29 Ekim 2012 Pazartesi

Bağdat Caddesi'nde 29 Ekim 2012

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı, Bağdat Caddesi'ndeki görkemli yürüşümüzle kutladık. Dinci ekiplerin yasaklama, göz korkutma ve tehditleri Atatürk'ün evlatları olan biz cumhuriyetçiler tarafından büyük bir tokat yedi. Hatta bu tehditler insanlarda tepki verme dürtüsünü de körüklemiş olacak ki Bağdat Caddesi her sene olduğundan daha kalabalıktı ve insanlar çok daha coşkuluydu.

 
 
Altı aylık oğlumun da ilk Cumhuriyet Bayramı idi. O, cumhuriyetin ne büyük bir nimet olduğunu henüz anlayamıyor ama kırmızılara bürünmüş insan kalabalığının içinde etrafını izlerken çok keyifli görünüyordu. Aşağıdaki resimde ağladığına bakmayın; bunun sebebi onu kalabalığı izleme eğlencesinden resim çekmek üzere alıkoyduğumuz için :)


Bugün, daha uzun süre bu kutlamaların içinde yer almayı isterdim ama anne-baba sorumluluklarımız gereği, oğlumun beslenme, banyo, uyku saatlerini göz önünde bulundurarak erken eve dönmek durumundaydık. Nihayet, bu sorumluluklarımızın son aşaması olarak Eren'i az önce uyuttuk. Ben de bilgisayaramın başında, bir taraftan Bağdat Caddesi'nden gelen şarkıların sesi eşliğinde bu satırları yazıyorum.

Birkaç satır da bugün yaşananların tarihten çağrıştırdıklarını yazayım:
 
İkinci Meşrutiyet'in 1908'deki ilanı ile 23 Temmuz tarihi Osmanlı'nın ilk millî bayramı oldu ve Cumhuriyet sonrası bile 1935'e kadar kutlanmaya devam etti. Dönemlerine göre İyd-i Millî ve Hürriyet Bayramı olarak anıldı. Bu kutlamalarda da halk bayraklarla yürüyüşler yapardı, hatta yürüyüş düzeni, yürüyüş sırasında kılık kıyafet, söylenecek marşlar gibi ayrıntılar tören talimatnamesinde yer alırdı. Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedilmesi ile ülke işgal edildi. 1919'da bu bayramda kutlama yapılması yasaklandı. 1920 yılında da işgal altındaki İstanbul'da tören yapılması yasaklandı.

Bu tarihsel verileri göz önüne alırsak bugünlerde yaşadığımız 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi millî bayramlarımızda kutlama yapılmasının, yürüyüşlerin yasaklanmasının, "kutlama olursa valilik gereğini yapar" gibi tehditlerin ülkeyi yönetenler tarafından dile getirilmesinin, Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal altında kendini emperyalizme teslim etmiş olan ülke yönetiminin uygulamalarıyla örtüşüyor olması manidardır.

Bugün Ankara'da, yani Türkiye Cumhuriyeti'nin başketinde polisin, cumhuriyeti kutlayan halka karşı basınçlı su ve biber gazı kullanması, yıllardır süregelen ulus düşmanı siyasetin bugün geldiği noktadır ve bundan sonra götürülmek istenen hedefin yeni bir aşamasıdır. Gelecek sene 29 Ekim öncesinde yetkililerden "geçen sene yaşananların tekrarlanmaması için bu sene önlemleri artıracağız" gibi bir açıklama gelirse şaşırmamak gerekir.

kaynaklar: Atlas Tarih 2012-13.sayı, Vikipedi

27 Ekim 2012 Cumartesi

Anneler ve Babalar

Ekim ayında güzel havaları yakalayınca soluğu dışarıda almak gerek. Üstüne bir de bayram tatili varsa ve İstanbul dışına çıkmadıysanız, nispeten daha tenha olan Bağdat Caddesi'nde yürüyüş yapıp bir kahve içmenin keyfini çıkarmak ayrıcalık sayılır. İşte böyle bir günde, neredeyse 20 senelik arkadaşımla buluşup eşlerimiz ve çocuklarımızla caddenin tadını çıkardık.


Yolda karşılaştığımız diğer bir eski arkadaşım, eşi ve kızı ile bize katılınca harika bir bayram günü geçirmiş olduk. Henüz 4,5 ve 14 aylık olan çocuklarımızla aşağıdaki resimleri çekerek günün hatırasını kayıt altına aldık.

