını vermişti ve dansöz kıyafeti giyen arkadaşıyla beraber benim kamerama poz verme yakınlığını gösterdi.

 
 
Giysilerine ve makyajlarına fazlasıyla özen göstererek eğlenceye çok daha hazır bir şekilde gelen kişiler ise tüm kameraların hedefindeydi. Çin'de gördüklerimin aksine Hong Kong'lu kızlar çok daha güzel, alımlı ve samimilerdi. Ben de bunlardan bazıları ile birlikte resim çektirme şansına sahip oldum. Örneğin, bence fiziğiyle ve 'fantastik polis' kıyafeti seçimiyle gördüklerimin en çekicisi olarak nitelediğim bir bayan, birlikte resim çekme isteğime hiç itiraz etmedi.
 
 
Sonuç olarak sadece bir gece kalma fırsatı bulabildiğim Hong Kong'da, o gecenin Cadılar Bayramı'na tesadüf etmesiyle hayatımda unutamayacağım bir hatıraya sahip olmuş oldum. İş seyehatinin bir parçası olmadığından yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemek için, ve biraz da öyle bir eğlenceye özlem duyuyor olsam gerek ki 2010 senesindeki bu hatıramı bu satırlara iki sene sonra aktarıyorum. İstanbul'da da böyle bir eğlence tertip edilse güzel olur derdim ama yılbaşlarında Taksim gibi meydanlarda neler yaşandığını bildiğim için mümkün olmadığının farkındayım. Böylece Hong Kong gibi küçük bir yerde insanların görgü düzeylerinin de yüksek olsa gerektiği ortaya çıkıyor. Bir gün farklı bir ülkede, başka bir Cadılar Bayramında yine böyle bir eğlencenin içinde yer almayı hedeflerim arasına almış bulunuyorum. Tabii bu sefer daha isabetli bir kıyafet ile.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Bağdat Caddesi'nde 29 Ekim 2012

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı, Bağdat Caddesi'ndeki görkemli yürüşümüzle kutladık. Dinci ekiplerin yasaklama, göz korkutma ve tehditleri Atatürk'ün evlatları olan biz cumhuriyetçiler tarafından büyük bir tokat yedi. Hatta bu tehditler insanlarda tepki verme dürtüsünü de körüklemiş olacak ki Bağdat Caddesi her sene olduğundan daha kalabalıktı ve insanlar çok daha coşkuluydu.

 
 
Altı aylık oğlumun da ilk Cumhuriyet Bayramı idi. O, cumhuriyetin ne büyük bir nimet olduğunu henüz anlayamıyor ama kırmızılara bürünmüş insan kalabalığının içinde etrafını izlerken çok keyifli görünüyordu. Aşağıdaki resimde ağladığına bakmayın; bunun sebebi onu kalabalığı izleme eğlencesinden resim çekmek üzere alıkoyduğumuz için :)


Bugün, daha uzun süre bu kutlamaların içinde yer almayı isterdim ama anne-baba sorumluluklarımız gereği, oğlumun beslenme, banyo, uyku saatlerini göz önünde bulundurarak erken eve dönmek durumundaydık. Nihayet, bu sorumluluklarımızın son aşaması olarak Eren'i az önce uyuttuk. Ben de bilgisayaramın başında, bir taraftan Bağdat Caddesi'nden gelen şarkıların sesi eşliğinde bu satırları yazıyorum.

Birkaç satır da bugün yaşananların tarihten çağrıştırdıklarını yazayım:
 
İkinci Meşrutiyet'in 1908'deki ilanı ile 23 Temmuz tarihi Osmanlı'nın ilk millî bayramı oldu ve Cumhuriyet sonrası bile 1935'e kadar kutlanmaya devam etti. Dönemlerine göre İyd-i Millî ve Hürriyet Bayramı olarak anıldı. Bu kutlamalarda da halk bayraklarla yürüyüşler yapardı, hatta yürüyüş düzeni, yürüyüş sırasında kılık kıyafet, söylenecek marşlar gibi ayrıntılar tören talimatnamesinde yer alırdı. Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedilmesi ile ülke işgal edildi. 1919'da bu bayramda kutlama yapılması yasaklandı. 1920 yılında da işgal altındaki İstanbul'da tören yapılması yasaklandı.

Bu tarihsel verileri göz önüne alırsak bugünlerde yaşadığımız 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi millî bayramlarımızda kutlama yapılmasının, yürüyüşlerin yasaklanmasının, "kutlama olursa valilik gereğini yapar" gibi tehditlerin ülkeyi yönetenler tarafından dile getirilmesinin, Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal altında kendini emperyalizme teslim etmiş olan ülke yönetiminin uygulamalarıyla örtüşüyor olması manidardır.

Bugün Ankara'da, yani Türkiye Cumhuriyeti'nin başketinde polisin, cumhuriyeti kutlayan halka karşı basınçlı su ve biber gazı kullanması, yıllardır süregelen ulus düşmanı siyasetin bugün geldiği noktadır ve bundan sonra götürülmek istenen hedefin yeni bir aşamasıdır. Gelecek sene 29 Ekim öncesinde yetkililerden "geçen sene yaşananların tekrarlanmaması için bu sene önlemleri artıracağız" gibi bir açıklama gelirse şaşırmamak gerekir.

kaynaklar: Atlas Tarih 2012-13.sayı, Vikipedi