Birisi bana kötü veya hoşuma gitmeyen bir şey yaptığı zaman tutup da ona karşılık vermeye çalışmam. Veya başına kötü bir şey gelsin diye dualar etmem.
Birisi için iyi bir şey yaptığım zaman da ondan bir karşılıki hatta bir teşekkür beklemem. Yaptığım iyiliğin sevabı bana yeter.
Ama nankörlük başka bir şeydir. Nankörlükten kastım iyiliğe iyilikle karşılık vermemek veya teşekkür etmemek değildir.
Karşındaki insan için önemli bir buluşma vardır ve sen hasta olduğun bu buluşmaya katılamayabilirsin. Eğer o insan senin kardeşin, annen, baban, karın ya da kocansa o kişi bu buluşmadan kendisini alıkoyabilir. Ve ertesi gün artık hasta olmadığını söyleyip de o kişiyi kendi istediğin bir yere götürmeye kalkarsan olmaz. Sadece bir araçla gidilebilecek bir yere hastayım diye gitmeyip de ertesi günü 3 araç değiştirerek gidilecek yere iyileştim diye gitmeye kalkmak olmaz. Bu nasıl hasta olmak diye sorarlar. O kişi katılamadığı bu buluşma için birilerinden özür dilemek zorundaysa ve sen gitmezsen kimseden özür dilemek zorunda olmadığın bir yer için birden bire iyileşiyorsan bu nasıl hasta olmak diye sorarlar.
İnsan kendine nasıl davranılmasını istiyorsan karşısındakine de öyle davranmalı. Anlayış göstermeyi bilmeli.
16 Ekim 2010 Cumartesi
11 Ekim 2010 Pazartesi
Dante'nin Cehennemi
Dün başladığım bir ps3 oyunu bana pek çok yeni tarihsel bilgiler öğrenmemin yolunu açtı. Elbette oyunun kendisi gerçek bilgileri tam anlamıyla içermiyor. Ama beni araştırma yapmaya teşvik etti. İlginçtir, çocukluğumdan beri araştırma yapmaya, yeni şeyler öğrenmeye beni oyunlar kadar cezbeden başka bir şey olmamıştır. Oynadığım bilgisayar oyunlarının hayatım boyunca pek çok faydasını gördüm. Ne alakası var demeyin. Ya da beni 35 yaşında hala oyun oynadığım için kendini mazur göstermeye çalışan biri olarak görmeyin. Bakın anlatayım:
Ortaokul ve lisede İngilizce derslerine çalışmazdım çünkü ilginç gelmezdi. İngilizcem de zayıftı. Lucas Arts firmasının ve Sierra firmalarının çok güzel, çok eğlenceli macera/bilmece oyunları vardı. Oyunlarda karekterler İngilizce konuşur, yazılar ekranda İngilizce çıkardı. Bilmeceleri çözmek için onları anlamak gerekirdi. Ben saatlerce oyunun başından kalkmadan, bir elimde İngilizce-Türkçe sözlük oyundaki bilmeceleri çözmeye çalışarak otururdum. Bir çok kelimeyi, hatta grameri bu sayede öğrendim. Bugün işim gereği hergün İngilizce konuşuyorum, yazıyorum, hatta bir çok kişiye hitaben sunumlar ve konuşmalar yapıyorum.
Öğrenciliğimde tarih dersim de zayıftı. Çünkü o da ilginç gelmezdi. Mesela Haçlı seferlerini okulda öğrenmedim. Ama bugün Haçlı Seferleri'ni pek çok kişiden daha iyi bildiğimi söyleyebilirim. Adı Haçlı Seferi olarak konmamış olsa da bu seferlerin bugün de devam ettiğini, din adı altında yapılan yağmalamaları, papanın günahlarının bağışlanması vaadiyle orduya gönüllü askerler çağırdığını, batı ülkelerinin yaşadığımız ve Orta Doğu'da zenginliklerin ele geçirilmesi uğruna yapılanların devam ettiğini ve bunlar gibi pek çok şey söyleyebilirim ama bu yazıda o konulara girmeyeceğim.