26 Ekim 2012 Cuma

PS3'e Türkçe Güncellemesi

Ne de olsa her şey para!

PlayStation 3 Amerika ve Japonya'da 2006 sonlarında, Avrupa ve Türkiye'de ise 2007 başlarında satışa çıktı. Bendeniz ilk satın alanlardan biriyim. Hatta satışa çıkış tarihinden bir gün önce beni mağazadan aramışlardı, dağıtımın yapıldığını haber vermişlerdi ve o gün almıştım. Sony, 6 seneye yakın bir zaman dilimi içinde işletim sistemini Türkçe yapmak için hiç bir girişimde bulunmadı. Fince'den Norveççe'ye kadar, çok az konuşulan ülke dilleri ise başından beri seçenekler arasındaydı.

Ancak bugün yayımlanan 4.30 güncelleme sürümüyle artık Türkçe de seçenekler arasında. Bunun sebebini anlamak zor değil. Yaklaşık bir seneden beri PSN'den (Playstation Network) artık yeni çıkan PS3 oyunlarını satın alıp sisteme indirmek mümkün. PS3 çıktığından beri Türkiye'de -her şeyde olduğu gibi- dışarıda satılan oyunlar diğer ülkelerdeki satış fiyatlarının yaklaşık iki katı. Bu sebeple kullanıcılar (ben de dahil) oyunları yurtdışından alıyorlardı. Uğraşmak istemeyenler ya da haberi olmayanlar ise raftan alıp iki kat para veriyorlardı. Oyunların, raflarda yerini aldıkları ilk gün fiyatları yaklaşı 180 lira. Ancak PSN fiyatları 129 liradan açılıyor. Yurtdışında ise rafa konuş fiyatı neyse PSN fiyatı da aynı.

Geçenlerde arabada giderken radyoda bir haber vardı. Haberde oyunların internet üzerinden satın alımları gitgide artıyormuş ve Türkiye ise bu listenin başında yer alıyormuş. Durumlar böyle olunca Sony'nin aklı başına gelmiş olacak ki derhal yeni güncellemeye Türkçe'yi de ekleyivermişler. Önümüzdeki senelerde PS4 çıkarsa muhtemelen Türkçe ilk gün sürümünde olacaktır. Hatta Japonya ve Amerika ile aynı tarihte çıkartırlarsa bile şaşmamak gerekir.

Zeytindağı, Siddhartha, Son Şeyler Ülkesinde

Oğlumun doğumunun altıncı ayı, benim de işsizliğimin dördüncü ayı dolmak üzere. Kurban Bayramı için Adana'ya gitmeye, arabayla yola çıkıp Eskişehir, Ankara ve Konya'ya uğrayarak biraz gezmeye niyetlenmiştik ama hafta boyunca her yer çok yağışlı göründüğü için, biraz da oğlumun durumunu göz önünde tutarak vazgeçtik. Bayramı, boşalan İstanbul'da geçiriyoruz. Bu dönemi Japonca çalışarak ve kitap okuyarak geçirmeye devam ediyorum. Yazımın geri kalanına okuduğum son kitaplardan bahsederek devam edeceğim.

 
Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı kitabı, pek çok açıdan çok faydalandığım bir eser oldu. Bu sebeple yazımda, ilk ve en geniş yeri bu kitaba ayırmayı uygun buldum.

Önce birkaç bilgi vereyim: Zeytindağı, günümüzde İsrail sınırları içinde yer alan bir tepenin Türkçe adıdır. Kudüs'ün doğusunda yer alır. Musevîlere göre Yahudi milletinin kurtarıcısı Mesih'in, Zeytindağı üzerinden Kudüs'e geleceği aktarılır. Hıristiyanlara göre, İsa Zeytindağı'nda ibadet ederken kendisine peygamberlik görevi verildiği anlatılır (Barnabas İncili). Bazı müslümanlar ise Sırat köprüsünün, Kidron Vadisi ile Zeytindağı arasında kurulacağıni söyler (bu düşünce Kur'an dışıdır). Üç dinin mensupları tarafından böylesine önem arz eden ve 20.yy. başlarına kadar Osmanlı idaresinde kalan Zeytindağı, Atay'ın, askerlik görevinde bulunduğu ve öncesiyle sonrasıyla bu dönem içindeki gözlemleri, yaşananları kitabında ele aldığı yer. Yazar, eserinde, Osmanlı'nın son dönemlerinde olan gelişmeleri, görevli olarak yanına gittiği Cemal Paşa'yı odaklayarak yazmış*.