Haçlı Seferleri pek çok oyunda konu edilmiş ve beni arsaştırma yapmaya itmiştir. Mesela meşhur Aslan Yürekli Richard vardır. Lakabını 16 yaşındayken bir çeteye karşı kazandığı zafer sonrası almıştır. İngiliz kralıdır ama aslen Fransız'dır. Hayatında neredeyse İngiltere'ye uğramamıştır. Üçüncü Haçlı Seferi'nin komutanıdır. Selahhaddin Eyyubi karşısında büyük bir yenilgiye uğramıştır. Selahaddin ise savaştan sonra hem yaralı Haçlı askerlerini hastanelerde tedavi ettirmişti hem de Richard'a kendi özel doktorunu göndermiştir. Hatta daha sonra doktor olduğunu söyleyerek Richard'ın çadırına gelip bu aslan yürkeliyi(!) kendisinin tedavi ettiği bir çok kaynakta yer alır. Papa askerlere müslüman düşmanlığı aşılarken Richard "Selahaddin'den insanlık öğrendim" demiştir. Elbette Batı kaynaklı bir çok oyun bunları söylemez ve değinmez. Ama Aslan Yürekli Richard'ın müthiş biri olduğu, bilmem kaç kişiyi kılıçtan geçirdiği falan gayet güzel anlatılır.
Yeni başladığım oyun işte bu Üçüncü Haçlı Seferi zamanında yani 1189-1192de geçiyor. Haçlı orduları Kudüs saldırısı öncesi Akka'ya geliyorlar. İşte oyunun bu aşaması beni Akka hakında biraz daha araştırma yapmaya itti. Türkçesi Akka olan bu şehir İngilizce'de Acre. Bilgiler beni Osmanlı Sadrazamı Cezzar Ahmet Paşa'ya ulaştırdı. Burada Arapça cezzar kelimesinin deve kasabı anlamına geldiğini, Ahmet Paşa'nın bu lakabı, komutası altında savaştığı Abdullah Bey'in öldürülmesine misilleme olarak 70 Bedevi'yi öldürmesi sonrasında aldığını öğrendim. Bugüne kadar ayakta duran bu surlar Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Cezzar Ahmet Paşa 1799'da Akka'yı Napolyon'a karşı savunmuştur. O güne kadar yenilmezlikle ünlenen Napolyon ise ilk kez bu savaşta yenilmiş. Kahire'ye geri çekildiğinde ise halk ayaklanması sonrası ordularını Mısır'da bırakıp gemiyle Fransa'ya kaçmıştır ve bir daha Osmanlı ile asla savaşmamıştır.
Oyunla ilgili dikkat çeken diğer bir konu daha var. Oyunun adı “Dante’s Inferno” yani Dante’nin Cehennemi. Dante'nin Komedya'sının (başına 'İlahi' eki sonradan eklenmiştir, orjinal ismi değildir) Cehennem bölümü oyunlaştırılmış diyebiliriz. Oyunda(Komedya'da) Dante, cehenneme, sevdiği kadın Beatrice’in ruhunu kurtarmaya gidiyor. Dante Alighieri’nin daha küçük yaşlarda ilk görüşte aşık olduğu bilinen kadının adıdır Betrice. Dante Alighieri 12 yaşındayken, o zamanlar adet olduğu üzere, Gemma isimli bir kızla sözlenmiş ve daha sonra evlenmiştir. Beatrice ise başka bir adamla evlenmiştir ve çok gençken ölmüştür. Dante Alighieri eserlerinde Beatrice’ten yarı-ilahi bir varlık gibi bahsederken, yazdıkları, edebiyatta aşkın yeni temalarla işlenmesine öncülük etmiştir. Ayrıca Komedya’da Beatrice, en büyük kurtuluşu, günahlardan arınmayı temsil eder. İlginçtir Dante Alighieri eserlerinde karısı Gemma’dan hiç bahsetmez:)
Oyun sefer sırasında bıçaklanan, ölüme karşı koyup eve dönmeyi başaran ancak döndüğünde sevdiği kadını ölü bulan bir haçlı askerinin cehennemin içine girerek karısını kurtarmaya çalışmasını konu alıyor. Komedya'da olduğu gibi oyunda da bize Virgil rehberlik ediyor. Bazı yerlerde İncil'den de ayetler veriliyor. Oyunda ilerledikçe yeni incelemeler yapmama yol açacak şeylerle karşılaşacağıma eminim. Ama en çok, eğer karşılaşırsam Gemma ile nasıl karşılaşacağımı merak ediyorum:)
Ortaokul ve lisede İngilizce derslerine çalışmazdım çünkü ilginç gelmezdi. İngilizcem de zayıftı. Lucas Arts firmasının ve Sierra firmalarının çok güzel, çok eğlenceli macera/bilmece oyunları vardı. Oyunlarda karekterler İngilizce konuşur, yazılar ekranda İngilizce çıkardı. Bilmeceleri çözmek için onları anlamak gerekirdi. Ben saatlerce oyunun başından kalkmadan, bir elimde İngilizce-Türkçe sözlük oyundaki bilmeceleri çözmeye çalışarak otururdum. Bir çok kelimeyi, hatta grameri bu sayede öğrendim. Bugün işim gereği hergün İngilizce konuşuyorum, yazıyorum, hatta bir çok kişiye hitaben sunumlar ve konuşmalar yapıyorum.
Öğrenciliğimde tarih dersim de zayıftı. Çünkü o da ilginç gelmezdi. Mesela Haçlı seferlerini okulda öğrenmedim. Ama bugün Haçlı Seferleri'ni pek çok kişiden daha iyi bildiğimi söyleyebilirim. Adı Haçlı Seferi olarak konmamış olsa da bu seferlerin bugün de devam ettiğini, din adı altında yapılan yağmalamaları, papanın günahlarının bağışlanması vaadiyle orduya gönüllü askerler çağırdığını, batı ülkelerinin yaşadığımız ve Orta Doğu'da zenginliklerin ele geçirilmesi uğruna yapılanların devam ettiğini ve bunlar gibi pek çok şey söyleyebilirim ama bu yazıda o konulara girmeyeceğim.
Haçlı Seferleri pek çok oyunda konu edilmiş ve beni arsaştırma yapmaya itmiştir. Mesela meşhur Aslan Yürekli Richard vardır. Lakabını 16 yaşındayken bir çeteye karşı kazandığı zafer sonrası almıştır. İngiliz kralıdır ama aslen Fransız'dır. Hayatında neredeyse İngiltere'ye uğramamıştır. Üçüncü Haçlı Seferi'nin komutanıdır. Selahhaddin Eyyubi karşısında büyük bir yenilgiye uğramıştır. Selahaddin ise savaştan sonra hem yaralı Haçlı askerlerini hastanelerde tedavi ettirmişti hem de Richard'a kendi özel doktorunu göndermiştir. Hatta daha sonra doktor olduğunu söyleyerek Richard'ın çadırına gelip bu aslan yürkeliyi(!) kendisinin tedavi ettiği bir çok kaynakta yer alır. Papa askerlere müslüman düşmanlığı aşılarken Richard "Selahaddin'den insanlık öğrendim" demiştir. Elbette Batı kaynaklı bir çok oyun bunları söylemez ve değinmez. Ama Aslan Yürekli Richard'ın müthiş biri olduğu, bilmem kaç kişiyi kılıçtan geçirdiği falan gayet güzel anlatılır.
Yeni başladığım oyun işte bu Üçüncü Haçlı Seferi zamanında yani 1189-1192de geçiyor. Haçlı orduları Kudüs saldırısı öncesi Akka'ya geliyorlar. İşte oyunun bu aşaması beni Akka hakında biraz daha araştırma yapmaya itti. Türkçesi Akka olan bu şehir İngilizce'de Acre. Bilgiler beni Osmanlı Sadrazamı Cezzar Ahmet Paşa'ya ulaştırdı. Burada Arapça cezzar kelimesinin deve kasabı anlamına geldiğini, Ahmet Paşa'nın bu lakabı, komutası altında savaştığı Abdullah Bey'in öldürülmesine misilleme olarak 70 Bedevi'yi öldürmesi sonrasında aldığını öğrendim. Bugüne kadar ayakta duran bu surlar Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Cezzar Ahmet Paşa 1799'da Akka'yı Napolyon'a karşı savunmuştur. O güne kadar yenilmezlikle ünlenen Napolyon ise ilk kez bu savaşta yenilmiş. Kahire'ye geri çekildiğinde ise halk ayaklanması sonrası ordularını Mısır'da bırakıp gemiyle Fransa'ya kaçmıştır ve bir daha Osmanlı ile asla savaşmamıştır.