Falih Rıfkı Atay, bu kitapta bize Atatürk ile ilk karşılaşmasını şöyle anlatıyor:
Balkan Harbi sonrası Edirne 1913'te geri alınır. Enver Paşa bir tümen komutanıdır ve Edirne'ye kendi tümeninin girmesini ister. Atay o sırada Tanin gazetesinde çalışıyor ve henüz 19 yaşında. "Enver, Balkan Savaşı'nın ilk fetih şerefini rakiplerine bırakmamak için, süvarisini olanca hızıyla ileri atmış, bu yüzden eski arkadaşları ile arası açılmış. Hacı Âdil (dönemin Edirne valisi. MS.), Dimetoka'ya uğrayarak, bu soğukluğu gidermeye çalışacakmış." Dimetoka'da genişçe bir salonda toplanılır. Hacı Âdil, paşalar, vs. üst safta yer alırlar. "Aşağıya doğru öteki misafirlerin arasında bir kurmay göze çarpıyordu. Sarışın, sert ve bakınırken gözlerine takılmamak imkansız! Hacı Âdil, arasıra ona dönüyor. Belli ki rütbesi ile nisbetsiz bir önemi var... Salondan çıktıktan sonra Hacı Âdil'e bu zatın kim olduğunu sordum. Mustafa Kemal Bey, dedi. Sonra biraz şaşıca gözlerini mânâlaştırarak ilave etti: Yamandır!"

Okudukça, bugünkü Türkiye siyasî yönetiminin, zihniyet ve eylem olarak nasıl da yüz yıl öncekine dönmekte olduğunu da göreceksiniz. Meselâ, yazar, Zeytindağı'nda askerlik görevini yaptığı sıradaki şu gözlemini de kitabında aktarıyor. "Türkleşmiş hiçbir Arap gömedikten başka, Araplaşmamış Türk'e az rastgeliyordum." Bu sözler bana, ister istemez bugünkü malıye bakanının "Arap köklerimize dönmeliyiz" beyanatını hatırlattı. Halbuki kendisi İngiliz vatandaşıdır ve Kürttür. Atay, diğer bölümde şöyle devam ediyor: "Arap meselesi denen şey Türk düşmanlığı hissi idi."

Atay, kitabın sonlarına doğru, Türk evlatlarının Türk olmayan yerleri savunurken verdiği canlara, siyasî kepazeliklere ve tüm kayıplardan sonra Atatürk'ün ortaya çıkıp istiklâl mücadelesini başlatmasına dikkati çekerek şu özeti yapıyor: "İşte size kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz. Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir."

***
Hermann Hesse'nin 1946 Nobel Edebiyat ödülüne lâyık görüldüğü eseri Siddhartha şiirsel bir üslupla yazılmış, insanı, okudukça huzurla dolduran bir eser. Bu üslubu yansıtan çevirmenin (Kâmuran Şipal) hakkını da vermek gerekir. İki dünya savaşı kaybetmiş Almanya'nın savaş karşıtı yazarı Hesse, Siddhartha ile, eserlerine taşıdığı doğu kültürü, gizemi ve yaşam felsefesini en iyi şekliyle yansıtarak, kendi deyimiyle "tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya" çalışmış.
 
Paul Auster, Son Şeyler Ülkesinde adlı kitabında çok farklı bir resim çizerek, okuyucuyu, yaşamın sonuna yaklaşıldığı bir zamanda, insanın hayatta kalma adına yaptığı son mücadelelerini ve bu mücadeleler içinde bile bulduğu dostlukları, aşkları, sevinçleri, ağabeyini bulmak adına yola çıkan Anna isimli bir kızın gözünden anlatıyor. Yazar, bu hayalî dünyayı yansıtırkek kullandığı tasvirler ile gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış. Bu kitabı okumanın başlıbaşına farklı bir deneyim olduğu düşüncesindeyim.

* Cemal Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti önderlerinden olup Üç Paşalar İktidarı olarak bilinen dönemin (1913-1918) üç paşasından biri (diğerleri: Enver ve Talat paşalar). Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin Cephesi komutanı idi.