Oyunla ilgili dikkat çeken diğer bir konu daha var. Oyunun adı “Dante’s Inferno” yani Dante’nin Cehennemi. Dante'nin Komedya'sının (başına 'İlahi' eki sonradan eklenmiştir, orjinal ismi değildir) Cehennem bölümü oyunlaştırılmış diyebiliriz. Oyunda(Komedya'da) Dante, cehenneme, sevdiği kadın Beatrice’in ruhunu kurtarmaya gidiyor. Dante Alighieri’nin daha küçük yaşlarda ilk görüşte aşık olduğu bilinen kadının adıdır Betrice. Dante Alighieri 12 yaşındayken, o zamanlar adet olduğu üzere, Gemma isimli bir kızla sözlenmiş ve daha sonra evlenmiştir. Beatrice ise başka bir adamla evlenmiştir ve çok gençken ölmüştür. Dante Alighieri eserlerinde Beatrice’ten yarı-ilahi bir varlık gibi bahsederken, yazdıkları, edebiyatta aşkın yeni temalarla işlenmesine öncülük etmiştir. Ayrıca Komedya’da Beatrice, en büyük kurtuluşu, günahlardan arınmayı temsil eder. İlginçtir Dante Alighieri eserlerinde karısı Gemma’dan hiç bahsetmez:)
Oyun sefer sırasında bıçaklanan, ölüme karşı koyup eve dönmeyi başaran ancak döndüğünde sevdiği kadını ölü bulan bir haçlı askerinin cehennemin içine girerek karısını kurtarmaya çalışmasını konu alıyor. Komedya'da olduğu gibi oyunda da bize Virgil rehberlik ediyor. Bazı yerlerde İncil'den de ayetler veriliyor. Oyunda ilerledikçe yeni incelemeler yapmama yol açacak şeylerle karşılaşacağıma eminim. Ama en çok, eğer karşılaşırsam Gemma ile nasıl karşılaşacağımı merak ediyorum:)
12 Ağustos 2010 Perşembe
Saflık, Enayilik ve Anayasa
Küçük bir çocuk vardır. Yemek yerken kazayla kaşığından şortuna yoğurt damlatır. Annesi etrafta yoktur ama görseydi kızardı diye düşünür. Yemeğini bitirir kalkar. Annesine gider. Anne yoğurt lekesi çıkar mı, diye sorar. Annesi de, çıkar yavrum, nereye döktün der. Çocuk nasıl anladığına şaşırır ama annesi için anlaması çok kolaydır.
İşte bu saflıktır.
Başka bir çocuk vardır. Yemek yerken kazayla kaşığından şortuna yoğurt damlatır. Annesi etrafta yoktur ama görseydi de kızamayacağını bilir. Çünkü yoğurt lekesi çıkar. Yine de bir şeyler yapmak ister. Dışarıda oynayan çocuklardan birini ikna edip kendisininkinden daha ucuz, daha uyduruk şortuyla değiştirir. Annesi görünce sorar, bu şort senin değil, nereden buldun? Çocuk da akıllı bir iş yapmış gibi anlatır, şortuma yoğurt damladı ama sen kızmadan ben gidip temiz bir şortla değiştirdim der
İşte bu enayiliktir.
Bir de enayi yerine konmak vardır.
Arkadaşının şortuna yoğurt döktüğünü gören çocuk onun şortuna sahip olabilmek için, yoğurt lekesi çıkmaz, annen görürse çok kızar, diye şortları değiştirmek ister. Diğer çocuk bu numarayı yutar ya da yutmaz.
İşte bu enayi yerine koymaktır.
Tayyoş diyor ki, bu anayasa sizin yararınıza, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. İşte 12 Eylül seçimlerinde millet bunu oylayacak.
Ya "EVET ben enayiyim" diyecek.
Ya "HAYIR ben enayi değilim" diyecek.
İşte bu saflıktır.
Başka bir çocuk vardır. Yemek yerken kazayla kaşığından şortuna yoğurt damlatır. Annesi etrafta yoktur ama görseydi de kızamayacağını bilir. Çünkü yoğurt lekesi çıkar. Yine de bir şeyler yapmak ister. Dışarıda oynayan çocuklardan birini ikna edip kendisininkinden daha ucuz, daha uyduruk şortuyla değiştirir. Annesi görünce sorar, bu şort senin değil, nereden buldun? Çocuk da akıllı bir iş yapmış gibi anlatır, şortuma yoğurt damladı ama sen kızmadan ben gidip temiz bir şortla değiştirdim der
İşte bu enayiliktir.
Bir de enayi yerine konmak vardır.
Arkadaşının şortuna yoğurt döktüğünü gören çocuk onun şortuna sahip olabilmek için, yoğurt lekesi çıkmaz, annen görürse çok kızar, diye şortları değiştirmek ister. Diğer çocuk bu numarayı yutar ya da yutmaz.
İşte bu enayi yerine koymaktır.
Tayyoş diyor ki, bu anayasa sizin yararınıza, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. İşte 12 Eylül seçimlerinde millet bunu oylayacak.
Ya "EVET ben enayiyim" diyecek.
Ya "HAYIR ben enayi değilim" diyecek.
10 Ağustos 2010 Salı
Fazıl Say, Ercan Saatçi ve “yavşak” polemiği
Tüm polemik Fazıl Say’ın Twitter’da “Bir haftadır kendimi tutuyorum ama 37 yıldır F.Bahçeliyim. 3 bin nüfuslu İsviçre köy takımına elenme yavşaklığından utanıyorum” yazmasıyla başladı. Bunu gören Ercan Saatçi de kendi köşesinde “Fazıl Say yavşaklığı bıraksın” diye yazı yazmış.
Şimdi benim kimseyi savunacak halim yok. Müzisyen değilim ama iyi bir müzik dinleyicisiyim. Gazeteci de değilim ama iyi bir okuyucuyum ve takipçiyim. Bu polemik konusu bende bir şeyler yazma ihtiyacı uyandırdı. Öncelikle bir karşılaştırma yapalım. Fazıl Say’ın yaptığı ve yorumladığı müzik Ercan Saatçi’nin yapmış olduğundan çok ama çok daha yüksekte. Fazıl Say halen müzik yapıyor, yani kendi mesleğini yapıyor. Ercan Saatçi spor yazarlığı, yorumculuğu yapıyor. Fazıl Say kendi yeteneği, becerisiyle ve çalışmalarıyla müzisyen oldu. Ercan Saatçi Ertuğrul Özkök’ün kızıyla evlendiği için aynı gazetede yazar oldu. Fazıl Say dünya çapında bir sanatçı. Ercan Saatçi Türkiye çapında bir popçuydu. Fazıl Say Türkiye'yi dünyada temsil ediyor. Ercan Saatçi gazetede Fener'i temsil ediyor; bu temsilciliğini yüksek göstemek için de Fenerbahçe'yi "cumhuriyet" olarak takdim ediyor. Fazıl Say Nazım Hikmet’i müziği ile anlatırken, yüceltirken Ercan Saatçi kameranın önünde “nasıl s..tik cimbomu” diyerek kendince Galatasaray'ı küçültüyor.
Ercan Saatçi köşesinden diyor ki “F.Bahçeli geçinen Fazıl, 100. yılda bu kulübe para karşılığı senfoni yazdığını unutmuş galiba.” Sanki kendisi gazeteceliğe kayınpederinin hatırı için bedava başladı, bedava yapmaya da devam ediyor. Koskoca gazete bir popçuyu niye gazetesinin spor yazarı yapsın? “Grup Vitamin'de güzel şarkı sözü yazıyordun, hadi gel şimdi de gazeteye spor yazıları yaz” !!! Yok artık daha neler! Sanki Fazıl Say Fenerbahçe Klübü’ne gitmiş “bana para verin de size bir senfoni yazayım” demiş. Ha şimdi ola ki Ercan Saatçi buna benzer bir eleştiri ile karşılaştı. O da şöyle diyebilir: “sanki ben Özkök’e gittim, ‘kızını alırım ama sen de bana gazetende yer ayır’ dedim”. Öyle oldu mu olmadı mı bilmem. Öyle olmadı diyelim. O zaman sen de ortaya çıkıp ona buna sanki öyle yapmışlar gibi laf atamazsın. Herşey bir tarafa Fazıl Say bir sosyal paylaşım sitesinde kendi tuttuğu takıma laf söylüyor ama sen kameralar önünde bir başka takıma küfür ediyorsun, gazete köşende de, sanatsal açıdan asla yanına bile yaklaşamayacağın bir şahısa dil uzatıyorsun.
Ben Fazıl Say’ın müziğini dinlemeye ve bir Türk olarak onunla gurur duymaya devam edeceğim.
Şimdi benim kimseyi savunacak halim yok. Müzisyen değilim ama iyi bir müzik dinleyicisiyim. Gazeteci de değilim ama iyi bir okuyucuyum ve takipçiyim. Bu polemik konusu bende bir şeyler yazma ihtiyacı uyandırdı. Öncelikle bir karşılaştırma yapalım. Fazıl Say’ın yaptığı ve yorumladığı müzik Ercan Saatçi’nin yapmış olduğundan çok ama çok daha yüksekte. Fazıl Say halen müzik yapıyor, yani kendi mesleğini yapıyor. Ercan Saatçi spor yazarlığı, yorumculuğu yapıyor. Fazıl Say kendi yeteneği, becerisiyle ve çalışmalarıyla müzisyen oldu. Ercan Saatçi Ertuğrul Özkök’ün kızıyla evlendiği için aynı gazetede yazar oldu. Fazıl Say dünya çapında bir sanatçı. Ercan Saatçi Türkiye çapında bir popçuydu. Fazıl Say Türkiye'yi dünyada temsil ediyor. Ercan Saatçi gazetede Fener'i temsil ediyor; bu temsilciliğini yüksek göstemek için de Fenerbahçe'yi "cumhuriyet" olarak takdim ediyor. Fazıl Say Nazım Hikmet’i müziği ile anlatırken, yüceltirken Ercan Saatçi kameranın önünde “nasıl s..tik cimbomu” diyerek kendince Galatasaray'ı küçültüyor.
Ercan Saatçi köşesinden diyor ki “F.Bahçeli geçinen Fazıl, 100. yılda bu kulübe para karşılığı senfoni yazdığını unutmuş galiba.” Sanki kendisi gazeteceliğe kayınpederinin hatırı için bedava başladı, bedava yapmaya da devam ediyor. Koskoca gazete bir popçuyu niye gazetesinin spor yazarı yapsın? “Grup Vitamin'de güzel şarkı sözü yazıyordun, hadi gel şimdi de gazeteye spor yazıları yaz” !!! Yok artık daha neler! Sanki Fazıl Say Fenerbahçe Klübü’ne gitmiş “bana para verin de size bir senfoni yazayım” demiş. Ha şimdi ola ki Ercan Saatçi buna benzer bir eleştiri ile karşılaştı. O da şöyle diyebilir: “sanki ben Özkök’e gittim, ‘kızını alırım ama sen de bana gazetende yer ayır’ dedim”. Öyle oldu mu olmadı mı bilmem. Öyle olmadı diyelim. O zaman sen de ortaya çıkıp ona buna sanki öyle yapmışlar gibi laf atamazsın. Herşey bir tarafa Fazıl Say bir sosyal paylaşım sitesinde kendi tuttuğu takıma laf söylüyor ama sen kameralar önünde bir başka takıma küfür ediyorsun, gazete köşende de, sanatsal açıdan asla yanına bile yaklaşamayacağın bir şahısa dil uzatıyorsun.
Ben Fazıl Say’ın müziğini dinlemeye ve bir Türk olarak onunla gurur duymaya devam edeceğim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)